Vakanüvislerden ulus devletlere tarihyazımının, hakim güç nezaretinde icrasına dair iddialar hiç de yabana atılacak gidi değildir. İddiaların modern öncesine ilişkin kısmı tartışmaya hayli açık alanlar barındırıyor. Buna mukabil modern devletlerin mutlak kontrolcü temayüllerini dikkate aldığımızda iddiaların büyük ölçüde muteber ve makul olduğunu kabul etmeliyiz. Bir toplum yaratmanın, bütün bütün dönüştürmenin istinatgahı olarak tarihin, kullanışlı bir aparata dönüştürülerek ideolojik söylemler için tuğla tuğla, demir demir bina edildiğini, işin ehli kimseler takdir edecektir.  

Yeni bilgilerin meydan okuyucu tarafına karşı hesaplaşmamak, yüz yüze gelmemek gibi amaçların güdüldüğü kaçınma motivasyonu belirleyicidir modern tarihyazıcılığında. ‘Sakıncalı’ olarak işaretlenen bilgiler ‘geçmişi sil’ formülüyle ıskartaya çıkarıldıktan sonra üretilenler, ideolojiyi tahkim edici kaynaktan tarih yazılır, icabı halinde uydurulur hatta. Bu esasında, toplum hafızasını şekillendirmek için murat edilenin hasılasıdır. Murat edilen ise elbette toplumla, bireyle otorite arasında resmi ideolojiye mütenasip biçimde bir bellek teşekkül ettirmek, geçmişle istenen biçimde irtibat kurulmasını sağlamaktır. Mümkün olan en yüksek bir murakabe ile anlatı oluşturulur; nelerin parlatılacağı, nelerin görmezden gelineceği, neyin nasıl anlatılacağı belirlenir ve elbette tevili kimseciklere bırakılmaz bu düzende.  

Her toplumun, dolayısıyla o topluma ait her ferdin mitolojisiyle, tarihiyle, şimdisiyle bir hikayenin taşıyıcısı olduğu su götürmez bir gerçek. Hikaye ve tahkiye -yeni ifadeyle anlatı- cemiyeti de cemiyet içinde insanı da biçimlendiren ana amillerden biri. Ne var ki kişinin bu gerçekten azade kalmasını düşünmek hayli zor. Hal böyleyken hikayenin insana içkin olduğu fikriyle barışık olunmayan, bir değer olarak taşınan içtimai hafızanın yük addedildiği bir iklimde olduğumuzu da unutmadan değerlendirme yapmak durumundayız. Kayıtsızlığın iyiden iyiye kol gezdiği çağımızda, çeşitli tazyiklerle tahkiyenin yerinin de dinamiğinin de dönüştüğünü pekala söyleyebiliriz.   

Ortak bellek niçin yük addediliyor?  

Üst anlatı olarak tarif edilen kavram modern toplumlarda, içtimai düzenin sebatkar ve kuşatıcı bir biçimde tahkimi adına olmazsa olmaz yer işgal eder. Bir fikri, ideolojiyi meşrulaştırma namına müracaat edilen üst anlatılar sınıfına din, tarih ve bilgi gibi temel unsurlar dahildir. Küre ölçeğinde sözü olan bu unsurlar birer meta anlatıdır, üst anlatıdır. 

Bunların tamamına büyük bir şüpheyle yaklaşmayı maharet sayan postmodernistler, üst anlatıların da nazariyelerin de bugünü anlamlandırmada işlevsiz kaldığı iddiasındadır. Mukaddesler, toplumları bir arada tutan korkular, müşterek söylenceler, bilimin vazettikleri, evrensel nitelik taşıyan unsurlar üst anlatılardır onlara göre. Bu ciddi bir karşı çıkıştır.  

Tam bu meyanda gözden kaçmaması adına peşinen belirtmek gerekir ki moderne itirazlar, her ne kadar üst anlatıları gözden çıkarmış gibi görünseler de kendileri de benzer bir kaderden kaçamamıştır. Üst anlatının olmadığına dair ısrarlı bir üst anlatının dolaşımda olduğunu bugün kimsenin inkar etmesi mümkün değildir. Radikal düzeyde ve ferdi bir zaviyeden dillendirilmesi, üst anlatı tenkidi yapanların üst anlatısı olmadığı anlamına gelmez. Tarz farklı olsa da ‘yapı söküm işçileri’ – belki yıkım ekibi daha doğru bir tabir olurdu- pekala meta bir anlatının müteakibidirler.   

Tenakuzun ve muğlaklığın hüküm sürdüğü çağımızda yeni toplumsal düzende üst anlatıların çoktan rafa kaldırıldığına ilişkin bir görüntü veriliyor. Umuma teşmil etmek de tek ya da birkaç nokta üzerinden değer biçmek de kerih kabul ediliyor. Daha tekil, daha şahsi bir yerden söylence geliştiriliyor haliyle. Evet, tahkiyeyi fert düzeyine indirmenin, bütünlük ve tutarlılık endişesi taşınmamanın vasatında kolektif hafıza yerini tekilliğe, günübirlik olana terk ediyor. Zira ortak bellek bir kambur, lüzumsuz bir ağırlık postmodernler için.   

Toplumsal hafıza, ferdin vasıflarını meydana getiren unsurlardan birini ifade eden bir terkiptir. Fertte de cemiyette de hayati bir ehemmiyeti haiz toplumsal hafızanın yük olarak addedilmesi daha gündelik ve geçici olana dair bir odaklanmayı vücuda getirir haliyle. Aynı zamanda varlık sahasında kişiye, topluma anlam kazandıran ana amillerden biriyle araya mesafe koymak demek olan bu temayül, kültürel davranışları, tepkimeleri de belirler. Bu açıdan toplumsal hafızanın örselenişi içtimai refleksleri de başkalaştırır. Tabii günlük olanı esas alma fikrini kabul de kuvvetli bir değişime, dönüşüme yönlendirilmeye açık hale gelmek demek. Zira derinliğin, tahkiyenin yitmesi anlamını taşır toplumsal hafızayı yük görmek.  

Meta anlatıya karşı koyarak büyük idealleri daha şahsi, daha izafi bir noktaya sevk eden postmodern diskur, tüm çelişkilerine rağmen topluma öyle ya da böyle tesir etti, ediyor. İmdi ifade etmek gerekir ki modernden postmoderne değişen içtimai talepler tahkiyeyi nasıl yeniden biçimlendirdiyse medyayı da aynı tazyikle şekillendiriyor. Modern dönemde geleceği kurmakla iştigal eden insanın artık yalnız ‘anı yaşa’maya dönük tavrı, onun hafıza ile olan ilişkisini, mesajla olan irtibatını, dolayısıyla taşıyıcı bir amil olarak medyadan beklentisi da istenen yöne doğru itti, itiyor.   

Modern dünya için olmazsa olmaz mesabesinde bir erk olarak tesmiye edilen medya, başından beri faydacı ama aynı zamanda otoriter ve despotik bir karaktere sahipti. Yukarıda değinilen tek taraflı, monolog esaslı yayınlar da yalnız medyanın o günkü imkanlarıyla alakalı değil aynı zamanda medya faaliyetine ilişkin benimsenen yaklaşımının tezahürüydü. İtirazların, tenkitlerin, karşı fikirlerin yeri hayli mahdut ve dahi suniydi. Ta ki sosyal medya giderek artan ve kökünden değişikliğe uğratıcı tazyikiyle medyanın ana aktörü rolüne bürünene kadar.  

Nail Postman’ın vaktiyle televizyon için kaleme aldığı, ciddi meselelerin eğlenceye dönüştürülerek kamusal hafızanın yok edildiği, bilginin anlamdan ve bağlamdan koparıldığı ve seyirlik bir tüketim nesnesine dönüştürüldüğü tespiti dikkate değer evsaftadır. Kabul edelim ki karikatürize edilen televizyon karşısında uyuşmuş kitleler, eskiye nispetle azalsa da taşınabilir cihazlar marifetiyle kısacık videoların birbiri ardına bir şeritten akmasını sağlayan yeni alışkanlıklar önceye nispetle daha yıkıcı ve bağımlı bir etkiye sahip. Sosyal medyanın tesirini tartışamaya kapatan yer burası. Diğer yandan ise söz konusu bağımlı hale getiren ve süratli duygu geçişleri üzerinden hafızayı yıpratan vasat, unutmayı güzellemekte ve insanın kendisiyle baş başa kalması önüne bariyerlerle örmekte.   

Sosyal medyanın açtığı performatif alan algoritmalarla sınırlı  

Sosyal medya, dijital dünyanın her yeri sarıp sarmaladığı, internetsiz bir dünyanın tasavvur edilemediği bir iklimde neşet etti. Çeşitli mecralarıyla herkesin gündemine dair ifade sahası açan sosyal medya, her bir insan tekinin eteğindeki taşı dökmesinin yanında hünerlerini sergilediği, politik ya da içtimai süreçlere doğrudan ve görünür şekilde dahil olduğu ama günün sonunda algoritmaların insafıyla mahdut bir evren. Bu yapısıyla diyalog esaslı, çok taraflı bir görünüm arz eden sosyal medya bilginin doğru ve yanlıştan bağımsız olarak ayağa düştüğü çağımızın yansımasıdır.   

Yeni hususiyetleriyle medya, insanın ait olduğu hikayesinden koparan içtimai hafızasını günün hazzına kurban edercesine kullanan, hafızanın kimlik teşekkülündeki tesirine kafa tutan anlayışa hizmet ediyor. İki maksatla gerçekleşiyor bu hafızasızlaştırma. İlki yerkürede cari nizama itiraz geliştirmeyecek, esasında batılı orjinli ‘evrensel insan’ diye adlandırılan modeli yaygınlaştımak, ikincisi ise nizamın insandan temel beklentilerinin başında gelen tüketime katkı oluşturmak. Bilmek, öğrenmek ve unutmanın bir arada bulunduğu medyaya muhataplık süreci, kullanıcı açısından vakti eğlenceli geçirmenin yatağı, medya sahipleri cihetiyle de hem pazarlama sahasının genişlemesi hem de ürün satışının artması anlamına geliyor. Yani alan razı satan razı.    

 Değişen, dinamik yapısıyla kültür olgusunun kapsayıcılığı, hafızasızlaştımanın sistemik bir biçimde tedavülde olduğu bu yeni vaziyeti hazmeder mi bilinmez ancak şurası muhakkak ki medya mevcut dijital medceziriyle insan belleğine hücum ediyor. Haliyle bu hücum insanı, insan neslini etkiliyor, ciddi hasarlar bırakıyor. Ve görünüşe bakılırsa medya dünün köpüğüyle bugünü yıkayarak misyonunu yerine getiriyor. Faniliğe hemen her yerde harp ilan etmiş modern, modern sonrası söylencenin enstrümanları eliyle insana ilişkin ‘tasarrufunu’ kendi istikameti doğrultusunda tahkime yönelmesi üzerine düşünülmesi gereken çokça detay barındırıyor. Ve elbette de medya da bu bakımdan merkezi bir yer işgal ediyor.   

 Son kertede bilgi iktidar ilişkisine dair kafa yoranların tüketimci iletişim aygıtlarını yani iletişim politikalarını görmezden gelerek bir yere varamayacağı muhakkak. Sürekli harcamaya yönlendirilen bireyin bir yandan zaruri bir istikamet olarak unutmaya doğru konforlu intikali için yollar inşa edilmesi tesadüf olmasa gerek. Neyi hatırlayıp hatırlamayacağımız konusunda belirleyici konumdaki egemen unsurlar, esasen kim olacağımıza dair de süreci teşekkül ettiriyor. Hülasa “insanın unutmasına hükmeden, onun kim olduğunu belirliyor.”