2023 Nisan’ında Sudan, tarihinin en karanlık dönemlerinden birine sürüklendi. Ülkenin iki güçlü silahlı aktörü Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile paramiliter nitelikteki Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasında başlayan iktidar mücadelesi, kısa süre içerisinde yalnızca Hartum’un sokaklarını değil, tüm ülkeyi saran geniş çaplı bir iç savaşa dönüştü. Bu çatışma, görünürde iki askeri liderin — Abdülfettah el-Burhan ve Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti) — güç paylaşımı konusundaki uzlaşmazlığından doğmuş olsa da, kökleri Sudan’ın uzun yıllara dayanan otoriter yönetim geleneğine, etnik gerilimlerine ve başarısız demokratik geçiş süreçlerine uzanıyor. 

Omar el-Beşir rejiminin 2019’da halk ayaklanmaları sonucu devrilmesiyle başlayan geçiş dönemi, siviller ile askerler arasında paylaşılan kırılgan bir ittifaka dayanıyordu. Ancak bu ittifak kısa sürede güven krizine dönüştü. RSF’nin kurumsal olarak orduya entegre edilmesi konusundaki anlaşmazlık, hem silahlı kuvvetler arasındaki dengeyi hem de devletin birliğini tehdit eden bir krize dönüştü. Sonuçta, 15 Nisan 2023’te patlak veren çatışmalar, Hartum’u adeta bir savaş alanına çevirdi; yüzbinlerce sivilin yerinden edilmesine, altyapının çökmesine ve sağlık sisteminin işlemez hâle gelmesine yol açtı. Çatışmaların artan şiddeti, uluslararası insancıl hukuk açısından da ciddi ihlalleri beraberinde getirdi; sivil yerleşim alanlarının hedef alınması, insani yardımların engellenmesi ve sağlık tesislerine yönelik saldırılar, Sudan’daki durumu yalnızca iç bir siyasi kriz olmaktan çıkararak uluslararası toplumun hukuki ve vicdani sorumluluğunu gündeme taşıdı. 

Meydana gelen uluslararası insancıl hukuk ihlalleri 

Sudan’daki savaş, uluslararası insancıl hukuk (UİH) bakımından “uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışma” (non-international armed conflict) kategorisinde değerlendirilmektedir. Bu statü, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesiyle ve 1977 tarihli II No’lu Ek Protokol ile belirlenen asgari insancıl koruma standartlarını devreye sokar. Buna göre, çatışmalara katılmayan sivillere, silahlarını bırakmış savaşçılara veya çatışma dışında kalan kişilere yönelik saldırılar kesin biçimde yasaktır. Ayrıca, esir alınan kişilere insan onuruna uygun muamele edilmesi, keyfi infazların, işkencenin, kötü muamelenin ve ayrımcılığın yasaklanması, insani yardım faaliyetlerinin engellenmemesi gibi yükümlülükler taraflar için bağlayıcıdır. 

Ne var ki Sudan’daki fiilî durum, bu temel ilkelerin neredeyse hiçbirine uyulmadığını göstermektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) ve çeşitli uluslararası gözlem raporları, hem RSF’nin hem de SAF’ın sistematik ve yaygın insan hakları ihlalleri gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Darfur bölgesinde yaşananlar, sivillere yönelik saldırıların etnik temizlik boyutuna ulaştığına dair güçlü göstergeler içermektedir. RSF güçlerinin sivil halka yönelik ayrım gözetmeyen saldırıları, köylerin yakılması, zorla yerinden etmeler ve toplu infazlar, uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri kapsamına girmektedir. 

Bu ihlallerin boyutu, artık münferit veya kontrolsüz eylemlerden ziyade, sistematik bir şiddet politikası izlenimi vermektedir. RSF’nin Darfur’daki Arap olmayan etnik topluluklara yönelik saldırıları, geçmişte 2003 Darfur soykırımını hatırlatır niteliktedir. Bu nedenle, Sudan’daki mevcut ihlaller yalnızca ulusal hukuk düzeni içinde değil, aynı zamanda uluslararası ceza hukuku bağlamında da değerlendirilmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), 2005 yılında BM Güvenlik Konseyi kararıyla Darfur’daki suçlara ilişkin yargı yetkisi kazanmıştı; bugün ise benzer bir hukuki sürecin yeniden gündeme gelmesi, uluslararası toplumun tepkisinin niteliğini belirleyecektir. 

Devlet egemenliği, silahlı gruplar ve hukuki sorumluluk sorunu 

Sudan’daki mevcut tablo, devletin “tekil egemenlik” anlayışının fiilen ortadan kalktığı, egemenliğin farklı silahlı yapılar arasında parçalandığı bir durumu yansıtmaktadır. Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) her ikisi de formel olarak devletin silahlı organı olmasına rağmen, sahada birbirine karşı bağımsız, hatta düşmanca hareket eden iki ayrı otorite görünümündedir. Bu durum, uluslararası hukukta devletin tek bir iradeyle hareket ettiği varsayımına dayanan devletin uluslararası sorumluluğu kavramını karmaşık hale getirmekte; “devletin eylemi” ile “devletten kopmuş fiilî güçlerin eylemi” arasındaki sınırları belirsizleştirmektedir. 

RSF, 2013 yılında Darfur’daki isyanlarla mücadele amacıyla resmî olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlı paramiliter bir güç olarak kurulmuş, ancak zamanla genişleyen ekonomik kaynakları, askeri kapasitesi ve bölgesel bağlantıları sayesinde merkezi otoriteden büyük ölçüde bağımsız bir aktöre dönüşmüştür. Nitekim 2019 sonrası geçiş döneminde RSF, yalnızca ordu içinde bir alt birim olarak değil, kendi hiyerarşisi, komuta yapısı ve finansal mekanizmalarıyla hareket eden devlet içi bir fiilî güç (de facto authority) haline gelmiştir. Bu nedenle, RSF’nin işlediği ihlallerin uluslararası hukuk açısından doğrudan Sudan Devleti’ne atfedilip edilemeyeceği tartışmalıdır. Bu çerçevede, RSF’nin mevcut statüsü “ayrılmış veya kopmuş silahlı grup” (disintegrated armed group) olarak değerlendirilebilir. Böyle bir durumda, RSF’nin eylemlerinden dolayı doğrudan devlet değil, örgüt üyeleri ve komutanları bireysel olarak sorumlu tutulabilecektir. 

İnsani kriz ve uluslararası toplumun yükümlülüğü 

Sudan’daki çatışma, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, sağlık ve altyapı sistemlerinin çökmesine ve yaygın açlık tehlikesine yol açmıştır. Ülkenin büyük bir kısmında insani yardım faaliyetleri engellenmekte, siviller uluslararası toplumun desteğinden yoksun biçimde hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bu noktada, devletlerin vatandaşlarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlardan koruma yükümlülüğünü esas alan “koruma sorumluluğu” (Responsibility to Protect – R2P) ilkesi önem kazanmaktadır. 


Ne var ki, Sudan örneğinde bu ilke büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), sivillere yönelik şiddeti kınamış ve ateşkes çağrısında bulunmuştur; ancak daimi üyeler arasındaki siyasi çıkar çatışmaları nedeniyle bağlayıcı nitelikte bir karar alınamamıştır. Aynı şekilde, Afrika Birliği (AU) ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) öncülüğünde yürütülen diplomatik girişimler de taraflar arasındaki güven eksikliği nedeniyle başarısız olmuştur. Bu pasif tutum, uluslararası toplumun hem ahlaki hem hukuki yükümlülüklerini yerine getirmediği yönünde ciddi eleştirileri beraberinde getirmektedir. 

Sonuç olarak, Sudan’daki insani kriz, uluslararası toplumun koruma sorumluluğu ile siyasal çıkarları arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır. R2P ilkesi, teorik olarak güçlü bir normatif çerçeve sunsa da, fiilî uygulamada siyasi irade ve müdahale kapasitesi eksikliği nedeniyle etkisiz kalmaktadır. Bu durum, yalnızca Sudan’daki sivillerin korunmasızlığını değil, aynı zamanda uluslararası hukukun insani değerlere dayalı müdahale mekanizmalarının zayıflığını da gözler önüne sermektedir. 

Sonuç: Gücün gölgesinde unutulan hukuk ve yalnız kalan bir halk 

Sudan’daki çatışma, sadece bir ülkenin iç savaşını değil, aynı zamanda uluslararası toplumun vicdanındaki sessizliği de gözler önüne sermektedir. Bu savaş, hukukun yalnızca kâğıt üzerinde kaldığı, güç sahiplerinin iradesinin ise insan hayatından daha ağır bastığı bir düzenin aynasıdır. Cenevre Sözleşmeleri’nin, Roma Statüsü’nün ya da Birleşmiş Milletler kararlarının anlamı, sahada hastaneler bombalanırken, kadınlar toplu saldırılara uğrarken, çocuklar açlıktan ölürken ne kadar geçerlidir? Sudan’da yaşananlar, uluslararası hukukun kural olmaktan çıkıp bir temenniye dönüştüğü noktayı simgeler. 

Bugün Sudan, yalnızca siyasi bir krizle değil, aynı zamanda uluslararası hukukun inandırıcılık krizine de tanıklık etmektedir. Devletlerin çıkarları, insan hayatını korumaktan daha öncelikli hâle geldiğinde, “koruma sorumluluğu” ilkesi boş bir kavrama dönüşür. Sudan’ın karanlığında kaybolan her hayat, aslında küresel düzenin insani değerlerinden bir parçayı da beraberinde götürmektedir. 

Artık mesele, sadece Sudan’daki savaşı durdurmak değil; hukuku yeniden insan için anlamlı kılmaktır. Zira Sudan’da unutulan hukuk, aslında tüm insanlığın ortak hafızasında silinmeye başlayan adalet duygusunun adıdır. Uluslararası toplum, sessiz kaldığı her gün, yalnızca Sudan halkını değil, kendi meşruiyetini de biraz daha kaybetmektedir.