29 Ocak 2026
Siyonist düşmanı anlayabilmek, Siyonist hareketin erken dönem düşünürlerini ve bu isimlerin kitaplarında, yazışmalarında ya da farklı platformlarda ortaya koydukları temel fikirleri kapsamlı ve derinlemesine incelemeyi gerektiriyor. Nitekim Siyonist hareketin tarihinde belirleyici bir etkiye sahip olan ve zaman zaman Theodor Herzl’in etkisini dahi aşan Moses Hess ve Leon Pinsker gibi son derece etkili figürler bulunuyor. Bu çerçevede ele alınan eser, Siyonist oluşumun kurucularından ve İsrail’in ilk başbakanlarından biri olan David Ben-Gurion tarafından kaleme alınmış bir çalışma.
İsrail’in kuruluş sürecinde on yılı aşkın süreyle liderlik yapan Ben-Gurion, Nekbe sürecinde, öncesinde ve sonrasında Filistin halkına uygulanan etnik temizlik ve tehcir politikalarında önemli ve belirleyici bir rol üstlendi. Bu hatıratlar, yalnızca Siyonist projenin merkezindeki aktörlerden ve İsrail devletinin mimarlarından birine ait siyasi bir otobiyografi olmanın ötesine geçerek, devletin kuruluşunun erken dönemlerinde şekillenen siyasi düşünme biçimlerini ve karar alma süreçlerini anlamak açısından son derece önemli bir metin niteliği taşıyor.
Ben-Gurion, siyasi düşüncesini yalnızca kişisel anlatılar üzerinden çözümlemekle yetinmedi. Aynı zamanda devlet, güvenlik ve meşruiyet kavramları ile ideoloji ve yönetim gereklilikleri arasındaki ilişkiyi birbirine bağlayan kapsamlı bir kavramsal çerçeve de sundu. Bu yönüyle eser, özellikle siyaset bilimi öğrencileri ve araştırmacıları için başvurulması gereken temel bir analiz kaynağı olarak öne çıkıyor. On bölümden oluşan kitapta farklı başlıklar ve meseleler ele alınırken, eser, “Yahudi olmanın ne anlama geldiği” sorusuyla başlıyor.
Kitap, Yahudiler kadar sürgüne gönderilen, dağıtılan, nefret edilen, zulüm gören ve bir ülkeden diğerine sürülen başka hiçbir halkın olmadığını iddia ediyor. Sözde “medeni” kabul edilen Avrupa dahi, Yahudilere yönelik baskı ve zulmün merkezlerinden biri olarak tanımlanıyor. Bu nedenle yazar, Yahudilerin diasporada sürekli bir sürgün hali içinde yaşadıklarını ve bunun kaçınılmaz olarak bir çözüm arayışını dayattığını savunarak, Filistin'de bir Yahudi devleti öneriyor.
Böylece Yahudilerin, Yahudi olmayan çoğunlukların insafına bırakılmış bir azınlık olarak yaşamaktan kurtulacağını ileri sürüyor. Ben-Gurion, Yahudi devleti dışında yaşamanın ya kapalı bir gettoda yaşamak ya da çoğunluğa karışıp diğer toplumlara entegre olmak anlamına geldiğini, bunun da Yahudi milliyetinin ve kendine özgü kimliğinin kaybı olduğunu iddia ediyor. Kitapta, 1906 yılına ve Filistin’e göçünün ilk dönemlerine atıfta bulunan Ben-Gurion, bu sürece ilişkin olarak şu ifadeyi kullanıyor:
“O zaman bu toprakların tamamen Yahudi olacağına emindim”
Bu ifade, Siyonist hareketin kurucu kadrolarının yalnızca Yahudilere ait bir devlet kurma hedefini ve Filistin’in yerli sakinlerinin sürgün edilme ya da öldürülmelerini içeren vizyon ve niyetlerini açık biçimde yansıtıyor. Yazar, devam eden bölümlerde Filistin’deki ilk yıllarına odaklanıyor. 16 Ekim 1886’da doğan Ben-Gurion, 19 yaşındayken Filistin’e göç ettiğini aktarıyor. Çocukluk döneminde Theodor Herzl’in Plonsk kentini ziyaret edişine de değinen Ben-Gurion, o dönemde Herzl’i “kurtarıcı Mesih” olarak gördüklerini belirterek, şu ifadelere yer veriyor:
“Onu bir anlığına görmek bile beni onu takip etmeye hazır hale getirdi”
Kendi kuşağının, Yahudilere yönelik sistematik baskılar nedeniyle Siyonist düşünceyi benimsemeye hazır olduğunu vurgulayan Ben-Gurion, Polonya’yı kontrol eden Rusların Yahudilere karşı düşmanca bir tutum sergilediğini, Polonyalıların büyük bir bölümünün ise Yahudileri “İsa’nın katilleri” olarak gördüğüne vurgu yapıyor. 1904 yılında Herzl de dahil olmak üzere birçok Siyonist figürün Filistin yerine Uganda’ya yerleşme seçeneğini gündeme aldığını hatırlatan Ben-Gurion, bu tartışmalara karşılık olarak çözümün Filistin’e acil ve kitlesel göç olduğunu savunduğunu aktarıyor. Bu bölümde Ben-Gurion, “öncüler” olarak tanımladığı ve 1870–1890’lı yıllarda Filistin’e göç eden ilk dalga Yahudilere de değiniyor.
Kendisinin ikinci göç dalgasına mensup olduğunu belirten Ben-Gurion, bu ilk kuşağı hem kendisi hem de kendi nesli için büyük bir ilham kaynağı olarak gördüğünü ifade ediyor. Filistin’e göçünün ilk dönemlerine ilişkin deneyimlerini aktaran Ben-Gurion, yaşadığı açlık ve hastalıklara, özellikle de göçün başlarında kendisini ciddi biçimde yıpratan verem hastalığına dikkat çekiyor. Geceleri Filistinli direnişçilerin yarattığı riskler ve sürekli gerginlik, gündüzleri ise ağır fiziksel emekle geçen bir yaşamdan söz ediyor. Fiziksel olarak zayıf olması nedeniyle, Arap nüfusa ve diğer Yahudi göçmenlere kıyasla iş bulmakta zorlandığını da dile getiriyor.
Mücadelenin çok zorlu ve uzun olduğunu, hatta Yahudileri İbraniceyi resmi dil olarak benimsemeye ikna etmenin bile kendisi için zor olduğunu belirtiyor. Ben-Gurion, bu süreci şu sözlerle özetliyor:
“Her şeyi sıfırdan yeniden inşa etmek, toplumu yeniden kurmak zorundaydık. Bu nedenle ‘özerklik’, ‘kendi kaderini tayin hakkı’ ve ‘öz savunma’ adına kan dökmeye hazırdık”
David Ben-Gurion, ilk Yahudi göçmenlerden oluşan ve ilkel milis yapıları niteliği taşıyan Haşomer birliklerinin örgütlenmesinde kilit bir rol üstlendi. İlerleyen süreçte, İngiliz Mandası döneminde Filistin’deki Yahudi İşçi Sendikası’nın başkanı olarak, Haşomer’i ülke çapında örgütlü ve gizli bir orduya dönüştürme girişimine öncülük etti. Bu yapıya, İbranice’de “savunma” anlamına gelen Haganah adı verildi. Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin ilan edilmesinin ardından Haganah, bugün “İsrail Savunma Kuvvetleri” olarak adlandırılan askeri yapının omurgasını oluşturdu.
Bu bağlamda Ben-Gurion, ordu ve askeri inisiyatifin belirleyici rolüne ilişkin olarak şu ifadeyi kullanıyor:
“Saldırıyı başlatan taraf savaşı kazanır”
Aynı sayfada, dikkat çekici bir biçimde Gazze’ye ilişkin şu değerlendirmeye de yer veriliyor:
“Gazze bölgesi, İsrail’in nüfus ve yerleşim bakımından en yoğun, en düz ve en açık alanlarının tam karşısında yer almaktadır. Bu durum onu coğrafi ve güvenlik açısından İsrail’in en kırılgan bölgelerinden biri haline getirmektedir.”
Zamanla Haşomer örgütü, giderek büyüyen ve çeşitlenen Yahudi toplumunun savunma ve saldırı ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmaya başladı. Zira bu yapı, tamamı bu görev için seferber edilmiş yalnızca 40 erkek ve kadından oluşan sınırlı bir muhafız gücüne dayanıyordu. Bu nedenle Haganah, Filistin’deki Genel Yahudi İşçi Sendikası’nın savunma kolu olarak kuruldu ve David Ben-Gurion bu yapının ilk genel sekreteri oldu. Yazar, “bağımsızlık savaşı” olarak adlandırılan ve Filistinliler açısından Nekbe anlamına gelen sürecin başlangıcında, Haganah ve Palmach bünyesinde faaliyet gösteren, fiilen görev yapabilecek durumda yaklaşık 45 bin kadın ve erkeğin bulunduğunu belirtiyor. Buna ek olarak, farklı ve bağımsız biçimde hareket eden çeşitli “özel” silahlı örgütlere mensup birkaç bin kişinin daha sahada varlık gösterdiğini ifade ediyor.

Ben-Gurion, İsrail devlet yapısı içinde ordunun merkezi konumuna özel bir vurgu yapıyor. Bu çerçevede, günün ya da gecenin herhangi bir anında bir kasabın, fırıncının, resepsiyon görevlisinin, katibin, terzinin, çiftçinin, üniversite hocasının, dükkân sahibinin ya da sokaktaki herhangi bir İsrailli kadın veya erkeğin bir tüfek alabileceğini, bir tankın sürücü koltuğuna oturabileceğini ya da karmaşık bir sonar dinleme sisteminin kontrol paneli başına geçebileceğini, en üst düzeyde askeri görevlerini yerine getirmeye hazır halde bulunabileceklerine vurgu yapıyor. Bu yaklaşım, işgal devleti yapısı içerisinde asker ile sivil arasındaki temel ayrımın ne ölçüde geçerli olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.
Ben-Gurion, Yahudiler arasında ulusal bir kültür ve bilinç inşa edilmesinde askerlik hizmetinin merkezi bir rol oynadığını vurgulayarak, ordunun yalnızca askeri bir yapı değil, aynı zamanda kapsamlı bir eğitim aracı işlevi gördüğünü belirtiyor. Bu çerçevede ordu, savaş ve güvenlik eğitimlerinin yanı sıra, her askerin hizmet süresini tamamladığında İbranice, kutsal kitap, İsrail tarihi, coğrafya, matematik ve yurttaşlık bilgisi alanlarında asgari düzeyde bilgiye sahip olmasını güvence altına alıyor.
Ben-Gurion, Tevrat’ın kendi düşünce dünyası üzerindeki etkisine de değinerek şu ifadelere yer veriyor:
“Dindar değilim ve İsrail’i kuran ilk kuşağın büyük bölümü de inançlı değildi. Buna rağmen bu topraklara duydukları tutku, kutsal metinlerden kaynaklanıyordu.”
Bu yaklaşım, özellikle seküler Siyonistler başta olmak üzere birçok Siyonist düşünürde görülen temel bir fikri çelişkiye işaret ediyor. "Tanrı'ya inanmıyoruz" derken, aynı zamanda inanmadıkları Yaratıcı'nın binlerce yıl önce Filistin topraklarını Yahudilere verdiğini savunmaktalar! Ben-Gurion, kitabın ilerleyen bölümlerinde Filistin’deki Negev (Nekab) bölgesine odaklanıyor ve bu toprakların Yahudiliğin gerçek beşiği olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle, İsrail’in Negev üzerindeki egemenliğini pekiştirmenin, Eski Kudüs’ü kurtarmaya yönelik girişimlerden dahi daha önemli olduğu sonucuna vardığını ifade ediyor. Bu yaklaşım, siyasetten çekilmesinin ardından Negev’e yerleşme kararında da belirleyici oluyor. Ben-Gurion, bu adımıyla Yahudileri bölgeye yerleşmeye teşvik etmeyi amaçladığını dile getiriyor.
Ben-Gurion ayrıca, Yahudilerin Tel Aviv gibi büyük kentlerde milyonlar halinde yoğunlaşmasının İsrail’in geleceği açısından ciddi güvenlik riskleri doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle yazara göre, nüfusun tek merkezde toplanmasını önlemek ve ülke genelinde dengeli bir demografik dağılım sağlamak amacıyla Negev’de yerleşimin artırılması zorunlu görülüyor. Yazar, bu bölümde “barış” kavramına geçtiğini belirtirken, Filistinliler açısından Nekbe’ye, yani kitlesel tehcire ve toprakların işgaline doğrudan sorumluluk taşımasına rağmen, İsrail’in barıştan yana olduğunu iddia ediyor.

Ben-Gurion, İsrail’e yönelik düşmanlığı anlamakta zorlandığını öne sürerek, “İsrail'e karşı düşmanlık özünde belirsiz ve mantıksızdır ve iyi niyet veya mantık temelinde bununla başa çıkmak imkansızdır” ifadelerine yer veriyor. Bu düşmanlığın nedenini kavrayamamasının temelinde ise dünyanın dört bir yanından gelen Yahudi göçmenlerin Filistin topraklarında hak sahibi olduğuna inanması ve Filistin kimliğini, Filistin halkını ya da Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını tanımaması yatıyor. Ben-Gurion, bu tutumunu daha da ileri taşıyarak, İsrail’in söz konusu düşmanlığı kendisinin üretmediğini iddia ediyor. Ardından Ben-Gurion, özellikle İsrail dışında yaşayan Yahudilere yönelik son derece tehlikeli bir mesaj vererek onları İsrail’e göç etmeye teşvik ediyor. Bu bağlamda şu ifadeyi kullanıyor:
“Araplar yüz kez yenilgiye uğratılabilir, ancak yüz birinci kez kazanmaları halinde bu bizim için son olur”
Bugün bile İsrail’de etkisi hissedilen bu derin mesaj, krizin derinliğini ve asla kaybetmemesi gereken işgalci devlete yönelik varoluşsal tehdidin derin anlamını açıkça ortaya koyuyor. Çünkü bu devletin düşmanlarının zihninde sürekli olarak yer etmesi gereken anlatı, onun yenilmez bir devlet olduğu ve kimsenin onunla savaşmayı düşünmeye bile cesaret edemediği yönündedir. Bu çerçevede Ben-Gurion, kitabını Filistin’e Yahudi göçünü teşvik ederek ve devletlerinin güçlü, istikrarlı ve baskın kalmasını sağlamak için çalışarak sonlandırıyor ve sözlerini şu ifadelerle noktalıyor:
“Eylemsiz sözlerin hiçbir değeri yoktu. İnsan yolu eylemle göstermelidir. Eyleme sevk etmeyen sözlerin hiçbir kıymeti yoktur”
Ben-Gurion’un Filistin’de Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesinde oynadığı merkezi rol, onu İsrail’de kurucu ve simgesel bir figür haline getirdi. Son olarak, bu kitap içerdiği tarihsel ve dini çarpıtmalar ile dini ya da tarihsel açıdan sorunlu temellere dayanan Siyonist düşünce ve anlatıları yayma çabasına rağmen, araştırmacılar ve düşünürlerin Siyonist düşüncenin bu temel metinlerine aşina olmaları önemlidir. Zira Siyonist düşüncenin kurucu metinlerine vakıf olmak ve bu literatürü derinlemesine incelemek, söz konusu söylemleri yanıtlayabilme ve çözümleyebilme imkanı sunuyor.
Şunu da belirtmek gerekir ki, bu yayılmacı, ırkçı ve yerleşimci sömürgeci projeye karşı koymak için Siyonist ideolojinin derinlemesine anlaşılması çok önemlidir. Siyonist hareket, Filistin'deki çatışmanın temel nedenidir. Bilindiği üzere, bu hareketin varlığından önce Yahudiler ile Filistinli Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında hiçbir çatışma yoktu. Ben-Gurion'un düşünceleri ve yazıları, özellikle bu kitapta yer alan görüşleri, Batı dünyasında Yahudilere yönelik düşmanlığın, bir ulusal yurt kurma fikrinin şekillenmesindeki en önemli etkenlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu çerçevede, Yahudiler için bir toprak bulmak, Batı ve Rusya'nın onlara yönelik zulmünden kurtulmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla, Filistin halkının Batı ırkçılığının kurbanı olduğu ve bu durumun bedelini Batı’nın İsrail’i desteklemesiyle birlikte bugüne kadar ödemeye devam ettiği söylenebilir.
devamını oku daha az oku
Teorisi İnşası”dır. 2006 yılında Kudüs'teki el-Kuds Üniversitesinden Siyaset Bilimi alanında lisans derecesi almış, 2009 yılında Birzeit Üniversitesinden Uluslararası Çalışmalar alanında ilk yüksek lisans derecesini ve 2013 yılında Almanya'daki Frankfurt am Main Goethe Üniversitesi ve Darmstadt Teknik Üniversitesinden Siyasal Teori alanında ikinci yüksek lisans derecesini almıştır. Akademik yayınları Journal of Middle Eastern Studies, Insight Turkey, Journal of Islamic Thought and Civilization, Dîvân ve Alternatives: Global, Local, Political gibi dergilerde yayımlanmıştır. Ana dili Arapça olan Dr. Fadi Zatari, Almanca, İngilizce ve Türkçe dillerini de akıcı bir şekilde konuşmaktadır. Araştırma ilgi alanları, etik ve siyaset, siyaset teorisi, medeniyet çalışmaları, medeniyet teorisi, İslami düşünce, klasik İslam düşünceleri ve Filistin-İsrail çatışmasıdır.