19 Eylül 2026
Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı savaşın ardından Kiev’in uluslararası topluma sunduğu temel argüman yalnızca Ukrayna’nın topraklarını savunduğu değildi. Ukrayna, aynı zamanda kurallara dayalı uluslararası düzeni, devletlerin egemen eşitliğini, toprak bütünlüğünü ve kuvvet kullanma yasağını savunduğunu ileri sürdü.
Bu söylem hukuken de güçlü bir zemine oturuyordu. Ukrayna, Rusya’ya karşı Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu; Birleşmiş Milletler platformlarında egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerini sürekli gündemde tuttu ve üçüncü devletlerden Rusya’nın işgal yoluyla yarattığı durumu tanımamalarını talep etti. Kiev’in mesajı açıktı: Uluslararası hukuk büyük güçlerin çıkarlarına göre uygulanabilecek bir tercihler bütünü değildir. Sınırlar zor kullanılarak değiştirilemez, siviller savaşın bedelini ödememeli ve işgal hukukileştirilemez.
Tam da bu nedenle Ukrayna’nın İsrail-Filistin meselesindeki tutumu daha yakından incelenmeyi hak ediyor. Çünkü uluslararası hukukun evrenselliğini kendi varoluş mücadelesinin merkezine yerleştiren bir devlet açısından asıl sınav, hukuku yalnızca kendi toprakları işgal edildiğinde savunmak değil, aynı ilkeleri siyasi açıdan daha rahatsız edici dosyalarda da uygulayabilmektir.
7 Ekim'den sonra Kiev'in tercihi
7 Ekim 2023’ün hemen ardından Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy son derece net bir pozisyon aldı. Saldırıları terörizm olarak nitelendirirken İsrail ile dayanışma gösterdi ve İsrail’in kendisini savunma hakkının “tartışmasız” olduğunu söyledi.

Buraya kadar hukuki açıdan zorunlu bir çelişki yok. Sorun bundan sonra başlıyor. Zira Ukrayna’nın Rusya bağlamında kullandığı dil ile İsrail-Filistin bağlamında kullandığı dil arasında dikkat çekici bir asimetri ortaya çıktı. Rusya söz konusu olduğunda Kiev'in sözlüğü son derece nettir: “işgal”, “saldırgan devlet”, “uluslararası hukuk ihlali”, “toprak bütünlüğü”, “hesap verebilirlik” ve “adalet”. İsrail söz konusu olduğunda ise dil uzun süre çok daha ihtiyatlı kaldı.
Lahey’deki iki dosya
19 Temmuz 2024’te Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğu sonucuna vardı. Divan, kuvvet yoluyla toprak edinme yasağına ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkına vurgu yaparken, İsrail’in yeni yerleşim faaliyetlerini derhal durdurması gerektiğini belirtti. Ayrıca üçüncü devletlerin, bu hukuka aykırı durumun sürdürülmesine katkı sağlamama ve söz konusu durumu hukuken tanımama yükümlülüklerinin altını çizdi.
Bu hukuki çerçeve, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü uluslararası diplomasiyle doğrudan benzer kavramlara dayanıyor. Toprakların kuvvet kullanılarak ele geçirilmesinin kabul edilemezliği, işgal altında yaratılan hukuki ve fiilî durumların tanınmaması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve üçüncü devletlerin uluslararası hukuk ihlalleri karşısındaki sorumlulukları, Kiev’in 2022’den bu yana en sık başvurduğu normatif argümanların başında geliyor.
Rusya-Ukrayna savaşı ile İsrail-Filistin ihtilafının tarihsel ve hukuki arka planlarının birbirinden farklı olduğu açıktır. Ancak bu farklılık, temel uluslararası hukuk ilkelerinin bir coğrafyada mutlak, diğerinde ise daha esnek biçimde ele alınmasını meşru hâle getirmez. Asıl tartışma da iki çatışmayı birbirine eşitlemekten ziyade, Kiev’in kendi güvenliği ve toprak bütünlüğü söz konusu olduğunda evrensel nitelikte sunduğu bu ilkelerin başka krizlerde ne ölçüde aynı ağırlığı taşıdığıdır.
New York'taki rahatsız edici çekimserlik
Bu tartışmayı daha somut hâle getiren gelişmelerden biri Aralık 2024’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan oylamaydı. “Filistin sorununun barışçıl çözümü” başlıklı karar 157 devletin desteğiyle kabul edildi. Karar, kuvvet yoluyla toprak edinmenin kabul edilemezliğini yeniden teyit ediyor, uluslararası hukuka vurgu yapıyor ve İsrail’den işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşim faaliyetlerini durdurmasını talep ediyordu.
Ukrayna ise karar lehinde oy kullanmak yerine çekimser kalan yedi devletten biri oldu. Bu tercih, Kiev’in İsrail’in tüm politikalarını desteklediği anlamına gelmiyor. Ancak Ukrayna’nın kendi savaşı bağlamında savunduğu ilkelerle karşılaştırıldığında belirgin bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. Rusya söz konusu olduğunda toprakların kuvvet yoluyla ele geçirilmesinin kabul edilemezliği Kiev açısından tartışmaya açık olmayan temel bir hukuk ilkesi olarak sunulurken, aynı ilkenin Filistin bağlamında yeniden teyit edildiği bir kararda Ukrayna’nın çekimser kalması, bu evrensellik iddiasının sınırlarını görünür hâle getiriyor.
Fakat tablo tamamen siyah-beyaz değil
Bununla birlikte Ukrayna’nın Filistin politikasını tamamen İsrail yanlısı bir çizgi olarak tanımlamak da doğru olmaz. Kiev, Filistin devletinin kurulmasını destekliyor ve iki devletli çözümü savunuyor. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, Mayıs 2024’te Gazze’de artan sivil kayıplardan duyduğu endişeyi dile getirirken insani yardım kuruluşlarının bölgeye engelsiz erişiminin önemini de vurguladı.
Kiev’in tutumu sonraki dönemde de belirli ölçüde değişti. Haziran 2025’te Ukrayna, BM Genel Kurulu’nun Gazze’de sivillerin korunmasına ve hukuki ve insani yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin kararını destekledi. Filistin’in Kiev Büyükelçisi de Ukrayna’nın bu oyunu BM Şartı ve uluslararası hukuka bağlılığının göstergesi olarak değerlendirdi.
Ukrayna aynı zamanda Gazze’ye insani yardım sağladı. Ocak 2025’te Kiev, Gazze’deki insani felakete dikkat çekerek BM ve diğer insani kuruluşların bölgeye engelsiz erişimini talep etti. Eylül 2025’te İsrail’in Doha’ya yönelik saldırısının ardından Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, Katar’ın egemenliğine yönelik ihlali kabul edilemez olarak nitelendirdi ve saldırıyı uluslararası hukukun ağır bir ihlali şeklinde tanımladı.
Dolayısıyla mesele, Ukrayna’nın Filistin konusunda uluslararası hukuku bütünüyle terk etmiş olması değildir. Daha çok, Kiev’in aynı hukuk ilkelerini farklı siyasi dosyalarda farklı yoğunlukta uygulaması ve farklı bir dil kullanmasıdır.
Seçici hukukçuluk
Ukrayna’nın dış politikasında görülen bu yaklaşım, uluslararası hukukun açık biçimde reddedilmesinden ziyade seçici hukukçuluk olarak tanımlanabilir. Kendi toprak bütünlüğü ve egemenliği söz konusu olduğunda uluslararası hukuk, siyasi değerlendirmelerin üzerinde duran ve istisnasız biçimde uygulanması gereken evrensel bir normlar bütünü olarak sunuluyor. İsrail-Filistin meselesinde ise aynı normlar daha temkinli, daha diplomatik ve çoğu zaman jeopolitik dengeleri gözeten bir söylem içinde ele alınıyor.

Bu durumun nedenlerini anlamak zor değil. Dış politika yalnızca hukuki ilkeler üzerinden şekillenmiyor; ittifak ilişkileri, güvenlik ihtiyaçları ve stratejik bağımlılıklar da devletlerin tutumlarında belirleyici oluyor. Ukrayna da savaş hâlindeki bir ülke olarak Batılı siyasi ve askerî desteğe büyük ölçüde bağımlı durumda.
Ancak sorun tam da burada ortaya çıkıyor. Ukrayna’nın Rusya’ya karşı geliştirdiği hukuk söyleminin temelinde, uluslararası hukukun jeopolitik çıkarların üzerinde tutulması gerektiği iddiası bulunuyor. Moskova kendi eylemlerini güvenlik kaygıları, tarihsel bağlar veya jeopolitik zorunluluklar üzerinden gerekçelendirmeye çalışırken Kiev, haklı olarak bu gerekçelerin başka bir devletin toprak bütünlüğünü ihlal etmeyi hukukileştiremeyeceğini savunuyor.
Eğer bu ilke gerçekten evrenselse, yalnızca Rusya’ya karşı değil, siyasi olarak yakın veya stratejik açıdan önemli görülen devletler karşısında da aynı açıklıkla savunulması gerekir.
“İki savaş aynı değil” itirazı
Rusya-Ukrayna savaşı ile İsrail-Filistin ihtilafının tarihsel, siyasal ve hukuki yapılarının birbirinden farklı olduğu doğrudur. Hamas’ın 7 Ekim operasyonu, Gazze’nin statüsü ve İsrail-Filistin çatışmasının onlarca yıllık geçmişi, Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı saldırısıyla aynı hukuki çerçeveyi oluşturmaz.
Bu nedenle iki çatışmayı birebir eşitlemek analitik açıdan sağlıklı değildir. Ancak çatışmaların farklı olması, ortak hukuk ilkelerinin geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Uluslararası insancıl hukukun sivillerin korunmasına ilişkin hükümleri, toprakların kuvvet yoluyla edinilemeyeceği ilkesi ve halkların kendi kaderini tayin hakkı yalnızca belirli krizler için geçerli normlar değildir.
Ukrayna'nın asıl kaybı
Kiev’in Filistin politikasındaki bu tutarsızlığın yalnızca ahlaki değil, stratejik sonuçları da bulunuyor. Ukrayna, Rusya’ya karşı savaşını yalnızca ulusal bağımsızlık mücadelesi olarak değil, BM Şartı’na dayalı uluslararası düzenin savunulması olarak sunuyor. Bu söylemle yalnızca Batılı müttefiklerinden değil, Küresel Güney ülkelerinden de destek talep ediyor.
Ancak Orta Doğu, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki birçok devlet açısından Gazze savaşı, uluslararası hukukun eşit uygulanıp uygulanmadığı tartışmasını daha da görünür hâle getirdi. Rusya’nın Ukrayna’daki ihlalleri karşısında kullanılan güçlü hukuk dili ile Filistin meselesinde kullanılan daha ihtiyatlı dil arasındaki fark, Batı’nın çifte standart uyguladığı yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
Ukrayna’nın İsrail konusunda özellikle savaşın ilk döneminde Batılı müttefiklerine yakın bir çizgide hareket etmesi, Kiev’in de bu tartışmanın dışında kalmasını zorlaştırdı. Bu durum Moskova’ya da önemli bir propaganda alanı açtı. Rusya’nın Batı’yı çifte standartla suçlaması kendi Ukrayna işgalini hukuken meşru hâle getirmez; ancak Gazze’de yaşanan gelişmeler, bu söylemin özellikle Küresel Güney’de daha kolay karşılık bulmasını sağladı.
Bu nedenle Kiev’in Rusya’ya karşı oluşturduğu uluslararası koalisyonu genişletebilmesi ve özellikle Avrupa dışındaki devletlerin desteğini sürdürebilmesi için savunduğu hukuk ilkelerinin tutarlı görünmesi gerekir.
Hukuk ya evrenseldir ya da araçtır
Ukrayna’nın Rus saldırganlığı karşısında uluslararası hukuk mekanizmalarına başvurması ve kendi toprak bütünlüğünün korunmasını talep etmesi meşrudur. Rus güçlerinin gerçekleştirdiği muhtemel uluslararası suçların soruşturulmasını istemesi de aynı şekilde uluslararası hukukun kendisine tanıdığı bir haktır.
Ancak Ukrayna’nın bu pozisyonunu küresel ölçekte güçlü kılan yalnızca kendi mağduriyeti değil, savunduğu ilkelerin evrensel olduğu iddiasıdır. Bu nedenle Kiev’in kendi toprakları için talep ettiği hukuk standardını başka halkların hakları söz konusu olduğunda da aynı açıklıkla savunması gerekir.
Ukrayna’nın son yıllarda Filistin konusunda daha dengeli bir çizgiye yöneldiği görülüyor. Gazze’deki sivillerin korunmasına yönelik açıklamaları, insani yardım sağlaması, iki devletli çözümü desteklemesi ve İsrail’in bazı eylemlerini açık biçimde uluslararası hukuk ihlali olarak nitelendirmesi bu değişimin göstergeleri arasında yer alıyor. Buna rağmen 7 Ekim sonrasındaki ilk siyasi refleksler ve bazı BM oylamalarındaki çekimser tutum, Kiev’in uluslararası hukuk söylemi ile dış politika tercihleri arasındaki gerilimi tamamen ortadan kaldırmış değil.
Sonuç olarak mesele, Ukrayna’nın İsrail’i destekleyip desteklemediğinden daha geniştir. Eğer hukuk yalnızca devletlerin kendi hakları ihlal edildiğinde başvurduğu bir araç hâline gelirse, kurallara dayalı uluslararası düzen söyleminin inandırıcılığı da zayıflar. Ukrayna’nın Rusya karşısında savunduğu ilkelerin gücü de yalnızca Moskova’ya yönelik eleştirilerinin sertliğiyle değil, aynı ilkeleri başka krizlerde ne kadar tutarlı biçimde savunabildiğiyle ölçülecektir.