Michel Foucault, 1979 İran Devrimi'ni yerinde izlediğinde düşünürü şaşkınlığa uğratan şey, bir halkın maddi çıkar hesapları yapmaksızın güce "hayır" diyebilmesiydi. Foucault bunu "siyasi maneviyat" (spiritualité politique) kavramıyla adlandırdı. Aradan kırk yedi yıl geçtikten sonra bu maneviyatın haleflerinin, savaşı 1979 ruhunu yeniden diriltmek için bilinçle araçsallaştırdıklarını görüyoruz. Analizin en ürpertici boyutu da burasıdır: Bahsettiğimiz akım, insanların ölmesini "mukaddes doğum sancıları" olarak yorumlamakta ve bu yorumu salt bir propaganda numarası olarak değil, içtenlikle benimsediğini gösteren entelektüel bir birikim üzerinde temellendirmektedir. 

İran’ın iç çatlakları: Köktenciler, pragmatistler ve ıslahatçılar 

İran siyasi coğrafyasına dışarıdan bakıldığında akıllara kolayca “tek tip bir cumhuriyet” imgesi yerleşir. Oysa İran'ın son derece çoğulcu—hatta fay hatları zaman zaman kırılma noktasına gelen—bir iç dinamiğe sahiptir. Bu çoğulculuğu üç ana eksen üzerinde haritalaştırabiliriz. 

Birincisi, köktenci/ikinci devrimci akım: Mirbagheri ve Azghadi gibi isimlerle sembolleşen bu çizgi, 1979 devriminin salt siyasi bir dönüşüm gerçekleştirdiğini, devletin içini dolduran "Batılı işletim sistemini" (teknoktasi, bankacılık, kalkınma modeli) değiştirmediğini savunur. Bu akıma göre, tamamlanmamış devrimi tamamlayacak araç, olağan siyaset değil -savaş da dahil olmak üzere- bir varoluşsal krizdir,  

İkincisi, Devrim Muhafızları Ordusu (Pasdaran) merkezli pragmatist/muhafazakar blok: Kalibaf'ın şahsında cisimleşen bu blok, köktenci söylemi kabul etmekle birlikte pratik ağırlığı ekonomik sürekliliğe ve kurumsal bütünlüğe verir. Yaptırımlar altında "gölge ekonomi" ağları bu bloğun beka sigortasıdır. 

Üçüncüsü, ıslahatçı akım: Ruhani döneminden miras kalan ve "nükleer anlaşma" ruhuyla özdeşleşen bu eğilim, 2025 savaşıyla birlikte savunmacı bir köşeye sıkışmıştır. Pezeşkiyan hükümeti, tam da bu kanalın iktidar payı bulduğu bir dönemde fırtınaya yakalandı. Bu savaşın sonucu, askeri sahada değil, söz konusu üç bloğun iç güç dengesi tarafından belirlenecektir. 

Tablonun ortaya koyduğu yapı, basit bir "laik-dinci" ya da "ılımlı-radikal" ikiliğine indirgenemez. Pragmatist blok, ideolojik söylemde köktencilerle örtüşebilirken ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda ıslahatçılarla yakınlaşabilmektedir. Laricani paradoksu—ki bu meselenin dördüncü bölümde ayrıca ele alınması gerekmektedir—işte bu esnekliğin en çarpıcı örneğidir. 

  • Mirbagheri okulu: "Batı Kalkınması" karşısında bir medeniyet projesi 

Kum'da kurulu İslam Bilimleri Akademisi'nin fikri mimarı Münir el-Din Huseyni el-Haşimi'nin öğrencisi ve en önemli sözcüsü olan Muhammed Mehdi Mirbagheri, yüzeysel bir okumada sıradan bir İslamcı eleştirmen gibi görünebilir. Oysa onun fikir dünyasının can damarını anlamak için "Medeniyet Vizyonu" başlıklı çalışmasına bakmak gerekmektedir. 

Mirbagheri'nin temel argümanı şudur: Batı medeniyeti, özgürlük söylemine sarınmış olsa da gerçek tapındığı put ekonomik kalkınmadır. Uluslararası kuruluşlar, özgürlük hakkını kalkınma hakkının tabi unsuru haline getirmiştir; ahlak, üretkenliği artırmak için biçimlendirilir. Bu yapıya giren bir toplumun kültürü ve siyaseti de kaçınılmaz biçimde ona hizmet eder hale gelir. 

"Toplumun ekonomisini kapitalist bir ekonomiye dönüştürürsen, toplumun kültürü ve siyaseti de yavaş yavaş ona uygun biçimde dönüşecektir." — Muhammed Mehdi Mirbagheri 

Bu tespit, Mirbagheri'yi "İslami kapitalizm" arayışı olarak nitelendirilen tüm uzlaşmacı girişimlere karşı çıkmaya zorlar. İran devletinin kendi içinde bu kapitalist mantığı yeniden ürettiğini savunan Mirbagheri, tarım bakanlığının küçük çiftçilerin arazilerini büyük sermaye sahiplerine devretmesini "örtülü neoliberalizm" olarak mahkum eder. Bu eleştiri, salt akademik değildir; devlet kurumlarına ve Devrim Muhafızları'nın "gölge ekonomi" ağlarına yönelik sistematik bir siyasi taarruza dönüşmektedir. 

Mirbagheri'nin düşüncesinin teolojik özgüllüğü ise çok daha derinlerde yatmaktadır. "Mehdiyet Hazırlığı" (Temhid-i Zuhûr) öğretisi, köktenci bir Şii eskatolojisiyle siyasi ekonomiyi birbirine erer: Batı modelini benimsemiş bir toplum, "Mehdi'nin zuhurunu bekleyen bir toplum değildir." Savaşın yol açtığı kayıplar, bu çerçevede ilahi arınmanın zorunlu bedeli haline gelir.  

  • Hasan Rahimpour Azghadi: "Bahçemizden" dünya sahnesine 

İran entelektüel tarihinin alışılmadık figürlerinden biri olan Hasan Rahimpour Azghadi, aynı anda birden fazla düzlemde okuma gerektiren biridir. Babası Hayder Rahimpour Azghadi, devrim öncesinde Meşhed'deki evini gizli toplantılara açmış, Ali Hamenei ve Ali Şeriati gibi isimleri bir araya getirmiş ve aynı zamanda kendi elleriyle 800.000 fidan yetiştirip 5000 koyun besleyen bir "devrimci çiftçi" olarak tarihe geçmiştir. "Güzel Bahçemiz" belgeseli, bu ikili mirası —pratik emek ile devrimci entelektüalizmin—olağandışı bütünleşmesini resmetmektedir. Azghadi ekolü o kadar radikaldir ki son savaşla beraber “İslam Cumhuriyeti” aşamasının bittiğini artık doğrudan “Mehdi İmparatorluğu”na geçilmesini savunuyor. Yani görece demokratikmiş gibi görünen Meclis gibi kurumların da tasfiyesini İslamcı bir Şii Cuntasını. 

  • Laricani Paradoksu: Devlet aklı ile akide arasındaki gerilim 

Nükleer müzakerelerin mimarlarından, Batı ile ekonomik normalleşmenin savunucularından biri olarak bilinen Laricani bir ideolog değil, bir devlet aklı figürü. Nükleer anlaşmayı savunduğunda da bugün yumruğu masaya vurduğunda da aynı rasyonel işletim sistemi çalışmaktadır: Devletin varlığını ve devrim kurumlarının bütünlüğünü korumak. Mirbagheri ve Azghadi için savaş bir eskatolojik fırsatsa, Laricani için "zorunlu bir kötü" ve caydırıcılığın yeniden inşasının aracıdır.  

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani

Devrim Muhafızları, "fundamentalist ve reformist" gibi yüzeysel bir ikilemle düşünmüyor, ancak varoluşsal korkularla hareket ediyor. Bu korkuların başında, İran'ın "Pakistanlaşması", yani ikinci bir Pakistan'a dönüşmesi geliyor. Bu durumda Devrim Muhafızları artık İslam Cumhuriyeti’ni değil “Mehdici Askeri Diktatörlüğü” savunmaya evrilecek. Laricani bu tehlikeyi önlemeye çalışıyor. 

Kaos mühendisliği: "İkinci İslam Devrimi" mümkün mü? 

Köktenci akımın stratejik kurgusunu açık biçimde görebilmek için Mirbagheri'nin şu sözünü dikkatle dinlemek gerekmekte: "Kalkınmayı arzulayan bir toplum, Mehdi'yi bekleyen bir toplum değildir." Bu cümle, birbirine bağlı üç öneri içermektedir: (1) Batılı kalkınma modeli toplumu Zuhur'a hazırlıksız bırakır; (2) savaş, bu modele bağımlılığı kırmanın en hızlı aracıdır; (3) dolayısıyla savaş, yıkımı ne olursa olsun, "uzun vadede" iyidir. 

Bu mantık çerçevesinde Hamaney'in vefatı bile araçsallaştırılabilir bir malzemeye dönüşür: "Şehit Rehber" söylemi, iç tasfiyenin meşrulaştırıcı ideolojik çimentosu haline getirilebilir. Azghadi ve genç kuşaktan Vahid Aşteri gibi isimlerin ördüğü bu söylemsel ağ, hem Besic tabanını hem akademileri hem de Devrim Muhafızları'nın ikinci kuşağını hedef almaktadır. 

Peki bu "İkinci Devrim" senaryosu gerçekçi midir?  

Birkaç yapısal engel göze çarpmakta: İlk olarak, Devrim Muhafızları liderliği, ağlarının tasfiyesine razı olmayacaktır: Kalibaf çizgisi olmadan yaptırımlar altında "nefes almak" mümkün değildir. İkinci olarak, Laricani tipi devlet aklı figürlerinin varlığı, kurumsallaşmış bir direnç noktası sunmaktadır. Üçüncü olarak, İran'ın çeşitli demografik katmanları—farklı etnikler, ekonomik sınıflar—arasında köktenci projeye homojen bir destek bulunmamaktadır. 

Bununla birlikte köktenci akımın son derece ciddi avantajları da mevcuttur:  

  • 13,5 milyon oyun ifade ettiği seçim taban sağlamlığı;  
  • Kum ilahiyat çevrelerinde kurumsallaşmış fikri altyapı;  
  • Besic'deki örgütsel yoğunlaşma ve savaşın neden olduğu "belirsizlik atmosferinin" kendisi. Belirsizlik büyüdükçe gri alanı reddeden, kesin ve sert kimlikler sunan akımlar güçlenir. 

Sonuç: Tek kıble, çok kıyamet 

Hamaney sonrası İran'da "İkinci Devrim"in gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, sonuçta şu soruya bağlıdır: Köktenci akım, savaşın yarattığı "belirsizlik atmosferini" toplumsal mühendisliğe yeterince çevirebilecek mi? Bu sorunun yanıtını yalnızca İran'ın kendi tarihi verebilir. Ancak tarihin o yanıtı fısıldamaya başlamadan önce, düşüncenin nereye gittiğini takip etmek elimizdedir. Ve şimdilik düşünce, “Zuhur öncesi bir arınma” coşkusuna doğru yürüyüşünü sürdürmektedir. 


Kaynak: 

  • Duvidar, Seif. "Ma Ba'de Hamenei… Tariku İran ila Sevrin İslamiyyin Cedid." el-Cezire.net, 6 Mart 2026. https://www.aljazeera.net. 
  • Mirbagheri, Mohammad Mehdi. el-Rü'yetü'l-Hadariyye [Medeniyet Vizyonu]. Kum: Daftar-i İntişarat-i İslami, 2018. 
  • Rahimpour Azghadi, Hasan. "Küreselleşme ve Tarihin Zorunluluğu." Ders Notları. Tahran: Tahkikat-i Ferhengi Enstitüsü, 2022. https://rahimpourazghadi.ir. 
  • Rahimpour Azghadi, Hasan. Yüksek Kültür Devrimi Konseyi'nin Oturumları Üzerine Değerlendirme Raporu. Tahran: Tahkikat-i Ferhengi Enstitüsü, 2021.