İsrail dış politikasının kurucu metinlerinden biri olan 'çevre doktrini' (periphery doctrine), 1950'lerden bu yana aynı mantıkla işliyor: Arap komşularla süregelen düşmanlık karşısında, bölgenin 'çeperinde' yer alan Arap olmayan devlet ve toplumlarla stratejik ittifaklar kurmak. Türkiye, İran'ın Şah dönemi ve Etiyopya bu doktrinin klasik ayakları olarak bilinir. Bugün ise aynı mantığın yeni sahnesi, Doğu Akdeniz'in kuzey kıyısındaki Balkan hattı. Ağustos ayı sonunda Yunanistan ile imzalanan 3,5 milyar dolarlık 'Aşil Kalkanı' (Achilles Shield) hava savunma anlaşması, son üç yıldır ivme kazanan Sırbistan ortaklığı ve Arnavutluk ile derinleşen tarım-savunma-istihbarat iş birliği, tek başlarına değil; birbirini tamamlayan bir bölgesel mimarinin parçaları olarak okunmalı. 

Yunanistan: 'Aşil Kalkanı' ve Ankara'nın yerini alan ortak 

Yunan kamuoyunun yüzde 65'i İsrail'e olumsuz bakarken Atina yönetiminin bu denli kapsamlı bir savunma anlaşmasına imza atması, kamuoyu ile devlet aklı arasındaki makasın Balkanlar'da da açıldığını gösteriyor. David's Sling (Davud’un Sapanı), Spyder, Barak hava-füze savunma sistemleri ve Drone Dome (Anti-Drone Kubbesi)'u bir araya getiren paket, sadece bir silah alımı değil; İsrail'in 'savaşarak test edilmiş' teknolojisini ihraç ederek elde ettiği diplomatik nüfuzun somut bir örneği.

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

Kritik olan şu: Bu ortaklık, Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel boşluğunu dolduruyor. Yunanistan-İsrail-Kıbrıs arasında 2025 sonunda imzalanan 'Ortak Eylem Planı', Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının keşfiyle birleşince, Atina'yı Ankara'nın boşalttığı role aday kıldı. 2025'te Yunanistan'ı ziyaret eden İsrailli turist sayısının (744 bin), Türkiye'nin 2008'deki zirve rakamını (558 bin) geride bırakması bu dönüşümün toplumsal boyutunu da gösteriyor. 

Netanyahu'nun Şubat ayında ortaya attığı 'altıgen ittifak' fikri (İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Hindistan ve isimsiz Arap-Afrika ülkeleri), İsrail'in Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) etrafında kurmaya çalıştığı daha geniş bloğun bir uzantısı. Bu blok, altı ay sonra kurulan Mekke Savunma İttifakı'na (Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan) kısmen simetrik bir cevap niteliği taşıyor; iki oluşum da aynı ABD güvenlik şemsiyesi altında yer alan devletleri farklı eksenlere yerleştiriyor. 

Sırbistan: Silah sevkiyatından istihbarat paylaşımına 

Jerusalem Post'ta Jonathan Spyer'in aktardığı veriler, Sırbistan-İsrail ilişkisinin boyutunu somutlaştırıyor: 7 Ekim sonrası dört gün içinde onaylanan mühimmat sevkiyatlarıyla başlayan süreç, 2023'te 540 bin avro olan silah ihracatının 2025'te 114 milyon avroya çıkmasıyla, yani yaklaşık 200 kat artmasıyla sonuçlandı. Elbit Systems ile imzalanan 1,6 milyar dolarlık beş yıllık anlaşma, Sırp topraklarında keşif ve muharebe dronlarının ortak üretimini, yapay zekâ destekli insansız hava araçlarını ve elektronik harp altyapısını kapsıyor. 2026'da imzalanan istihbarat paylaşım anlaşması ise ilişkiyi güvenlik bürokrasisinin en hassas katmanına taşıdı. 

Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vučić ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

Sırbistan'ın motivasyonu çok boyutlu: Geleneksel olarak Rusya'ya, son yıllarda hava savunma ve dron alanında Çin'e bağımlı olan Belgrad, İsrail (ve bir ölçüde Fransa) üzerinden tedarik kaynaklarını çeşitlendirirken, aynı zamanda Batı'ya 'sessizce' yaklaşmanın bir yolunu buluyor. Bir diğer husus da bu ilişkinin Balkanlar'da yeni bir rekabet hattı açması. Kendi Balkan hesapları olan Türkiye'nin Hırvatistan ve Kosova ile savunma ilişkilerini derinleştirmesi, Belgrad tarafından endişeyle izleniyor. 

Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı da İsrail'in bu ortaklığı meşrulaştırırken Sırbistan-Yahudi tarihini öne çıkarma stratejisi. İkinci Dünya Savaşı'nda Hırvat Ustaşa rejiminin hedefinde ortaklaşan Sırp ve Yahudi kaderi, ya da Theodor Herzl'in Zemun kökenli dedesinin Haham Yehuda Alkalai ile bağlantısı üzerinden kurulan 'tarihsel dostluk' anlatısı, güncel silah ticaretine sembolik bir zemin sağlıyor. Bu, İsrail'in periferi ortaklıklarında sıkça başvurduğu bir örüntü: Güncel çıkar ittifaklarını, seçici tarih anlatılarıyla meşrulaştırmak. 

Arnavutluk: Müslüman çoğunluklu bir NATO üyesinin sembolik değeri 

Haziran ayında imzalanan tarım ve gıda güvenliği mutabakat muhtırası, görünürde teknik bir anlaşma olsa da Arnavutluk-İsrail ilişkilerinin çok daha geniş bir yelpazesinin (savunma, siber güvenlik, turizm, sağlık, yatırım) son halkası. 2023'te imzalanan ilk askerî-savunma mutabakatı, aynı yıl imzalanan siber güvenlik anlaşması ve 2025'te Elbit Systems ile imzalanan topçu sistemleri ve dron tedarik anlaşması, Tiran'ın Tel Aviv ile kurduğu ilişkinin sadece sembolik değil, askerî-endüstriyel bir boyut taşıdığını gösteriyor. 

Arnavutluk'un konumu İsrail açısından özel bir sembolik değer taşıyor: Hem Müslüman çoğunluklu bir toplum hem NATO üyesi hem de AB adayı bir devlet olarak Arnavutluk, İsrail'in 'geleneksel müttefiklerinin ötesinde ortaklıklar kurabildiğini' gösteren bir vitrin işlevi görüyor. Bu, İbrahim (Abraham) Anlaşmaları'nın BAE ve Fas ile kurduğu dinamiğe benzetiliyor; ancak Arnavutluk-İsrail ilişkisi bu anlaşmalardan çok daha eski bir tarihe (1949 tanıma, 1991 tam diplomatik ilişki) dayanıyor. 

Ancak tablo Tiran için sorunsuz değil. Jared Kushner destekli Sazan Adası turizm projesine karşı patlak veren ve 'Flamingo Devrimi' olarak anılan iki haftalık protesto dalgası, kamu kaynaklarının siyasi bağlantılı yabancı yatırımcılara açılmasına yönelik toplumsal tepkinin bir yansıması. Rama hükûmeti 'kamuoyundan çok, güvenilir bir Batı ve ABD ortağı imajını korumakla' ilgileniyor -bu da Arnavutluk örneğinin, kamuoyu ile hükümet tercihleri arasındaki makasın Balkanlar genelinde tekrarlanan bir örüntü olduğunu doğruluyor: Hükûmetler İsrail’le yakınlaştıkça halklarının tepkilerini üzerlerine çekiyorlar.  

Ortak payda: Meşruiyet krizini askerî-teknolojik sermayeyle telafi etmek 

Üç ülke örneğinin ortak paydası çarpıcı: Gazze'deki soykırım suçlamalarıyla uluslararası meşruiyetinin en düşük noktalarından birini yaşayan İsrail, aynı dönemde savunma sanayii ihracatını Balkanlar'da katlayarak artırmayı başardı. Bu, İsrail'in klasik 'silah diplomasisi' stratejisinin -teknoloji ve güvenlik iş birliğini siyasi meşruiyetin önüne geçirme pratiğinin- 2023 sonrası dönemde daha da sistematikleşerek sürdüğünü gösteriyor. BM Özel Raportörü Francesca Albanese'nin mart ayında Belgrad ziyaretinde Sırbistan'ı İsrail'e 'utanmadan' askerî malzeme sağlamakla eleştirmesi, bu çelişkinin uluslararası kurumlar nezdinde de not edildiğinin bir işareti. 

Üç ülkenin de ortak bir diğer motivasyonu, tedarik kaynaklarını çeşitlendirme arayışı. Sırbistan Rusya-Çin ekseninden, Yunanistan ABD'nin güvenilirliğine dair artan şüphelerden, Arnavutluk ise AB üyeliği sürecinde 'güvenilir Batı ortağı' imajı inşa etme kaygısından hareket ediyor. Bu üç farklı motivasyon, aynı sonuçta -İsrail'le artan güvenlik bağımlılığında- kesişiyor. Nitekim büyük güçlerin (ABD-Çin) ilişkilerini giderek karşılıklı değiş tokuşa dayalı bir çerçevede kurması, orta ölçekli devletleri çok yönlü ve yatay ittifaklar aramaya itiyor; bu da Soğuk Savaş sonrası bloklaşma mantığından belirgin bir kopuşa işaret ediyor. 

Türkiye kuşatılıyor mu? 

Türkiye için bu tablo iki düzlemde okunmalı. Birincisi, doğrudan jeopolitik rekabet düzlemi: İsrail'in periferi doktrininde Türkiye'nin bıraktığı boşluğu Yunanistan'ın, kısmen de Sırbistan'ın doldurması, Doğu Akdeniz ve Balkanlar'daki güç dengelerini Ankara aleyhine kaydırma potansiyeli taşıyor.  

İkincisi ise daha yapısal bir düzlem: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın öncülüğünde kurumsallaşan Mekke Savunma İttifakı ile İsrail'in Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk üzerinden ördüğü Balkan hattı, aynı coğrafyada birbirine simetrik iki savunma mimarisinin belirmekte olduğunu gösteriyor. Ancak bu simetri kesin bloklara ayrılmış bir Soğuk Savaş matrisi değil; zira İsrail de Türkiye de aynı ABD güvenlik şemsiyesi altında yer alıyor, Hırvatistan bir AB üyesiyken Sırbistan adaylık sürecinde. Bu, orta ölçekli devletlerin büyük güçlerin değiş-tokuş yaklaşımına karşı geliştirdiği çok yönlü kendini güvence altına alma stratejisinin bir yansıması olarak okunmalı -yani ideolojik değil, çıkar temelli, akışkan bir bloklaşma. 

Peki ya Arap dünyası? 

Arap kamuoyu ve siyasi aktörleri açısından bakıldığında, İsrail'in Balkanlar'daki bu açılımı, İbrahim Anlaşmaları'nın mantığıyla aynı kökten besleniyor: Arap dünyasındaki meşruiyet krizini, Arap olmayan (ama çoğu durumda Müslüman nüfusa sahip) devletlerle kurulan stratejik ortaklıklarla telafi etmek. Arnavutluk örneği bu bakımdan özellikle dikkat çekici; zira Müslüman çoğunluklu bir toplumun İsrail ile savunma ve istihbarat düzeyinde yakınlaşması, İsrail'in 'İslam dünyasıyla ilişkisi olmayan bir devlet değil' söylemini güçlendirmek için stratejik olarak kullanılıyor. 

Bu, Filistin davasını merkeze alan Arap kamuoyları için iki yönlü bir uyarı niteliği taşıyor: Birincisi, Gazze'deki insani felaketin ve soykırımın uluslararası hukuki ve siyasi bedelinin, İsrail'in askerî-teknolojik ihracat gücü karşısında sınırlı kaldığı; ikincisi ise 'çevre doktrini'nin klasik Arap-dışı ortaklık mantığının, artık Balkanlar gibi yeni coğrafyalara yayılarak İsrail'in izolasyonunu fiilen delmeye devam ettiği. Öte yandan, kamuoyu-devlet makası (Yunanistan'da yüzde 65 olumsuz görüş, Arnavutluk'ta 'Flamingo Devrimi' protestoları), bu ortaklıkların toplumsal zeminde sağlam olmadığını, elit düzeyinde kurulan çıkar birlikteliklerinin kamuoyu nezdinde meşruiyet üretemediğini de gösteriyor. Bu kırılganlık, Arap dünyası ve Türkiye'nin diplomatik ve kamuoyu diplomasisi araçlarıyla dengeleyebileceği bir zemin sunuyor. 

Sonuç: Kalıcı dostluk değil, değişken çıkar ortaklıkları 

İsrail'in Yunanistan, Sırbistan ve Arnavutluk ile kurduğu ilişkiler, tarihsel anlatılarla süslense de esasen güncel güvenlik ve tedarik ihtiyaçlarının ürünü. Bu ittifaklar ne kalıcı ne de sarsılmaz değil; nitekim Türkiye-İsrail ilişkilerinin 2008 sonrası aldığı seyir, bu tür 'periferi ortaklıklarının' siyasi konjonktüre ne denli bağımlı olduğunun en somut örneğini oluşturuyor. Türkiye ve Arap dünyası için asıl mesele, bu akışkan ittifaklar karşısında panik yapmak değil; bölgesel güvenlik mimarisini kendi çıkarları ekseninde -Mekke Savunma İttifakı örneğinde görüldüğü gibi- kurumsallaştırmak ve kamuoyu meşruiyetini elit çıkarlarının önüne koyan bir dış politika dili geliştirmektir. Bu dilin yolu Bosna ve Kosova gibi daha etkin nüfuz alanlarında aktifleşmek, Arnavut-Sırp/Yunan geriliminde Arnavutluk’a ve Kosova’ya desteği arttırmaktan geçiyor. Sırbistan ve Yunanistan muhalefetiyle ilişkileri İsrail karşıtlığı üzerinden geliştirmek de cabası.