10 Nisan 2026
Pakistan’ın ABD ile İran arasında ateşkesi mümkün kılması, savaşın en kritik anında ortaya çıkan ani bir gelişme değil, haftalar boyunca sürdürülen yoğun bir diplomasinin sonucuydu. İslamabad’ın aynı anda hem Washington hem de Tahran ile konuşabilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkması, bu süreçte onu kaçınılmaz bir arabulucu haline getirdi. Ancak bu tablo yalnızca Pakistan’la sınırlı değildi. Süreç boyunca Türkiye ve Mısır da dahil olmak üzere bölge ülkeleri, farklı kanallar üzerinden devreye girerek gerilimin düşürülmesi yönünde eş zamanlı çabalar yürüttü. Bu durum da daha geniş bir bölgesel koordinasyonun ortaya çıkabileceğine dair söylemleri güçlendirdi ve bu yönde tartışmaları beraberinde getirdi.
Öte yandan görüşmelerin son derece yüksek bir güvensizlik ortamında başladığını da belirtmek gerekir. Zira müzakerelerde Tahran’ı temsil etmek adına Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 9 Nisan Perşembe günü Pakistan Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklarla Pakistan’a götürüldü. Heyete savaş uçaklarının eşlik etmesi, yalnızca protokol değil, güvenlik kaygılarının da ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Bu tablo, İran’ın kendi hava sahasında bile kendini güvende hissetmediğini ve ABD’nin dahi İsrail’i tamamen kontrol edebileceğinden emin olmadığını ortaya koyuyor.
İslamabad’ın denge diplomasisi
Pakistan, 7 Nisan Salı günü, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran medeniyetini “yok etme” yönündeki tehdidinin saatler öncesinde, ABD ile İran arasında iki haftalık bir ateşkes sağlandığını duyurdu. Ateşkes açıklaması, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı (Chief of Army Staff) Mareşal Asım Munir’in hem Washington hem de Tahran ile yürüttüğü yoğun temasların ardından geldi.
Pakistan’ın ateşkeste etkili bir rol oynaması ve bugün görüşmelere ev sahipliği yapıyor olması, savaş boyunca izlediği tutumun ve taraflar arasında yürüttüğü yoğun diplomasinin bir sonucuydu. En kritik nokta ise baştan aldığı pozisyondu. Pakistan, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ilk saldırılarını açıkça kınayan tek bölge ülkesi oldu. Bu tutum, Tahran nezdinde güven oluşturmasına katkı sağlarken, İslamabad aynı anda ABD ve diğer Körfez ülkeleriyle temasını sürdürdü ve Washington’la iletişim kanallarını açık tuttu. Ateşkes sürecinde oynadığı rolün zemini de tam olarak bu denge üzerine kuruldu. Zira Pakistan, bu süreçte hem İran’ın güven duyduğu hem de ABD ile doğrudan konuşabilen nadir ülkelerden biri olarak öne çıktı. Savaş boyunca tarafların şartlarını birbirine ileten, gerilim anlarında teması koparmayan ve sonunda masayı kuran aktör oldu.
İslamabad bu süreç boyunca Körfez ülkelerinin baskılarına rağmen açık bir taraf olmaktan özellikle kaçınarak dikkatli bir denge politikası izledi. Bu kolay bir denge değildi. Çünkü İslamabad bir yandan Riyad ile Eylül 2025’te imzaladığı savunma anlaşmasını sürdürmek zorundaydı, diğer yandan İran ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenmek istemiyordu. 12 Mart’ta Başbakan Şehbaz Şerif ve Mareşal Asım Munir’in Cidde’de Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüşmesi bu yaklaşımın en net örneklerinden biriydi. Pakistan burada hem Suudi Arabistan’a destek mesajı verdi hem de gerilimin düşürülmesi çağrısında bulundu. Ayrıca süreçte Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Munir’in rolü de önemliydi. Asım Munir’in Donald Trump ile kurduğu doğrudan ilişki ve aynı anda İran tarafıyla da temas yürütebilmesi, Pakistan’ın arabulucu olarak öne çıkmasında belirleyici oldu.
Son olarak, arabuluculuk çabalarının yalnızca Pakistan’la sınırlı olmadığını belirtmek gerekiyor. Süreç boyunca Türkiye de hem ikili temaslarla hem de Pakistan ve Mısır’la birlikte gerilimin azaltılması yönünde aktif rol oynadı. Ayrıca bu süreçte Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları arasında yapılan görüşmeler, kamuoyunda “yeni bir ittifak mı doğuyor?” sorularını gündeme getiren bir diplomatik yakınlaşmaya işaret etti. Dört ülkenin dışişleri bakanları ilk olarak 19 Mart’ta Riyad’da daha sonra da 29 Mart’ta İslamabad’da bir araya gelerek ateşkes çağrısında bulundu. Ayrıca hem gerilimi durdurmak hem de müzakere zemini olusturmak için ortak bir diplomatik hat kurdu.
Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır: Yeni bir eksen mi?
Savaşın ortaya çıkardığı ve ateşkes sürecinde giderek daha görünür hale gelen bir diğer gelişme, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında şekillenen diplomatik koordinasyon oldu. Dışişleri bakanlarının önce 19 Mart’ta Riyad’da, ardından 29 Mart’ta İslamabad’da bir araya gelmesi, bu süreci somutlaştırdı. Her ne kadar bu görüşmelerin odağı gerilimi azaltmak ve tarafları ortak bir zeminde buluşturmak olsa da bu temasların daha geniş bir bölgesel girişime dönüşüp dönüşmeyeceği yönünde tartışmalara neden olmuş durumda. Bu nedenle söz konusu süreç, yalnızca bir kriz diplomasisi değil, aynı zamanda savaş sonrası düzenin nasıl şekilleneceğine dair bir arayış olarak da okunmaya başlandı.
Bu süreç, doğal olarak “yeni bir ittifak mı doğuyor?” sorusunun şimdilik kesin bir cevabi yok. Henüz resmi bir ittifak yok; ancak pratikte oluşan yapı, bunun Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseninde şekillenebilecek daha geniş bir güvenlik çerçevesinin habercisi olabilir. Bu ihtimal aslında yeni değil. Özellikle Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Eylül 2025’ye imzalanan savunma çerçevesine dahil olmak istediğine dair daha önce gündeme gelen iddialar, bu toplantılarla birlikte yeniden tartışılmaya başlandı. Mısır’ın da dahil olması durumunda tablo daha da genişliyor. Zira böyle bir yapı, Orta Doğu ile sınırlı kalmayıp Afrika’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada ortak çıkarların kesiştiği bir alan yaratacaktır. Ancak açıkça belirtmek gerekir ki bu ülkeler arasındaki tarihsel rekabetler, farklı öncelikler ve geçmişten gelen siyasi gerilimler, böylesi bir yapının kısa vadede kurumsallaşmasını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkıyor.
Bununla birlikte bu dört ülkenin yakınlaşması yalnızca stratejik hesaplardan ibaret değil, aynı zamanda zorunlulukların ürünü. Son bir yılda İsrail’in bölgedeki yedi ülkeye yönelik saldırıları ve buna karşılık bölgede etkili bir caydırıcılığın oluşmaması, bölge ülkeleri açısından ciddi bir güvenlik açığı algısı yarattı. Ayrıca bu ülkelerin hiçbiri ne İsrail’in ne de İran’ın bölgede kontrolsüz şekilde güçlenmesini istemiyor. Bu nedenle ortaya çıkan koordinasyon, ideolojik bir birlikten çok, iki aktörü de dengelemeye dönük pragmatik bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Bölge içi bölünmeler ve rekabetler, İsrail’e hareket alanı açtığı için, bu tür iş birliği arayışlarını da teşvik eden önemli bir faktör haline geliyor.
Sonuç olarak, ortaya çıkan tablo veya Sünni eksen, sahadaki zorunlulukların bir ürünüdür. Nitekim savaş öncesinde Türkiye’nin Pakistan–Suudi Arabistan hattındaki savunma çerçevesine dahil olabileceğine dair iddiaların gündeme gelmesi ve bu ihtimalin İsrail tarafından doğrudan bir karşı ittifak tartışmasıyla yanıtlanması, bu algının ne kadar erken oluştuğunu gösterdi. Netanyahu’nun Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de içeren bir “altıgen koalisyon” fikrini ortaya atması, bölgedeki bu yakınlaşmanın yalnızca iç dinamiklerle değil, aynı zamanda dışarıdan nasıl algılandığıyla da şekillendiğini ortaya koyuyor.