Tom Amca’nın Kulübesinden Sam Amca’nın Oval Ofisine
Britanya kolonilerinin, Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayarak istiklalini duyurduğu 4 Temmuz 1776’yı kuruluş tarihi sayan ABD, varoluşunu baştan beri “özgürlük” ve “haklar” üzerine temellendirmeye çalıştı. Fakat bu ilandan bir asır sonra bile kölelik, hırsızlık ve haydutluk rejimi hem siyasi ve sosyal hayatın hem de ekonominin merkezindeydi.
Murdar baltalı kabiller gibi kıtaya kan dökerek çöreklenen, menfaat putuna taparak yerin hem altına hem de üstüne düşmanca yaklaşan, çeperlerini sürekli genişleten arsız bir sömürgecilik hırsıyla milyonlarca insanı katleden “beyaz adam” yeni bir devlet kurdu fakat istilacı atalarından devraldığı huylarını pek fazla değiştirmedi.
Güney eyaletlerinde bilhassa pamuk, şeker kamışı ve tütünle bağlantılı plantasyon ekonomisi, kırbaçlanan insanların emeğine bağlıydı. Kuzey daha sanayileşmişti ama kölelikten dolaylı olarak kazanç sağlıyordu. Kurucu belgelerde, özellikle de anayasada kölelik açıkça kaldırılmadı; aksine sistemin devamı için gri alanlar bırakıldı. ABD, kaypak ve çelişkili bir düzlem üzerinde kurulmuştu; yüce değerler armalarıyla süslediği geniş paltonun içinde eziyet ve sömürü türleri cirit atıyordu.
Köleci sistem ve insani felaket
Amerikan İç Savaşı, Washington merkezli yönetim ile ayrılmak isteyen on bir güney eyaleti arasında dört yıl süren bir iç kapışmaydı. 1861’de patlak veren kavganın nedenleri arasında, ekonomisi tarıma dayalı güney eyaletlerinde ucuz işgücü temin eden köleliğin kuzeye doğru genişlemesi ve tüm ülkede yasaklanıp yasaklanmayacağı konusundaki anlaşmazlık da vardı. Savaşta büyük kayıplar yaşandı. Ayrılıkçıların orduları, uzun bir mücadelenin ardından mağlup edildi. Ateş tamamen sönmedi; kuzeyli Başkan Abraham Lincoln bir güneyli tarafından öldürüldü.
Harrıet Beecher Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi romanı, savaştan on yıl önce yayımlanmıştı. Beyaz bir öğretmenin imzasını taşıyan kitap “roman tarihinin en sansasyonel olayı” olarak nitelendirilmiş ve onlarca dile çevrilmişti. Yazarı, Amerika’nın hem en sevilen hem de en çok nefret edilen kadını haline gelmiş, konusu tiyatroya da aktarılarak yüz yıldan fazla süre sahnelenmişti. Tartışmalı bazı rivayetlere göre, iç savaşta yazarla tanışan Lincoln, “Demek bu büyük savaşa neden olan küçük hanım sizsiniz.” sözleriyle övmüştü yazarı. “Bu kitap Tanrı’nındır, ben sadece O’nun söylediklerini kaydettim.” diyerek kitabını savunmuştu, ummadığın taş baş yarar sözünün canlı örneği Beecher.
19. yüzyılda, Kitab-ı Mukaddes’le birlikte en çok satılan kitap olarak kayıtlara geçen eser, aslında zayıf bir kurguya ve melodrama, yanlışlarla ve tahrifatla dolu bir içeriğe, basmakalıp tiplere sahipti. Eksiklerine rağmen köleliğin yol açtığı zulmü ifşa etmekte, insanlık dışı uygulamaları göstermekte ve güçlü bir duyarlılık halkası geliştirmekte başarılı oldu. Diğer taraftan yalnızca edebi açıdan değil, siyasal ve ahlaki tartışmalara müdahale eden, ülkenin gelecek perspektifini biçimlendiren, yazılış amacının ötesindeki gelişmeleri tetikleyen bir yayın hadisesi olarak irdelenmeyi de hak ediyordu.
Stowe’un romanı, köleliği soyut bir tartışma olmaktan çıkardı ve gündelik zulmün göstereni hüviyeti kazandı. Ailelerin parçalanması, fiziki işkence ve kırbaçlama, insanların “mal” olarak alınıp satılması, kıtadaki din ve ahlak anlatımının ikiyüzlülüğü gibi hususları öne çıkardı. Yazarın mensubu olduğu Protestan çevre, köleliği yalnızca üretim ilişkilerinin enstrümanı olarak değil, Hristiyan ahlakına aykırı bir günah olarak da konumlandırmıştı. Bu nedenle metin, realist ve politik analizden çok, teolojik ve metafizik temelli bir çağrıya dönüştü.
Kitap, göz açıcı taraflarına rağmen, köleliği mümkün kılan ekonomik yapı, hukuki düzen ve iktidar ilişkileri üzerine derinlikli bir çözümleme sunmuyordu şüphesiz. Sistemin temsilcileri arasından seçtiği “kötü efendi” figürleri eşliğinde, meselenin periferisinde biriken bir duyarlılık geliştiriyordu. Zulmü ve ırkçılığı, yapısal bir mesele olmaktan ziyade bireysel sapma düzeyine indirgiyor, radikal sorgulamayı ve direnişi sınırlayan bir çerçeveye sıkıştırıyordu.
Ahlaki rahatlama ile köklü sorgulama arasında
1811 doğumlu Stowe da nihayetinde orta sınıf ahlakının temsilcisiydi. Zorbaları eleştiriyor, siyah karakterleri çoğu zaman edilgen, acı çeken figürler olarak çiziyor, beyaz okuyucunun vicdanına oynuyordu. Romanı da bu yüzden siyahların özgürleşmesine dönük rasyonel ve esaslı bir tartışmadan çok, empati kurabilecek beyazların “ahlaki rahatlama” ihtiyacına hitap etti. Malcolm X’in tiksindiği o uyuşuk, düşmanına sığınan mağdurların temsilcisi sayılabilecek Tom, sabırlı, dindar, kaderine boyun eğen bir köleydi. İlham verici bir özne olmaktan uzaktı; aksine aktif direnişi geciktiren bir tutuma sahipti. Nitekim “Tom Amca” ifadesi zamanla “ev zencisi” gibi nefret ve aşağılama ile bütünleşen bir anlam kazandı. Kısmen risk alan, çarka doğrudan itiraz eden Eliza, çocuğunu kurtarmak için buzlar üzerinden kaçan bir anneydi romanda. Kölelere sevgiyle yaklaşan Eva ise “melek” gibi saf bir çocuktu, iyi beyazlar sayesinde sistemin düzeleceğini işaret ediyordu ki bu, tehlikeli bir basitleştirmeydi. Sadece, romanın en açık antagonisti Legree, kötülük paratonerini boynuna takarak dolaşan bir köle sahibiydi. Halbuki sorun bireysel merhametsizlik değil, halihazırdaki işleyişin kendisiydi. Stowe dönüştürücü ve sert bir anlatımdan ziyade, ahlaki repliklerle süslenen bir tiyatro sahnesi kuruyordu. Zaman zaman cambazı göstermekle yetinen yazar; politik güç ilişkilerini yüzeysel bırakıyor, okuyucuyu da ağlatıyor ama düşündürtmüyordu. En güçlü silahı gözyaşı, vicdan ve Hristiyanlıktan mürekkep bir üçgene benzetebileceğimiz romantik bir manipülasyondu.
Ekonomik gerekçeler üzerinde şekillenen eyaletler arası iç çatışma, genelde “köleliği bitiren savaş” diye anlatılır. Bu, yarım bir doğrudur. Zira Lincoln bile önceliğinin “birliği korumak” olduğunu söylüyordu. Nihayetinde kölelik kağıt üzerinde kaldırıldı fakat onu besleyen sistem geriletilemedi. Yerini ırkçı yasalar, segregasyon ve ekonomik eşitsizlik aldı. ABD’nin, kölelik sonrası süreçte kendini “düzelttiği” masalını satın alanların sayısı az değilse de gerçekte siyahlar ve melezler daima aşağılanıp dışlandı. Linçler, ev yakmalar, toplu taşıma araçlarındaki küfür ve dayaklar, oy hakkının engellenmesi, eğitim ve iş fırsatlarının kısıtlanması gibi eziyetler devam etti. Polis şiddeti ve kitlesel hapis sistemi, 20. yüzyılda da sürerek günümüze kadar geldi. İtiraz edenler kuduz köpek gibi kovalandı, ses çıkaran kimi öncüler katledildi. Kölelik kılık değiştirerek programlı bir ırkçılığa evrildi.
Klasik ve modern kölecilikten asla vazgeçmemesine rağmen, sadece içeride değil, dışarıda da “demokrasi ve özgürlük” havarisi kesilen ABD, emperyal davranış olarak niteleyebileceğimiz bir politikayı zamanla kanıksadı. Bu söylem, bir yönüyle, romanın ahlaki dilinin siyasal ölçekte yeniden üretimiydi. Mızrağın çuvala sığmadığı zamanlar da vardı elbette; II. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atom bombası atan Birleşik Devletler, Vietnam’da da milyonlarca sivilin ölümüne yol açtı. Soğuk Savaş boyunca demokrasi adına müdahalelerde bulundu. İsrail’in serpilmesine ve katliamlarına yardımcı oldu, Ortadoğu’daki üslerini, tuzaklarını, yanaşmalarını çoğalttı. Körfez Savaşında Irak’ta kitlesel katliamlar gerçekleştirdi. Hem bu bölgede hem de Latin Amerika’da darbeleri destekledi. 11 Eylül’ün ardından, yeryüzünün önemli bir bölümünü harabeye çevirdi; kovuluncaya dek Afganistan’ı kana buladı. Dilinde özgürlük söylemi olsa da gerçekte yıkımla, ekonomik çıkarlarını gözeten dayatmalarla, modern istilalarla gündeme geldi. Kölelik ve sömürü, sadece bir döneme ait bir çarpıklık değildi yani, hayatın birçok ünitesini ve siyaseti biçimlendiren yerleşik bir zihniyetti. İçerideki muhalif kişi ve çevrelere karşı, Tom Amca’nın örneklediği pasif sabır ve ahlak anlatısını örgütleyen ABD, dışarıda da Sam Amca imgesiyle ünlenen bir güç ve şiddet piramidi kurarak küresel bir efendi rolüne bürünüyordu. Bu iki figür çelişkili yahut kavgalı değil, tamamlayıcıydı. İlginçtir ki katilini öven bazı Japonların yanında Amin Maalouf gibi Doğulu pek çok gönüllü köle de yakınmak bir yana, dünyaya huzurun böyle muhkem ve dizayn edici bir iktidarla gelebileceğini anlatmak için didiniyordu. Bu yaklaşıma göre, farklı unsurları bünyesinde barındırabilen, çok sayıda badire atlatarak fırsatlar ve özgürlükler ülkesi haline gelen ABD, hem kendi içindeki şiddeti aşan hem de dünyaya düzen getirme hakkını elde eden yegane güçtü.
Test imkanı: Obama dönemi
Obama’nın başkanlığı, ABD tarihindeki kırılma anlarından biri olarak sunulur. Siyah birinin başkan seçilmesi, kölelik ve ırkçılıkla suçlanan bir ülke için simgesel bir anlam taşır. Bu hamle, ilk bakışta Tom Amca’nın Kulübesi’yle resmedilen tarihsel mağduriyet hattının aşılması gibi okunabilir. Ancak bu yanıltıcıdır. Obama’yı anlamak için sembolik vitrin ile yapısal işleyişi ayırmak gerekir. Bu süreç, daha çok, ABD’nin küresel ölçekte aşınan ahlaki meşruiyetini post modern dönemde onarma çabasıdır.
1961 doğumlu Barack Hussein Obama, 2008’deki seçimlerde %52’lik rekor oy oranıyla 44. ABD Başkanı seçilmiş, görevi George W. Bush’tan devralarak Beyaz Saray’a taşınmıştı. Başarı öyküsünü boşa çıkararak büyük bir hayal kırıklığı oldu. İyi laflar etmesine, kuşatıcı ve umut aşılayıcı bir perspektifle yola koyulmasına rağmen, kendisini çevreleyen murdar mekanizmaya diz çökmekte gecikmedi.
Onu sevgiyle, değişim talebi ve barışçıl bir dünya özlemiyle alkışlayanlar, başa geldiğinde günlerce kutlama yapanlar hatta köylerinde içecekleri suları yokken adına deve ve inek kesenler, yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Kendi ülkesindeki ürkek yönetiminin yanında genel konjonktürde de ciddi bir değişim başlatamadı. Direnemedi. Değiştiremedi. Emperyalizmin ve vahşi kapitalizmin kanlı bakracından içmeye yöneldi. Irak’tan çekilme kararı alsa da Afganistan büyük bir kan gölüne döndü. Yoksullar, ezilenler, küresel zulmün boyunduruğu altında inleyenler için ciddi hiçbir politika geliştiremedi. Daha önceki vaatleriyle çelişmek pahasına, Filistin’in bir devlet olarak BM’de tanınmasına vize vermeyeceklerini açıkladı.
Görünüşte, Tom Amca’nın Kulübesi’nden çıkan biriydi Obama. Fakat bütün farklılıklarına rağmen Sam Amca’ya benzemesi uzun zaman almadı. Bu hüsran, ABD’nin politika mantığının, liderleri hizaya getiren bir karakter taşıdığının da kanıtıydı.
Sürekliliğin güncellenmesi: Arslan yürekli Trump ve yeni haçlılık
Sistemin kendisini yeniden üretme kapasitesinin en sofistike örneklerinden biri olan Obama’nın; şiddeti yumuşatıp kibarlaştıran bir söylemi vardı. Şimdi ikinci faslıyla yüzleştiğimiz Trump dönemi ise ABD siyasal tarihinde hakim olan eğilimlerin kristalleşmiş hali. Romandaki “kötü efendi” tipini andıran Trump, yeni bir siyasal akıl üretmekten ziyade, rejimin baskın kodlarını daha açık, sert ve pervasız bir biçimde dışa vuruyor. Ülkenin genetiğindeki güç merkezli yaklaşımı küstahça vurguluyor; iç politikada ise dışlayıcı vatandaşlık anlayışını yeniden canlandırıyor.
Romanı tartışırken değindiğimiz ahlaki üstünlük söylemi ve Promete imgesi, uzun süre, ABD’nin iç ve dış siyasetini meşrulaştıran araçlardandı. Trump dönemindeyse, pratik bir yana, söylem düzeyi bile aşınıyor. “Özgürlük götürme” gibi klasik retoriklerin yerini, çıkar ve güvenlik vurgusu alıyor. “Önce Amerika” yaklaşımı da evrensel değerler dizgesini sahiplenip yayma iddiasını çöpe atıyor.
Sürecin en belirgin yönlerinden biri, vatandaşlık ve aidiyet meselesinin yeniden tanımlanması. Göçmen karşıtı politikalar, sınır güvenliğinin militarize edilmesi, mülteci kabulünün sınırlandırılması bu bağlamda hatırlanmalı. Bu temayül, kölelik sonrasında ortaya çıkan dışlayıcı mekanizmalarla paralel. Oval ofisten verilen emirlerle garibanların kulübesini yıkan, o kulübeye sığınmak isteyenlere de kapıları tamamen kapatan bir tiranlık bu.
Trump; Tom Amca ile Sam Amca hatları arasındaki örtüyü kaldıran bir figür. Bütün skandallarına, rezilliklerine, Epstein pisliğindeki rolüne rağmen, kendince iyi bir Hristiyan olduğunu belirtiyor. Dini ve tarihi bir misyonla çalıştığını tekrarlamaktan usanmıyor. Haçlı seferlerinin meşhur aktörlerinden kızıl saçlı Richard gibi dünyaya kendince nizamat vermek, Siyonizmi korumak, korkak ve tembel yöneticileri yüzünden başını kaldıramayan Doğu’nun zenginliklerini Batı’ya taşımak için yanıp tutuşuyor. Karşısına Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi, Sultan Baybars gibi esaslı kahramanlar çıkmadığı için, bir vampir gibi nereyi dişleyeceğini düşünüyor her gün. Diz çöktüremediği Gazze, Lübnan ve İran’daki kan gölünde sırıtarak hamilik ettiği İsrail’in sırtını sıvazlıyor.
ABD tarihini anlamak, yaşanan gelişmelere dikkat etmenin yanında, bunları işleyen anlatıları çözümlemeyi de gerektiriyor. Zemin metinlerle irtibat kurulmadığı sürece, geçmiş ile bugün arasındaki süreklilik perdelenecektir zira. İnsanlık ve tarih, kulübenin de oval ofisin de geride kalacağı başka bir Amerika’yı, zincir ve kırbaç korkusunu aşmış farklı bir Müslüman dünya mümkün olduğunda görebilecek.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Türkiye, yapay zeka destekli robotik projelerde Almanya, Fransa ve Japonya’nın da aralarında bulunduğu 11 ülkeyle yeni bir iş birliği sürecine giriyor. CONCERT Japan platformu üzerinden açılan çağrıyla, gerçek dünya uygulamalarına yönelik uyarlanabilir…
Suudi Arabistan Hac ve Umre Bakanı Tevfik er-Rabia, hac ibadeti için ülkeye gelenlerin sayısının 860 bini aştığını açıkladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 8,5 yıl sonra Çin’e yaptığı ziyarette, Şi Cinping ile Orta Doğu’daki kırılgan ateşkes süreci, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler ve iki ülke arasındaki ticari anlaşmazlıkları ele alacak. Ziyarete siyaset, ekonomi ve teknoloji…
İslam İşbirliği Gençlik Forumu (ICYF) Başkanı Taha Ayhan, Gazze’deki ağır insan hakları ihlalleri ve soykırım suçlarına ilişkin hazırlanan Gazze Mahkemesi Nihai Kararı’nı gelecek haftadan itibaren dünya genelindeki paydaşlara ulaştıracaklarını söyledi.…