Kök ile Uçurum Arasında: İran Sanatında Son Kırk Yıl
Hâlihazırda içerideki haine ve dışarıdaki zorbaya karşı mücadele veren İran’ın son kırk yılı sadece netameli bir siyasal tarihi değil; büyük bir estetik sıkışmayı, kültür ve dil yarılmasını, gelecek tasarımını ve hafıza savaşımını da görünür kıldı. Devrim, savaş, ambargo, göç, sınıf çekişmesi, kadın hareketleri, idari ve askerî kadro ile farklı topluluklar arasındaki gerilim gibi ayrıntılar sosyolojiyi dalgalandırdı. Bütün bunlar bir şekilde İran sanatında da ilginç sekmeler açtı. Şair, romancı, yönetmen, müzisyen ve tiyatrocular, çoğu zaman doğrudan konuşamadığı için metaforun, alegorinin, dip iletinin ve eksiltmenin ustası hâline geldi. Her kültürde karşılığı olan “Baskı, sanatı doğurur.” sözü, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, yüzlerce örnekle ete kemiğe büründü.
Şiir: İran’ın kırık sinir sistemi
İran’da şiir hâlâ sanatın merkezinde. Türkiye’de son dönemde romanın gördüğü işlevi İran’da şiir üstleniyor. Çünkü hem hacimli bir art alanı sahipleniyor hem de kaçak ifadeler için biçilmiş kaftan.
Devrim sonrasında şiir; inkılapçı-dinî deneyim, savaş belleği, muhalif ve subjektif birikim şeklinde üç hatta ayrıldı. Irak Savaşı şüphesiz (1980–1988) büyük bir kırılmaydı. Cephe, şehitlik, fedakârlık, kayıp ve yoksulluk temaları şiirin merkezine yürüdü. Devletin alan açtığı şiirde “kutsal savaş” retoriği yükselirken başka bir damar da savaşı travma ve anlamı tartışmalı kitlesel yıkım olarak işledi.
Kayser Eminpur ve Seyyid Hasan Hüseyni gibi isimler resmî şiirin öne çıkan figürleriydi. Ama asıl hamle, daha önce yolu açılmış modernist şiirde gerçekleşti. Bu mirasın gölgesi hâlâ Füruğ Ferruhzad ve Ahmed Şamlu üzerinden hissedilir. Ferruhzad’ın; beden, yalnızlık ve özgürlük üzerine çattığı şiir, sonraki kadın şairlerin temel damarlarından biri oldu. Şamlu ise politik lirizmiyle modern Farsçanın tonunu değiştirdi.
90 sonrasında daha içe dönük, parçalı ve şehirli bir dil öne çıktı. İdeolojik kabuller çözülürken şiir küçük hayatların kaydını tutmaya başladı: Tahran’ın yalnız apartmanları, işsiz ve özentili gençler, Avrupa ve Amerika’dan sızan hedonizmin gündelik baskısı, göç arzusu, internet kuşağının şaşkınlığı, yoksullaşan orta sınıfın çırpınışı en çok işlenen temlerdendi.
İran şiiri burada ilginç bir kanal geliştirdi; bağırmaktan ziyade fısıldadı. Açık mesaj yerine imayı kullandı. En sert politik şiir bile -söz gelimi- bir mutfak ya da balkon tasviriyle başladı.
Roman ve hikâye: Bunalan toplumun laboratuvarı
İran romanı son kırk yılda “parçalanmış toplumun anatomisi”ne yoğunlaştı. Bilhassa 2000’lerden itibaren şehirleşme, sınıf farkı, savaş sonrası travma, kadınların kamusal hayatta bocalaması ve diaspora deneyimi merkeze yerleşti.
1. Savaş ve travma anlatıları: Takip edenlerin şaşıracağı üzere Irak Savaşı, İran edebiyatında devasa bir iz bıraktı. Ama bu savaş romanları, Batı’daki kahramanlık anlatılarından farklıdır. İranlı yazar, çoğu zaman, yıkımı gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden verir. Mahmud Devletabadi, bu çizginin en önemli isimlerinden. Köy yoksulluğunu, devlet baskısını ve sınıfsal çözülmeyi destansı ama sert bir gerçekçilikle anlattı. “Kelidar” yalnızca bir roman değildi; İran taşrasının sosyal haritasıydı.
2. Kadın deneyimi: Bazıları için çağdaş İran edebiyatının en güçlü alanıdır. Simin Danişver’le başlayan çizgi, zamanla daha politik ve kırılgan bir mahiyete büründü. Kadın yazarlar; Batılı hemcinslerini aratmayacak bir bakışla beden denetimini, aile baskısını, dinî ahlak rejimini, aşkın imkânsızlığını, kamusal görünmezliği çok katmanlı biçimde yazdılar. Sistem eleştirisini ev içi detaylar üzerinden yaptılar. Pastayı, başörtüsünü, aile yemeğini, okul koridorunu hatta sessizliği politik birer metafora dönüştürdüler.

3. Diaspora edebiyatı: Devrimin ve akabindeki savaşın hızlandırdığı göç dalgaları İran sanatını “içeride kalanların birikimi” ve “sürgünün tecrübesi” olmak üzere ikiye böldü. Abartmanın yanında entelektüel ayartılmaya da dünden hazır diaspora yazarları; hafıza, aidiyet ve parçalanmış kimlik üzerine yoğunlaştılar. Azer Nefisi’nin Tahran'da Lolita Okumak kitabı, bu kirli kompartımanın meşhur örneklerindendir. Bu metinlerde İran çoğu zaman kaybedilmiş bir ev, baskıcı bir rejim, nostaljik bir çocukluk, geri dönülemeyen bir geçmiş olarak görünür.
Sinema: İran’ın dünyaya açılan öteki dili
İran, son kırk yılda dünya sinemasının en güçlü temsilcilerinden biri oldu. Bunun nedeni yalnızca politik cesaret yahut oryantalist bakış değil; biçimsel zekâydı. İranlı yönetmenler sansür korkusuyla dolaylı anlatımda uzmanlaştılar. Çocuksu yüklemeler, yolculuklar, köy kaçamakları, gündelik hayat, otomobil içi diyaloglar, yarım bırakılmış sonlar; estetik sekmelerin yanında bariyerleri aşma yöntemleriydi.
Abbas Kiyarüstemi, İran sinemasındaki önemli dönemeçlerdendir. Filmlerinde gerçek ile kurmaca karışır, sessizlik öne çıkar, bakış olaydan önemli hâle gelir. Söz gelimi “Kirazın Tadı” intihar etmek isteyen bir adamın hikâyesi gibi görünür ama aslında modern İran’ın varoluşsal boşluğunu resmeder.
Asghar Farhadi, orta sınıfın ahlaki çöküşünü gösterir. “Bir Ayrılık” yalnızca bir boşanma hikâyesi değildir; sınıf çatışması, muhafazakâr ahlak, ekonomik baskı, kadınların daralması, modernleşme gerilimi filmde aynı anda işlenir. Farhadi, ülkedeki büyük politik meseleleri küçük aile krizleri içinde irdeler.
Cafer Penahi ve Muhammed Resulof, doğrudan devlet baskısını işleyen yönetmenlerdir. Özellikle Penahi’nin ev hapsinde çektiği filmler, İran sanatının geldiği noktayı gösterir. Sinema artık yalnızca eser üretme değil, varlığını sürdürme biçimidir. Estetik, çoğu zaman minimalisttir. Gösterişsiz kamera, uzun sessizlikler, gündelik hayatın akışı öne çıkar.
Tarihsel analojiyi çok kullanan, eski Pers hikâyelerine, Şehname anlatılarına, kıssalara ve millî figürlere yaslanan tiyatroda da benzer bir tablo söz konusudur. İran tiyatrosu; sembolik, yoğun diyaloglu, ritmik ve şiirli bir yapı taşır. Sahne çoğu zaman çıplaktır çünkü esas mesele dekordan çok düşünsel gerilimdir.
İran sanatının ortak yükseltileri
1. Dolaylı anlatım: İranlı sanatçı doğrudan bağırmaz. İma eder. Eksiltir. Sessizliği kullanır. Bu bir “zayıflık” değil; kaygı altında gelişmiş yüksek yoğunluklu bir estetik icattır.
2. Gündelik hayatın politikleşmesi: Mutfak, araba, okul, aile, çocuk, apartman; her şey politiktir. Edebiyat ve sanat, büyük sloganlardan çok, küçük gerilim ve göndermelerle çalışır.
3. Çocuk bakışı: Özellikle sinemada çocuk karakterler çok önemlidir. Çocuk hem masumiyet simgesidir hem sansürü aşma yoludur hem de toplumun kiri ve riski azaltılmış aynasıdır.
4. Yarı açık sonlar: Kesin sonuç azdır. Karakterler çoğu zaman çözülmemiş hayatların içinde bırakılır. Bu da İran toplumunun sürekli askıda duran ruh hâlini yansıtır. Şunu da belirtelim ki İsrail ve ABD saldırılarından önce yeni kuşak artık yalnızca metaforla yetinmiyor, daha açık konuşuyor, parçalı, dijital ve öfkeli bir dil kuruyordu.

Savrulma ve bocalamalarda kompleksin, köklerden uzaklaşmanın, müslümanlık birikimini eskitmenin, kültürel oryantalizmin, kimlik bunalımının etkisi de var şüphesiz. Batı’nın gönüllü köleliğine doğru bir adım da söz konusu. Yabancılaşma ve iç çürüme çok belirgin. Kültürel kriz sadece mollaların ürettiği bir açmaz değil. Modernleşmenin başarısızlığının, petro-devlet ekonomisinin, yarı-sömürge psikolojisinin, yerli elitlerdeki aşağılık kompleksinin de sonucu.
Asya ülkelerinin çoğunda görüldüğü üzere İran modernleşmesi de organik bir seyir izlemedi. 19. yüzyıldan beri İran elitlerinin de önemli kısmı şu travmayı taşıyor: “Neden Batı güçlü ve güzel, biz niçin zayıf ve pejmürdeyiz?”
Bu soru, ekonomik bagajdan taşarak ontolojik bir aşağılık kompleksine dönüştü. Kaçar dönemi yenilgileri, Rus ve İngiliz müdahaleleri, petrol siyaseti, Musaddık darbesi, Şah’ın agresif Batılılaşması gibi hususlar İran toplumunda parçalı bir bilinç yarattı. Bir taraf “Kurtuluş Batılılaşmadadır.” derken öbür taraf “Güzel ve diri taraflarımızı köklerimizle buluşturursak felaha yaklaşırız.” dedi.
1979 Devrimi temelde ikinci tepkinin patlamasıydı. Ama devrim iktidara dönüşünce başka bir problem doğdu; eğitimi, hayatı ve ekonomiyi çeşitlendiremeyen devlet, dinî ideolojiyi donmuş bir resmî kimliğe çevirdi. Kırılma burada başladı. Çünkü gelenek canlı bir organizmayken başka şeydir; devlet ideolojisine dönüşünce başka şey.
İranlı gençlerin önemli kısmı bugün Batı’ya hem özeniyor hem de sövüyor. Hem rejime karşı hem de köksüzlükten rahatsız. Hem modern/çağdaş olmak istiyor hem de özgün bir kimlik ve sağaltıcı bir anlam arıyor. Bu, tipik bir yarı-çevre toplum krizi.
Burada dikkatli olmak gerekiyor zira “tetikleyici temas” ile “taklitçi teslimiyet” başlıkları altında toplanabilecek iki tür Batılılaşma var. Birincisi doğal ve bir yerde kaçınılmaz, ikincisi ise kültürel çöküş ve kendini inkâr. Mesela Kiyarüstemi dünya sinemasıyla konuşur ama İranlıdır. Şamlu, modern şiiri dönüştürür ama Farsça düşünür. Farhadi evrensel bir dramatik yapı kullanır ama İran toplumunun iç gerilimini anlatır. Bunlar tartışmalı taraflarına rağmen sonuçta yaratıcı etkinin örnekleri. Ama başka bir damar var ki bu “festival sineması” başlığıyla gösterilebilir. Bazı İranlı yönetmen ve yazarlar Batılı kültür piyasasının İran’dan ne görmek istediğini öğrendi zira: baskı, başörtüsü, mağdur kadın, zalim devlet, egzotik yoksulluk, sessiz çocuklar, mistik taşra… Ve haysiyetini iki paralık etme pahasına da olsa buna uygun işler üretmeye başladı. Batı’nın İran’a bakarken görmek istediği “acı çeken Doğulu toplum” imgesi, İranlı sanatçı tarafından da pazarlanır hâle geldi. Küresel kültür piyasası ödüllendirme mekanizmalarıyla çalışıyor zira. Cannes, Berlin, uluslararası yayın dünyası, çeviri ağları gibi kanallar, ideolojik nötr alanlar değil. Bazı İranlı sanatçılar gerçekten değerli ve evrensel bir sanat üretiyor; bazılarıysa gönüllü kölelik eşliğinde Batı’nın vicdan tüketimine içerik sağlıyor.
“Rejim mi suçlu?” sorusu

Tek suçlu rejim değil elbette. Ama rejimin sorumluluğu büyük. Çünkü İran Devrimi başlangıçta anti-emperyalist, bağımsızlıkçı, evrensel, ahlaki, sömürge karşıtı ve istişareye açık bir iddia taşıyordu. Fakat zamanla bürokratikleşti, mezhepçiliğe saplandı, ekonomik olarak tıkandı, elit üretmeye başladı, sınıfsal eşitsizliği derinleşti ve genç kuşakla bağını kaybetti. “Ülkem işgal edildiğinde ailem, sevdiklerim, vatanım ve milletim için savaşırım.” diyen Avrupalı genç nüfusun yüzde yedilere kadar düşmesi kadar acıklı değilse de tasmayı boynuna geçirenlerin sayısının Doğu’da da arttığı bir gerçek.
Petrol ekonomisi de kritik ve tartışmalı. Bu tür bir gelire kapılanan devletlerin toplumla organik bağ kurmakta zorlandıklarını görüyoruz. Üretim ekonomisinin yerini çabucak rant ekonomisi alıyor zira. Bu da yolsuzluğa, nepotizme ve seçkinciliğe yol açıyor.
Uzun süre baskı, ekonomik çöküş ve kültürel daralma yaşayan toplumlarda “dışarı” romantize edilir. Batı özgürlük, zenginlik, bireysellik, rahat yaşam sembolüne dönüşür. Bu sapma, bir tür zihinsel kaçış üretir. İranlı orta sınıfın bir kısmında son savaşa dek şu duygu çok güçlüydü: “Buradan çıkarsam insan olurum.”
Gerçekte bu çok ağır bir yabancılaşmadır. Çünkü kişi kendi toplumunu artık yaşanabilir bir medeniyet alanı olarak görmemeye başlar. İşin trajik tarafı şu: Batı’ya göçen birçok İranlı da başka bir boşluk yaşıyor. Çünkü tüketim özgürlüğü, anlam üretmiyor. Bağlar kopuyor, insani değerler budanıyor, kimlikler boşlukta yüzüyor. Sonuç; içeride boğulma, dışarıda köksüzleşme. İran diasporasının önemli kısmındaki melankoli biraz da buradan geliyor.
Birçok komşusu gibi İran da ne modernliği tamamladı ne de geleneği koruyabildi; ne tam seküler ve Batı tipi bir toplum oldu ne de klasik İslâm medeniyetine süreklilik ve güncellik aşısı yapabildi. Bu yüzden sanat sürekli kırılmış aidiyet, parçalanmış hafıza, yarım kalmış devrim, kayıp anlam, dilin yetersizliği üzerine dönüyor. Sinemasındaki uzun sessizlikler, şiirindeki eksiltili dil, romanındaki bitmeyen iç sıkışma boşuna değil. Toplum kendi kendine şu soruyu soruyor: “Biz artık kimiz?”
Bu kültürel kriz sadece İran’a özgü değil. Türkiye dâhil bütün modern Müslüman toplumlar benzer bir sarsıntı yaşıyor. Kimisi bunu iyice dünyevileşerek, kimisi İslâmcılıkla, kimisi milliyetçilikle, kimisi tüketim çılgınlığıyla, kimisi nostaljik hamlelerle çözmeye çalışıyor. Çoğu yerde ortaya tahammül edilebilir ve işlek bir sentez dahi çıkmıyor. İran sanatı tam da bu çözümsüzlüğün estetik kaydı aslında. 28 Şubat sonrasındaki çatışma, yitirme, meydan okuma ve anlaşma gibi farklı burçlara sahip sürecin ne tür yenilikler getireceğini çok geçmeden göreceğiz sanırım.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
TEKNOFEST 2026 kapsamında düzenlenen Roket Yarışması’nda 2 bin 212 takım arasından A Grubu kategorilerinde finale kalan 73 takım, geliştirdikleri roketleri gökyüzüne taşımak için mücadele edecek. Yarışma, 7-13 Eylül 2026 tarihlerinde Aksaray Hisar Atış…
Kırgızistan’da düzenlenen 6. Dünya Göçebe Oyunları kapsamında Issık Göl bölgesindeki Kırçın Yaylası’nda kurulan “Göçebeler Dünyası” etno kenti, Kırgızistan’ın farklı bölgelerinden gelenekleri bir araya getirdi. Ziyaretçiler, göçebe kültürünün yemeklerini…
Osmaniye’nin Toprakkale ilçesinde kooperatif kuran 7 kadın, kök boyayla renklendirdikleri yün ipliklerden coğrafi işaret tescilli Karatepe kilimi dokuyarak hem kültürel mirası yaşatıyor hem de aile bütçelerine katkı sağlıyor.
İsrail'de yolsuzlukla suçlanan Başbakan Binyamin Netanyahu'nun yargılanmasına, mahkemelerdeki adli tatilin bitişinin ardından bugün Kudüs Bölge Mahkemesi'nde ek tanıkların dinleneceği duruşma ile devam edilecek.