15 Nisan 2025
Teknoloji, insanlık tarihindeki en büyük dönüştürücü etkenlerden biri olarak karşımıza çıkarken, devletler ve küresel güçler bu gücü sadece ekonomik veya sosyal kalkınma için değil, aynı zamanda kontrol, gözetim ve işgal mekanizmaları için de kullanmaktadır. 21. yüzyılda, geleneksel işgal yöntemleri yerini giderek algoritmaların daha merkezi role sahip olduğu görünmez yöntemlere bırakmaktadır. Algoritmik işgal; yapay zekâ destekli sistemler, büyük veri analizi, gözetim teknolojileri ve siber güvenlik unsurlarının bir toplum üzerinde kontrol ve baskı oluşturacak şekilde kullanılmasıdır. Bu işgalin etkileri fiziksel sınırların ötesine taşarak, dijital dünyada ve toplumsal yapılar üzerinde derin izler bırakmaktadır. İnsan haklarını ihlal eden, bireysel özgürlükleri kısıtlayan ve toplumsal dönüşümleri zorla şekillendiren bu tehlikeye henüz yeterince dikkat çekilmemiştir.
Son yıllarda, teknolojinin hızla ilerlemesiyle birlikte algoritmalar ve yapay zekâ sistemleri, modern çatışmaların ve işgal politikalarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Çin, algoritmaların işgal ve kontrol mekanizması olarak nasıl kullanılabileceğinin en belirgin örneklerinden birini Doğu Türkistan’da göstermektedir. Bölgedeki Uygur Türklerine yönelik baskılar, geleneksel polis devleti uygulamalarını çoktan aşmış, tam anlamıyla bir dijital gözetim sistemine dönüşmüştür. ABD ise yapay zekâ ve büyük veri analizi konusunda dünyanın en büyük teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapmaktadır. Bu şirketlerin küresel ölçekte veri toplaması ve 7 Ekim sonrası Gazze’ye yönelik saldırı süreçlerinde verilen destekte olduğu gibi siber tahakküm aracı olarak kullanılması, algoritmik işgalin sadece belirli bir bölgeyle sınırlı kalmadığını, küresel bir tehdit haline geldiğini göstermektedir.

İsrail bu teknolojileri Filistin topraklarında uyguladığı işgal politikalarında etkin bir şekilde kullanmaktadır. Algoritmaların hem askeri stratejilerde hem de işgalin diğer boyutları olan toplumsal kontrol, gözetim ve psikolojik şiddette ne ölçüde araçsallaştırıldığı, özellikle 7 Ekim’in ardından daha net göze çarpmaktadır. Elbette İsrail’in bu uygulamaları yalnızca bölgesel bir sorun değil aynı zamanda küresel anlamda insan hakları, etik ve uluslararası hukuk açısından üzerinde durmayı gerektirmektedir. “Algoritmik İşgal” adını verdiğimiz bu seride, algoritmaların işgaldeki rolünü İsrail özelinde inceleyecek ve bu teknolojilerin Filistin topraklarında nasıl kullanıldığını detaylandıracağız.
Gözetleme sistemleri
Gözetleme sistemleri, öncelikle geniş ölçekli veri toplamaya ihtiyaç duyar. Bu veri, güvenlik kameraları, cep telefonları, sosyal medya hesapları ve diğer dijital cihazlardan sağlanır. Toplanan veriler, büyük veri işleme merkezlerinde analiz edilerek bireylerin hareketleri, sosyal çevreleri ve potansiyel tehdit unsurları belirlenir. Kitleleri izlemek, yönlendirmek ve sindirmek için kullanılan bu teknolojinin en çarpıcı örneklerinden biri, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgal politikalarında karşımıza çıkmaktadır. Algoritmalar, burada yalnızca birer araç değil; milyonlarca insanın hayatını bir veri noktasına indirgeyen, hareket özgürlüğünü yok eden ve modern savaş teknolojilerinde karşımıza çıkan yeni bir tehlike olarak göze çarpmaktadır.
İsrail’in Filistin’de kullandığı sistemler, dijital gözetim kapsamında ele alınmalıdır. Blue Wolf, Red Wolf ve Wolf Pack gibi algoritmalar, bu distopik tablonun temel taşlarını oluşturmaktadır. Blue Wolf, kamusal alanlarda Filistinlilerin yüzlerini tarayıp biyometrik bir veri tabanıyla eşleştirerek kimliklerini anında belirliyor. Red Wolf, biyometrik kimlik doğrulama süreçlerini yönetirken, Wolf Pack şüpheli görülen bireyleri uzun süreli izlemeye alıyor ve detaylı profiller çıkarıyor.

Kudüs’ün kalbinde yer alan eski şehir bölgesi, yüzlerce yüksek çözünürlüklü kamera ve yapay zekâ destekli analizlerle adeta bir açık hava hapishanesine çevrilmiş durumda. Filistinliler, her adımlarında izlendiklerini bilerek yaşıyor. Bu sistemler, Filistinlilerin yalnızca fiziksel hareketlerini değil dijital varlıklarını da bir ağ gibi sarıyor. Filistinlilerin sosyal medya platformlarındaki mesajları dahi yapay zekânın öğrenme yeteneğiyle bir drone’un hedef koordinatına dönüşebiliyor.
Görüntü işleme algoritmalarının etkisini tüm dünyanın yakından izlediği bir hadise olan Yahya Sinvar’ın hedef alındığı operasyonda da görmek mümkün. Sinvar’ın fırlattığı bir tahta parçasını anlık görüntü işleme teknolojisiyle analiz eden sistem, drone’u otomatik olarak konumlandırıp, Sinvar’ı hedef olarak belirledi. Bu olay, yapay zekânın savaş stratejilerindeki rolünü gözler önüne sererken aynı zamanda algoritmaların soğuk ve mekanik doğasını da ortaya koyuyor; “insan hayatı, bir kod satırının vereceği karara teslim edilebiliyor…”
Dijital platformlar
İsrail, bir çocuğun koşmasını ya da bir grubun toplanmasını “şüpheli davranış” olarak veri noktalarına çevirip önleyici baskıyı sürekli aktif tutuyor. İsrail’in ablukası fiziksel dünyayla sınırlı değil, dijital platformlarda da ablukanın etkisi görülmektedir. İsrail geliştirdiği Gospel algoritmasıyla sosyal medya platformlarında büyük veri analitiğini kullanarak Filistin yanlısı içerikler tespit ediyor ve sistematik şekilde sansürlüyor. The Gospel, belirli anahtar kelimeleri, görselleri ve hatta bağlamını analiz ederek İsrail karşıtı paylaşımları engelliyor. Levander ise bireyleri direniş hareketi bağlantısı gibi kriterlerle puanlayıp hedef listeleri oluşturuyor. 7 Ekim 2023 olaylarından sonra bu sistem, Gazze’de 50.000 kişiyi “Hamas üyesi” olarak işaretledi ve bu koordinatlara yapılan bombardımanlarda binlerce sivil şehit edildi. Savaş hukukunu hiçe sayan bu yaklaşım, algoritmaların etik sınırları ne ölçüde aştığını sorgulatıyor.
Bu sistemler yalnızca geçmişi analiz etmekle yetinmiyor, geleceği de tahmin etmeye çalışıyor. Filistinlilerin günlük hareket kalıplarını inceleyen yapay zekâ, “tehlikeli” sınıflandırdığı eylemleri anında güvenlik güçlerine bildiriyor. Protestolar ve direniş hareketleri, daha başlamadan engellenmek üzere modelleniyor. Dijital platformlarda ise dezenformasyon ve algı yönetimi devreye giriyor. İsrail, sosyal medya algoritmalarını kullanarak Filistin lehine yapılan paylaşımları gölgeliyor, kamuoyunu kendi propagandasına uygun yönlendirecek bir “labirent etkisiyle” şekillendiriyor. WhatsApp mesajlarından sosyal medyada beğenilen bir gönderiye kadar her veri, istihbarat ve askeri operasyonlar için bir hammaddeye dönüşüyor.

Bu algoritmik işgalin ardında yalnızca İsrail’in teknolojik gelişmişliği değil, küresel teknoloji devlerinin de desteğini görmek mümkün. Amazon, Microsoft ve Google gibi şirketlerin sunduğu bulut servisleri ve yapay zekâ altyapıları, bu sistemlerin çalışma altyapısını oluşturuyor. Özel sektörün, insan hakları ihlallerine dolaylı yoldan ortak olması, modern çağdaki büyük etik ikilemlerinden biri olarak daha fazla üzerinde durmayı gerektiriyor. Büyük veri, artık sadece istihbarat için değil, kitleleri kontrol ve manipüle etmek için bir silaha dönüşüyor. Teknoloji, tarafsız bir araç olmaktan çıkıp baskının bir uzantısı haline gelirken, uluslararası kurumlar bu tabloyu sessizce izliyor.
Algoritmalar Filistin’de işgali otomatikleştiren ve meşrulaştıran bir makineye dönüşmüş durumda. İsrail bu teknolojileri yalnızca veri işleme araçları değil, aynı zamanda politik ve askeri tahakkümün dijital uzantıları olarak da kullanıyor. İnsanlar, yüz tanıma sistemleriyle işaretleniyor, sosyal medya paylaşımlarıyla yargılanıyor ve hareket paternleriyle hedef haline geliyor. Bu tehlike, yalnızca Filistin’in değil, hepimizin geleceğine dair bir uyarı.
Toplumlar boykot denilince genellikle tüketim ürünlerini düşünür ancak teknoloji endüstrisi de işgal ekonomisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir sosyal medya platformu, işgalci devletin propagandasını algoritmik olarak yaygınlaştırıyorsa, bir bulut servis sağlayıcısı işgal altındaki bölgelerdeki veri merkezlerini yönetiyorsa, bir yapay zekâ şirketi, askeri drone'lar için hedef analizi yapıyorsa, bu araçların da boykot kapsamında üzerinde düşünülmesi gerekir. Teknoloji boykotu yalnızca bir uygulamayı silmek değil, dijital bağımlılık ilişkilerini sorgulamak ve alternatif iletişim kanalları oluşturmaktır. Tüketiciler, kullandıkları platformların veri politikalarını, hangi devletlerle veri paylaştığını ve hangi askeri projelere dahil olduğunu sormalıdır.
Teknolojinin bu denli güçlü bir silaha evrildiği bir dünyada, insanlık onurunu ve adaleti koruyacak sınırlar nerede çizilecek? Algoritmalar ve yazılımlar, tarafsız araçlar olmaktan çıkarak modern işgalin sessiz ortakları haline getiriliyor. Tüm gelişmelere rağmen uluslararası hukuk kurumları, teknolojinin işgal pratiklerinde kullanımını denetlemekte yetersiz kalmaktadır. Bu yazımızda görüntü işleme ve sosyal medya boyutuna temas ettiğimiz algoritmalar ve işgal serimizin sonraki yazısında iletişim ve sinyal istihbaratı, işgale destek veren aktörler ve uluslararası hukuk ve etik tartışmaları üzerinde duracağız.