Bölgemiz Neden Değişim Anını Kaçırıyor?
Bölgemiz bugün, onlarca yıldır görülmemiş ölçüde hassas ve karmaşık bir dönüm noktasından geçiyor. Artık mesele, birbirinden kopuk krizler değil; aksine bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendiren ve nüfuz haritalarını baştan çizen iç içe geçmiş dönüşümler zinciriyle karşı karşıyayız.
7 Ekim’den bu yana yaşananlar ve sonrasında Suriye ve Lübnan’daki hızlı gelişmeler, son olarak ABD-İsrail ekseninde İran’a yönelik tırmanan gerilim ve bunun Körfez bölgesine yansımaları, yalnızca bölgesel düzeyde kalmadı; ekonomik ve siyasi boyutlarıyla uluslararası sistemin yapısını da etkilemeye başladı. Bu yansımalar sadece Arap dünyasıyla sınırlı kalmadı; Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan’a kadar uzandı. Bu tablo, içinde bulunduğumuz sürecin bölge sınırlarını aşan bir jeopolitik dönüşüm olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Bu gelişmeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak okumak mümkün değil; aksine bunlar daha geniş bir jeopolitik geçişin parçası. Bu geçiş, güç merkezlerini yeniden belirliyor ve bölgeye yeni denklemler dayatıyor. Burada temel soru şu: Bu değişimi kim yönetecek, kim sadece izlemekle yetinecek? Bölgemizin bu geçiş sürecinde yine edilgen konumda kalma ihtimalinin sebebi nedir?
Kanaatimce cevap, en belirleyici faktörde yatıyor: Siyasi irade eksikliği.
Bu irade yalnızca açıklama yapmak ya da kriz yönetmek anlamına gelmez; devletlerin kapsamlı bir güç inşa edebilme kapasitesini ifade eder—siyasi, askeri ve ekonomik boyutlarıyla. Bu da bölge ülkelerinin tepkisel konumdan çıkıp belirleyici aktör haline gelmesini, etki alanının kenarından merkezine taşınmasını ve bu dönüşümü kendi stratejik çıkarlarına dönüştürebilmesini gerektirir.
Arap Baharı sonrasında bölge, halkların beklentilerini yansıtan değişim dalgalarına tanıklık etti. Ancak bu süreçlerin önemli bir kısmı bastırma ve etkisizleştirme politikalarıyla karşılandı. Bu durum, devletlerin yapısal zayıflamasına, insan ve kurumsal kaynaklarının aşınmasına ve büyük dönüşümlere uyum sağlama kapasitesinin gerilemesine yol açtı.
Bölgedeki bazı devletler, halklardan gelebilecek her türlü değişim dalgasını engellemeye çalıştı; bu da daha baskıcı yönetim biçimlerinin pekişmesine ve uzun süreli iç çatışmaların ortaya çıkmasına yol açtı. Bugün Yemen, Sudan ve Libya’da yaşanan gelişmeler ile Suriye’nin on beş yılı aşkın süredir tecrübe ettiği süreç, bu politikaların sonuçlarını açıkça gösteriyor. Bu yaklaşım, tarihin akışını yanlış okumaktan ibaretti; zira devletleri daha iyi bir noktaya taşımak yerine hem sistemleri hem de toplumları zayıflattı.
Bölgemizde yakın vadede artan tüm tehditlere rağmen, bazı ülkelerde iç ve toplumsal baskı dikkat çekici biçimde sürüyor; oysa beklenti, bu dönemde içe dönük bir açılım dalgasının ortaya çıkması yönündeydi.
7 Ekim sonrası gelişmeler ise bu yapısal kırılganlığı daha net bir şekilde ortaya koydu. Sorun yalnızca olayın kendisi değildi; asıl mesele, bu olaya verilen tepkilerin yetersizliğiydi. İsrail’in ABD desteğiyle yürüttüğü saldırganlık karşısında birçok ülke yönetimi, net bir stratejik pozisyon geliştirmekte zorlandı.
Bu noktada çarpıcı bir çelişki ortaya çıkıyor: Bölge ülkeleri temkin ve tereddütle hareket ederken, Benjamin Netanyahu açıkça ve tekrar tekrar “Orta Doğu’yu değiştirmekten” söz ediyor. Bu söylem artık sadece retorik değil; sahada uygulamaya konulan bir stratejinin parçası.
O halde şu soruyu sormak kaçınılmaz: Bu stratejik yönelim bu kadar açık bir şekilde dile getirilip uygulanırken, bölge ülkeleri neden kendi stratejik yönelimlerini ortaya koymakta tereddüt ediyor? Dayatılan gerçekliğe rağmen neden inisiyatif almak risk olarak görülüyor?
Siyaset, stratejik yönelime sahip iradenin koşulları gözeterek harekete geçtiğinde anlamlı sonuçlar verir; siyasi denklemin kendi aleyhine şekillendiğini görüp hareketsiz kalarak sonuç almak mümkün değildir. Bugün bölgede yaşanan köklü değişimin, daha büyük bir stratejik yeniden yapılanmanın parçası olduğunu düşündüğümüzde bu yargı daha da geçerli olur.
Buna karşılık, birçok bölge ülkesinin tepkileri risk yönetimi çerçevesinde kalıyor, fırsat üretme kapasitesi gösteremiyor. Bu durum, inisiyatif dengesinde ciddi bir kırılmaya işaret ediyor. Peki sorun kapasite eksikliği mi, yoksa irade eksikliği mi? Bu iki seçenek birbirini dışlamaz, aksine tamamlar. Ancak bölgedeki devlet ve siyaset yapılanması kimi zaman bu kapasiteyi kullanmak bir yana aşındıran bir çizgide ilerliyor.
Gerçekler açık: İmkanlar mevcut, ancak irade eksik.
Bu nedenle, bölgenin merkez aktörleri arasında kurulacak ittifaklar artık taktiksel bir tercih değil, jeopolitik bir zorunluluk. Bu ittifaklar, gerçek bir güç dengesi oluşturmanın tek yolu.
Ancak herhangi bir bölgesel yönelim yalnızca sert güç üzerine kurulamaz. Sağlam bir iç yapı gerektirir. Bölgenin ihtiyacı sadece devletler arası ittifaklar değil; aynı zamanda devletler ile toplumlar arasında gerçek bir uzlaşıdır. Siyasi özgürlük alanının genişletilmesi ve toplumsal katılımın artırılması, stratejik yönelimlerin meşruiyet temelini oluşturur.
Çünkü modern güç anlayışı, yalnızca askeri ve ekonomik kapasiteyle sınırlı değil; sert güç, siyasi meşruiyet ve toplumsal dayanıklılığın birleşimidir. Bu denge sağlanmadıkça hiçbir stratejik yönelim kalıcı olamaz.
Öte yandan, bölgedeki gelişmeler uluslararası sistemdeki daha geniş dönüşümlerden bağımsız değil. Donald Trump ve onun çizgisindeki yaklaşım, küresel düzenin kurallarını yeniden tanımlama eğilimini açıkça ortaya koyuyor. Bu durum, onlarca yıldır süregelen uluslararası normların aşınmasına ve güç temelli yeni bir düzenin oluşmasına zemin hazırlıyor.
Bu bağlamda, bölgede İsrail’in davranışları daha da belirgin hale geldi. ABD desteğiyle hareket eden İsrail, sadece rakiplerini değil, aynı zamanda bölgedeki ilişkileri de yeniden tanımlıyor; ortaklık kavramı yerini tahakküm ilişkilerine bırakıyor.
Bu sürece karşı etkili bir tepki verilmemesi, bu yönelimi durdurmak yerine daha da pekiştiriyor. İsrail, sadece çatışmayı yönetmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni bir siyasi gerçeklik dayatıyor. Filistin meselesini tek taraflı kontrol altına alıyor ve bölge ülkelerinin iç işlerine dair açıkça görüş beyan edebiliyor.
Bu noktada, Orta Doğu’nun tek taraflı bir nüfuz alanına dönüşmesi kabul edilemez. Bölge ülkeleri ciddi güç unsurlarına sahip, ancak bu gücün etkili olabilmesi için stratejik düşünce biçiminin yenilenmesi gerekiyor.
Bu çerçevede, yeni bir bölgesel güvenlik sistemi kurulması artık bir zorunluluk. Bu sistem; Arap ülkeleri, Körfez, Türkiye, İran ve Pakistan gibi aktörleri kapsayan çok taraflı bir iş birliğine dayanmalı ve egemenlik ilkesini esas almalı. Bu iş birliği, yüzeysel koordinasyon değil; tamamlayıcı ve bütünleşik bir yapı üzerine kurulmalı. Gerçek bir ittifak zaman ve zihniyet dönüşümü ister.
Siyasi irade tam da burada öncü bir rol oynayabilir. Bir taraftan devlet/toplum yakınlaşmasına sahici imkanlar tanırken, öte yandan küresel ve bölgesel dönüşümün gerektirdiği stratejik gereksinimlerle hareket etmek.
Bu yaklaşım zor görünse de mevcut koşullarda tek gerçekçi seçenek bu. Aksi takdirde bölge, dış dayatmaların ve zorunlu bağımlılıkların baskısı altında kalacak ve on yıllardır içine girdiği fasit dairenin içinde dönmekten kurtulamayacak.
Aynı zamanda, savunma alanında öz yeterlilik de kaçınılmaz hale geldi. Türkiye, Pakistan ve İran gibi ülkelerin deneyimleri, bu alanda önemli örnekler sunuyor.
Ancak bölgenin gücü sadece askeri kapasiteden ibaret değil. Ortak tarih, kültür ve toplumsal bağlar, gerçek bir entegrasyon için güçlü bir zemin sunuyor.
Bugün, tüm bu gelişmeler ışığında bölge nadir bir tarihsel fırsatla karşı karşıya. Koşullar, cesur adımlar atılmasına olanak tanıyor.
Beklemek artık güvenli bir seçenek değil. Değişim, uzun vadeli bir inşa süreci gerektirir, ancak başlangıç ertelenemez.
Bölge; insan kaynağı, ekonomik kapasite ve jeopolitik konum açısından kendi geleceğini belirleyebilecek güce sahip. Ancak bu fırsat kalıcı değil.
Tarihin kırılma anlarında tereddüt edenler değil, harekete geçenler belirleyici olur.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Türkiye, yapay zeka destekli robotik projelerde Almanya, Fransa ve Japonya’nın da aralarında bulunduğu 11 ülkeyle yeni bir iş birliği sürecine giriyor. CONCERT Japan platformu üzerinden açılan çağrıyla, gerçek dünya uygulamalarına yönelik uyarlanabilir…
Suudi Arabistan Hac ve Umre Bakanı Tevfik er-Rabia, hac ibadeti için ülkeye gelenlerin sayısının 860 bini aştığını açıkladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 8,5 yıl sonra Çin’e yaptığı ziyarette, Şi Cinping ile Orta Doğu’daki kırılgan ateşkes süreci, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler ve iki ülke arasındaki ticari anlaşmazlıkları ele alacak. Ziyarete siyaset, ekonomi ve teknoloji…
İslam İşbirliği Gençlik Forumu (ICYF) Başkanı Taha Ayhan, Gazze’deki ağır insan hakları ihlalleri ve soykırım suçlarına ilişkin hazırlanan Gazze Mahkemesi Nihai Kararı’nı gelecek haftadan itibaren dünya genelindeki paydaşlara ulaştıracaklarını söyledi.…