Afrika: Büyüleyici Kıta ve Acımasız Çelişkiler
Türk yolcularla dolu uçaklar… Akıcı Türkçe konuşan Afrikalı gençler… Türkiye’yi yakından tanıyan sokaklar… Restoranlarda, ücra köylerde ve yol boyunca Türk vatandaşlarına rastlıyorsunuz; bunun başlıca nedeni de geçtiğimiz Kurban Bayramı’ydı.
Türk sivil toplum kuruluşlarının yüzlerce mensubu ve gönüllüsü, bağışçıların bu kurumlara emanet ettiği kurbanları kesme görevini yerine getirmek üzere o dönemde Tanzanya'ya ve dünyanın dört bir yanına akın ediyor.

Bu görev yalnızca kurban kesimiyle sınırlı değildi; nakdi yardımları, çocuklara yönelik programları ve vatandaşlarla gönüllüler için bayram havasında geçen kutlamaları da kapsıyordu.
Bu tablo, ileride değineceğim konulara bir giriş niteliği taşıyor. Bu vesileyle, benim için özel önem taşıyan Afrika’dan söz etmek istiyorum. Nitekim hem Türkiye hem de bölge ülkeleriyle ilişkiler açısından Afrika’da her düzeyde büyük bir potansiyel gören bu anlayış doğrultusunda, kısa süre önce Fokus+ Afrika platformunu başlattık.
Yıllardır Afrika ülkelerini ziyaret ediyorum ve bu dikkat çekici manzarayla sık sık karşılaşıyorum.
Ancak Doğu Afrika’nın incisi Tanzanya’da geçirdiğim son dört gün, bambaşka bir deneyimdi.
Ziyaret ettiğim birçok Afrika ülkesinin ardından Tanzanya’nın ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu gördüm. Hint Okyanusu kıyılarından dağ zirvelerine uzanan bu topraklara adım attığınız anda, sizi başka bir dünyaya geçmişsiniz gibi hissettiren güçlü bir atmosfer karşılıyor. Bu etki, bakir doğanın ve kıtanın ancak sınırlı bölgelerinde görülebilen canlı yeşilliğin birleşiminden doğuyor.
Orada insanı etkileyen yalnızca doğa değil, insanların sıcaklığı da oluyor. Gülümsemeler ve Svahili dilindeki “Karibu” (Hoş geldiniz) sözü, bu karşılamanın en güçlü ifadesi.
Dili anlamadığınız anlarda bile insanların bakışlarındaki şefkat, seyahatin yalnızca mesafe aşmak değil, aynı zamanda insani bağ kurmak olduğunu hissettiriyor.
Beni ayrıca etkileyen bir başka unsur da Svahili dilinin ritmi ve tatlılığıydı. Arapça kökenli kelimelerin bu dil içinde doğal bir akışla erimesi, kulağa son derece hoş geliyordu.
Ancak bu büyüleyici tablo, işin yalnızca görünen yüzü. Diğer tarafta ise, büyük doğal zenginliklerin ortasında yaşam mücadelesi veren halkların oluşturduğu sert bir çelişki var.

Darüsselam sokaklarında, yaşam mücadelesi veren insanların zorluklarını açıkça hissediyorsunuz. Şehrin çeperlerindeki yoksulluğa rağmen insanlar sükûnetini ve tebessümünü koruyor; yaşamın yorgunluğu ise yüzlerinden okunuyor.
Bu noktada insan şu soruyu soruyor: Afrika’ya sunulan bu büyük nimetlerden gerçekte kim yararlanıyor?
Yanıt çoğu zaman aynı: Güç odakları, büyük devletler ve çıkar çevreleri. Fırsatları en çok onlar kendi lehlerine kullanıyor. Sonuç da açık; zenginler daha zenginleşirken yoksullar daha da yoksullaşıyor. Bu tablo, sömürgeciliğin, eğitimsizliğin, bilinç eksikliğinin ve bilimsel geri kalmışlığın beslediği ağır bir çelişkiyi yansıtıyor.
Yeni bir Afrika'ya doğru: Bilincin uyanışı ve vesayetin reddi
Afrika ülkelerinin içişlerine yönelik dış müdahale meselesi, kıtanın mevcut gerçekliğinin ve geleceğinin tam kalbine dokunan hayati sorunlar yaratmaya devam etmiştir. Afrika kıtası, tarih boyunca, etki ve hegemonya kurma peşindeki dış güçlerin çıkarlarının kesiştiği ve çatıştığı, dünyada iştahları en çok kabartan bölgelerden biri olageldi.
Kıtanın coğrafi olarak beş ana bölgeye (kuzey, doğu, batı, güney ve orta) dağılmış 54 ülkesinin çeşitliliği ve ekonomik kaynaklarının çokluğu; istisnai bir avantaj sunarken aynı zamanda karmaşık bir zorluk teşkil ediyor. Coğrafi, iklimsel ve demografik özellikleri birbirinden farklı olan bu ülkeler arasında devasa bir kalkınma uçurumu bulunuyor. Afrika coğrafyasını karakterize eden bu kırılgan ve çalkantılı durum; emperyalist ve yeni sömürgeci güçlerin kıtayı sömürmesini, zenginliklerinin üzerine çökmesini ve kıtayı zayıflık, aşağılık ve boyun eğme konumunda tutarak üzerindeki hakimiyetlerini pekiştirmesini kolaylaştırdı.
Bugüne kadar, dış güçleri Afrika ülkelerine bağlayan ilişkilerin gerçekliği "alacaklı ve borçlu" mantığıyla yönetilmeye devam ediyor. Bu; görünüşte barış, yapıcı iş birliği ve kıtanın kalkınması çağrısı yapan ikiyüzlü söylemlerin gizlemeyi başaramadığı üstenci ve kibirli bir bakış açısıyla giderek derinleşen, medeniyet ve insanlık uçurumunu yansıtan tamamen maddi bir ilişkidir.
Ancak bu enkazın ortasında, son yıllarda yeni Afrikalı liderlerin öncülük ettiği umut verici bir Afrika bilinci şekillenmeye başladı. Zengin kıta, parçalanmışlığına ve farklılıklarına rağmen, kendisine dayatılan dış hırsların ve ajandaların tehlikesine dair derin bir farkındalıktan beslenen ortak bir düşünce etrafında kenetlenmeye başladı. Acil hedef; giderek artan müdahale durumunu aşmak için gerçek alternatifler aramak ve Afrika'yı yeni küresel jeopolitik haritada yeniden konumlandıracak bağımsız, egemen, ulusal stratejiler ve politikalar inşa etmek için gerçekçi ve etkili çerçeveler bulmak haline geldi.
Bu bilinç, bazı Afrikalı liderlerin kararlı ve özgürlükçü söylemlerinde açıkça kendini gösterdi. Bunların en dikkat çekenlerinden biri, 2024 yılında ülkelerindeki yabancı askeri varlığın kendi egemenlik ve bağımsızlık vizyonlarıyla tamamen çeliştiğini açıkça ifade eden Senegal ve Çad cumhurbaşkanlarının tutumlarıydı. Bu duruşlar, bölgedeki eski Fransız politikalarını reddeden genel bir Afrika ikliminin ortasında, Fransız askeri varlığının sona erdirilmesi ve imzalanan savunma anlaşmalarının gözden geçirilmesi şeklinde sahada somut eylemlere dönüştü.
Mesele bununla da sınırlı kalmadı; Fransız birliklerinin Mali, Nijer ve Burkina Faso'dan çekilmesini de kapsayacak şekilde genişledi. Bu tablo, herhangi bir gücün Afrika sahnesinde tek taraflı bir tahakküm kurmasını ve orantısız güçlenmesini önlemek amacıyla, bu yeni liderlerin müttefik ağını çeşitlendirme ve dengeli dış ortaklıklar kurma çabasını açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün, bölgesel ve uluslararası dengelerin yeniden tasarlandığı ve yeni güç merkezlerinin yükseldiği bir dönemde, Afrika kıtası tüm dünyanın ilgi odağı ve cazibe merkezi olmaya devam ediyor. Ancak bu kez kıta, sadece hırsların çarpıştığı bir savaş alanı değil, gerçek bir aktör olma arayışında.
Türkiye ve Afrika... Adil ortaklık yaklaşımı
Başlangıçtaki manzaraya; Türk yolcularla dolup taşan o uçaklara ve Türkçe akıcı bir şekilde konuşan o Afrikalı yüzlere dönecek olursak, Türkiye'nin Afrika'daki varlığının bir tesadüf olmadığını, aksine son yirmi yılda ivme kazanan ve kalıcı hale gelen, stratejik bir birikim sürecinin meyvesi olduğunu çok iyi anlıyoruz. Türkiye, Kara Kıta'ya büyük ve istisnai bir önem atfetmiştir. Bu ilgi sadece resmi düzeyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda halk ve kurumlar düzeyine de yayılarak kök salmıştır. Türk sivil toplum kuruluşları, çabalarının ve saha çalışmalarının büyük bir bölümünü oraya yoğunlaştırır hale gelmiş, bu da "Afrika'ya Açılım" politikasının başarısı için destekleyici ve hayati bir unsur oluşturmuştur.
Öncelikle şunu açıkça vurgulamak gerekir ki, Türkiye'nin Afrika ülkeleriyle olan iş birliği tam anlamıyla "kazan-kazan" denklemini temsil etmekte hem Türkiye hem de bölge ülkeleri için gerçek bir kazanım oluşturuyor. Bu ortaklık, sömürgeci güçlerin yerleştirdiği "alacaklı ve borçlu" ilişkisinden köklü bir şekilde ayrışıyor. Türkiye'nin yaklaşımı; ticari ilişkiler ve insani yardımlardan başlayıp "havacılık diplomasisi" ve "medya diplomasisi"ne, oradan da kültürel, eğitimsel ve dini diplomasiye kadar uzanan geniş ve birbiriyle bağlantılı bir ilişkiler ağını kapsayan, geleneksel ekonomik boyutun ötesine geçen bütüncül bir vizyona dayanıyor.
Bu bağlamda, tüm etkin Türk devlet kurumlarının Afrika topraklarında güçlü bir iz bıraktığını ve sağlam bir varlık gösterdiğini görüyoruz. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığından (TİKA) Diyanet Vakfı ve Maarif Vakfı'na, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığından (YTB) Yunus Emre Enstitüsü'ne kadar tüm bu kurumların çabaları, derin insani ve medeniyet bağları örmek için birleşiyor. Bu durum, Türkiye'nin Afrika'da yağmalanacak servetler değil; aksine bir kalkınma ortaklığı, ortak bir uyanış ve kalıcı olacak bir insani bağ aradığını kanıtlıyor.
Bu noktada, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkanı Sayın Abdullah Eren'in daha önce platformumuz Fokus+a verdiği özel bir röportajda söylediklerini hatırlatmak isterim. Eren, güçlü devletlerin daha zayıf devletleri "kalkınma" kisvesi altında sömürmek için kullandığı sığ bir kavram olduğuna dikkat çekmiş ve Türkiye'nin kalkınma anlayışının bundan tamamen farklı olduğunu belirterek şunları söylemişti:
“Güçlü devletlerin daha zayıf devletleri sömürmek için kullandığı naif bir kavram var: ‘Kalkınma’, ancak Türkiye'nin kalkınma anlayışı bundan çok farklı. TİKA olarak biz kalkınma yardımı yaptığımız ülkelerin kendilerini ayakları üzerine durabilecekleri projeleri üretmek için gayret ediyoruz. Yerel sahiplenmeyi çok önemsiyoruz. Hiçbir ülkeye dayatarak bir kalkınma projesi yapmıyoruz. Tamamen bu ülkelerdeki partnerlerimiz işbirliği ile yapıyoruz, dolaysıyla aslında TİKA kalkınma yaklaşımı bizim kadım değerlerimizden besleniyor. Rıza üzerine bir kalkınma yaşamız var.’’
Yurtdışındaki kalkınma projelerine yönelik o derin medeniyet vizyonunu özetleyen bu sözler; Türk projelerinin Afrika'da gördüğü geniş kabulün ardındaki asıl sırdır. Ve sokaktaki sıradan vatandaşın Türkiye'yi tanımasını ve ona karşı bu denli bir sevgi beslemesini sağlayan da bizzat budur. Herkes için müreffeh bir gelecek inşa etme yolunda ortaklığın sürdürmesi gereken asıl yaklaşım da tam olarak budur.
Afrikalı gençlerin büyük bir şevkle Türkçe öğrenmeye yöneldiği gibi, bugün Türkiye'deki gençlerin ve üniversite öğrencilerinin de Afrika'nın yerel dillerini öğrenmeye teşvik edilmesi büyük bir gereklilik haline gelmiştir. Zira bu adım, iletişim köprülerini daha da derinleştirecek ve karşılıklı anlayış için çok daha geniş ufuklar açacaktır. Bu bağlamda, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının (YTB) misafir Afrikalı öğrencilerle yürüttüğü çalışmaların hayati rolü bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Bu gençler, memleketlerine içlerinde sevgi tohumları ve derin bir vefa kültürü taşıyarak dönmekte; ülkelerinde Türkiye'nin asıl bağlantı noktası ve gönüllü elçileri haline gelmektedir. Bunun sahada sayısız ve son derece başarılı örneği mevcuttur.
İyimserlik aşılayan bir diğer tablo ise, Afrika meselelerinde uzmanlaşmış Türk araştırmacıların sayısındaki gözle görülür artış ve adında "Afrika" kelimesini taşıyarak kıtayı çalışmalarının odak noktası haline getiren kurumların sayısındaki muazzam çoğalmadır. İster araştırma, medya veya sivil toplum kuruluşu olsun, isterse insani yardım vakfı olsun bu çeşitlilik oldukça değerlidir. Ne var ki bu olumlu ivme ve takdire şayan çabalar, bugün her zamankinden çok daha fazla sürekli bir koordinasyona ve vizyon birliğine ihtiyaç duymaktadır. Tüm bu emeklerin tek bir potada eriyerek daha büyük bir ortak menfaate kanalize olması ve bu stratejik ortaklığa en üst düzeyde hizmet etmesi ancak bu şekilde mümkün olacak.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Nükleer Silahların Yasaklanması Takibi ve Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), nükleer silahlara geçen yıl 118,8 milyar dolarlık harcama yapıldığını bildirerek, bu alanda yapılan harcamaların bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 19…
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ve İsrail'in İran konusunda çıkarlarının ayrışabileceğini ve bu kapsamda ABD'nin menfaatinin gözetileceğini söyledi.
Dr. Mahmut Alrantisi, İsrail’in Gazze üzerindeki kontrolünü yüzde 70’e çıkarma planının arka planını ve bu hamlenin tehcir politikasıyla bağlantısını Fokus+ için kaleme aldı.
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, karşılıklı saldırıların bölgesel bir savaşa dönüşmesi halinde İsrail'in, İran karşısında yalnız kalabileceği uyarısında bulunduğunu açıkladı.