7 Ekim 2023 olaylarının bölge genelinde ve özellikle İsrail üzerindeki etkileri, birçok kişinin düşündüğünden çok daha derin görünüyor. Zira o gün yaşananlar, İsrail’in askerî boyutlu ulusal güvenlik stratejisinin en önemli dayanağını oluşturan caydırıcılık doktrinini belki de kalıcı biçimde sarstı. Söz konusu doktrin, İsrail’in düşmanlarını veya rakiplerini askerî bir çatışmaya girmekten kaçınmaya yönelten temel unsur olarak görülüyordu.

İsrail, son yıllarda Gazze ve Lübnan’da birçok askerî operasyon yürütmesine, Suriye’ye yönelik saldırılar düzenlemesine rağmen, sahip olduğu caydırıcılık gücü sayesinde bölgedeki bazı ülkelerle tam diplomatik ilişkiler kurmayı tercih etti ya da bazı ülkelerle gizli ilişkilerini sürdürerek geliştirdi.

Eski stratejiye göre İsrail, 7 Ekim sonrasında olduğundan daha temkinli hareket ediyordu. İran örneğinde İsrail, bilim insanlarına yönelik suikastlar düzenlemek, nükleer programı sabote etmek veya Suriye’deki İran güçlerine saldırılar gerçekleştirmekle yetiniyordu. Türkiye ile ise karşılıklı sert açıklamalara rağmen Ankara’yı daha çok bir rakip veya meydan okuma olarak görüyor, doğrudan bir tehdit ya da düşman olarak değerlendirmiyordu.

Ancak yeni stratejiyle birlikte bu yaklaşım değişti. İsrail artık İran’a karşı doğrudan mücadeleye daha fazla önem veriyor; Tahran yönetimini zayıflatmayı, etkisini azaltmayı ve bölgedeki nüfuzunu ortadan kaldırmayı hedefliyor. Türkiye ise artık yalnızca bir rakip veya meydan okuma olarak değil, daha çok bir tehdit ya da düşman olarak görülüyor.

Yazılı bir belgeden çok uygulamalarda görülen yeni yaklaşım

İsrail’in yeni ulusal güvenlik stratejisinden söz ederken iki önemli noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Öncelikle burada bahsedilen strateji, resmî olarak yayımlanmış yazılı bir belgeye değil; İsrail’in siyasi adımları, güvenlik ve askerî faaliyetleri, artan savunma harcamaları ve özellikle siyasi ve askerî liderlerinin açıklamalarına dayanıyor.

Bu noktada İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsünde (INSS) kıdemli araştırmacı Ofir Shelah’ın 18 Ağustos’ta yayımladığı çalışma önem taşıyor. Shelah, hükûmetin fiilen böyle bir strateji oluşturma yönünde ilerlediğine işaret ediyor.

İkinci önemli nokta ise İsrail’in kendisini yalnızlaşmış ve dünyayla karşı karşıya kalmış bir ülke olarak görmesi. Bu düşünce, söz konusu stratejinin temelini oluşturan anlayışlardan biri hâline geliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, birçok kez bütün dünyanın İsrail’e karşı olduğunu ve işgal devletinin karşı karşıya olduğu tehdidin kapsamlı, sürekli ve her yönden geldiğini savundu. Netanyahu ayrıca Tevrat’taki yalnız yaşayan halk ifadesini kullanarak İsrail’in içinde bulunduğu durumu tanımladı.

Bu anlayış, İsrail’in artık bölgedeki birçok ülkeyi tehdit veya potansiyel tehdit olarak değerlendirmesine yol açıyor. Türkiye gibi bazı ülkeler söz konusu olduğunda ise bu tehdit algısı daha da güçleniyor.

İsrail’in yaşadığı bu durum, eski caydırıcılık stratejisinin başarısız olduğu ve ülkenin bölgede normalleşme, kabul görme ve bölgesel entegrasyon sağlamak için yıllardır yürüttüğü çabaların büyük ölçüde zarar gördüğü düşüncesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle İsrail, kuruluş dönemindeki düşmanca bölgesel ortamı yeniden yaşadığına inanıyor ve bölge ülkelerine karşı daha riskli adımlar atmaya hazır hâle geliyor.

Bu durum, İsrail’in son iki yıldaki saldırı haritasına bakıldığında daha net görülüyor. Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımın yanı sıra İsrail; Yemen, Katar, İran, Irak ve Lübnan’a yönelik saldırılar düzenledi. Suriye’nin güneyinde yeni bölgeleri işgal etti, Şam’ı bombaladı ve son olarak Türkiye sınırına yalnızca 60 kilometre uzaklıktaki Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Havalimanı’nı vurdu.

Bu saldırı, İsrail’in 1949 yılında başlayan iki ülke ilişkileri tarihinden bu yana Türkiye’ye yönelik gerçekleştirdiği en provokatif adımlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Bu tablo, İsrail’in 7 Ekim saldırılarından sonra hissettiği varoluşsal tehditler nedeniyle bölgede diplomatik meşruiyetten çok askerî güç üzerinden elde edilen meşruiyete önem vermeye başladığını gösteriyor.

İsrail Ulusal Güvenlik ve Siyonist Strateji Araştırmaları Merkezinde kıdemli araştırmacı Kobi Michael de bu duruma dikkat çekerek, İsrail’in askerî kazanımlarını siyasi veya diplomatik kazanımlara dönüştürmeyi başaramadığını ifade ediyor. Michael’a göre İsrail ilkinde güçlü, ikincisinde zayıf kaldı.

Yeni strateji: Tehdidi beklemek yerine önlemek

Bar-İlan Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve eski Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü Başkanı Efraim Inbar’a göre Netanyahu’nun sürekli saldırı, tehditler karşısında gevşememe ve İsrail’e karşı kullanılabilecek askerî kapasitenin kurulmasına izin vermeme yönündeki açıklamaları yeni bir stratejiye işaret ediyor.

Bu strateji, tehdit ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine tehdidin oluşmasını engellemeyi amaçlıyor. İsrailli askerî yetkililerin ifadeleriyle bu yaklaşım yalnızca mevcut tehditleri ortadan kaldırmakla sınırlı değil; düşmanın İsrail’i tehdit edebilecek kapasitelere sahip olmasını, bu kapasiteleri geliştirmesini veya buna yönelik niyet oluşturmasını engellemeyi hedefliyor.

Bu çerçevede İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur Havalimanı’na yönelik saldırısına bakmak gerekiyor.

İsrail’de resmî çevreler ve medya organları, saldırının Türkiye’ye yönelik bir mesaj olduğunu ileri sürdü. Yedioth Ahronoth gazetesi, saldırının Türkiye’nin bölgede kalıcı bir varlık oluşturmasının kırmızı çizgi olduğu mesajını taşıdığını yazdı.

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir

Benzer şekilde İsrail’deki Kanal 14, Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Suriye’nin güneyinde İsrail’in yeni işgal ettiği bölgeleri ziyaretinde yaptığı açıklamaları Türkiye’ye yönelik bir mesaj olarak yorumladı.

Zamir, İsrail ordusunun “düşman güçlerin sınırlarımızda konuşlanmasına izin vermeyeceğini ve sınırlarda gerçek bir askerî tehdidin oluşmasını engelleyeceğini” söylemişti.

İsrail Başbakanlık Ofisi de açık biçimde Suriye topraklarındaki Türk askerî varlığının İsrail açısından kırmızı çizgi olduğunu ifade etti.

Türkiye’ye yönelik tehdit algısı

İsrail’in Türkiye’yi engelleme yaklaşımı yalnızca Ankara’nın Suriye’de askerî kapasite oluşturmasına yönelik kaygılarla sınırlı değil. İsrail’deki resmî ve medya söyleminde Türkiye’nin politikaları giderek daha olumsuz bir çerçevede değerlendiriliyor; hatta Ankara, bazı çevreler tarafından “gelecekteki İran” olarak görülüyor.

İsrail Ulusal Güvenlik ve Siyonist Strateji Araştırmaları Merkezi araştırmacısı Noa Lazimi’ye göre Türkiye, Şii ekseninin zayıflamasını fırsata çevirerek Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve kısmen Mısır’ın desteğiyle Ankara merkezli bir Sünni karşı eksen kurmaya çalışıyor.

Lazimi, bu hamlenin Türkiye’nin bölgesel sistemi yeniden şekillendirme ve nüfuzunu artırma çabasının bir parçası olduğunu savunuyor. Ona göre Suriye, bu etkinin kurulması için merkezî bir platform niteliği taşıyor ve bu durum son olarak Mekke Anlaşması ile kendini gösterdi.

Lazimi, İsrail’in Türkiye ile yeni bir cephe açmak istemediğini ancak aynı zamanda Ankara’nın hedeflerine karşı net sınırlar koyması gerektiğini belirtiyor. Ona göre İsrail, gelecekte Türk güçlerinin kendi kuzey sınırlarında konuşlanmasını veya Suriye hava sahasında İsrail’in hareket özgürlüğünü kısıtlamasını engellemeli.

Kobi Michael ise Türkiye’nin bölgesel anlamda tehlikeli bir yıkıcı rol oynadığını öne sürüyor. Michael’a göre Ankara, Riyad’ı teşvik ediyor, Hamas yetkililerine güvenli alan sağlıyor ve Batı Şeria’daki terör altyapısını destekliyor. Bu nedenle Türkiye’nin etkisini azaltmak için Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ittifakların güçlendirilmesi, Washington’ın Ankara’ya ekonomik baskı uygulaması ve İsrail’in Suriye’deki adımlarını sürdürmesi gerektiğini savunuyor.

Mekke Anlaşması İsrail’de endişe kaynağı

İsrail, Mekke Anlaşması’nı İran’ın Körfez başkentlerine yönelik saldırıları bağlamında değerlendiriyor. Ancak Tel Aviv, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile birlikte hareket ederek yanlış müttefiki seçtiğini düşünüyor.

İsrail’e göre Riyad’ın Türkiye ve Hindistan’ın doğrudan rakibi olarak gördüğü Pakistan ile aynı çizgide yer alması dikkat çekici. Zira Hindistan, İsrail tarafından Asya’daki en önemli müttefiklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle söz konusu anlaşma, İsrail ve müttefikleri Hindistan ile Yunanistan açısından kaygı unsuru oluşturuyor. Tel Aviv’in bu nedenle Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ilişkilerini güçlendirmesi; aynı zamanda Suudi Arabistan ile yakınlaşma çabalarını sürdürmesi gerektiği belirtiliyor.

Bununla birlikte İsrail’in Türkiye ile mümkün olduğunca iletişim kanallarını açık tutması gerektiği de vurgulanıyor. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsünde araştırmacılar Yoel Guzansky ve Galia Lindenstrauss tarafından 20 Ağustos’ta yayımlanan çalışma da bu yaklaşımı öneriyor.

İsrail araştırma merkezlerinden gerilimi düşürme çağrısı

İsrail’deki araştırma merkezleri tarafından yayımlanan birçok çalışma, Ankara ile Tel Aviv arasında yükselen gerilimin kontrol altına alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Yoel Guzansky ve Galia Lindenstrauss’un daha önce yayımladığı çalışmanın yanı sıra, aynı enstitü tarafından 25 Ağustos’ta Türkiye uzmanı Kırmit Valensi ve Suriye uzmanı Amal Hayek imzasıyla yayımlanan başka bir araştırmada da iki ülke arasında çatışmaya dönüşebilecek gerilimin önlenmesi için koordinasyon kurulması gerektiği vurgulanıyor.

Çalışmada, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının askerî güç kullanılarak ortadan kaldırılmasının zor bir gerçeklik olduğu belirtiliyor. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkilerin, Suriye’deki Türk varlığını düzenleyecek bazı ilkeler çerçevesinde yönetilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Bu ilkeler arasında; Suriye altyapısının yeniden inşası ile Türkiye’nin askerî varlığının birbirinden ayrılması, teknik yardım ve eğitim faaliyetleriyle bağımsız Türk komuta-kontrol altyapısının kurulması arasındaki farkın gözetilmesi ve Suriye’deki bölgelerin coğrafi olarak tanımlanması yer alıyor.

Araştırmaya göre Suriye’nin orta ve güney bölgeleri İsrail açısından kritik alanlar olarak değerlendiriliyor. Bu bölgelerde Türk askerî üslerinin kurulması gerçekçi olmayan ve İsrail ile çatışma ihtimalini artırabilecek bir gelişme olarak görülüyor.

Çalışmada ayrıca kırmızı çizgiler belirleme politikasına aşırı güvenilmemesi gerektiği belirtiliyor. Çünkü bu tür sınırlar, olağanüstü durumlarda otomatik askerî karşılık verme riskini artırabilir, siyasi manevra alanını daraltabilir ve kontrolsüz tırmanma sürecini hızlandırabilir.

Buradaki temel sorun, gerilimi azaltmak isteyen çevrelerin bulunması değil; İsrailli siyasetçilerin yaklaşımı ve ordunun daha sert adımlar atma eğilimi.

Türkiye ile İsrail arasında özellikle Suriye sahasında gerilimin daha fazla yükselmesini engellemek amacıyla çeşitli temasların sürdüğü belirtilse de İsrail’in yeni ulusal güvenlik stratejisinde ortaya çıkan ilkeler, iki ülke arasında kapsamı ve boyutu öngörülemeyen bir çatışma ihtimalini geçmişe kıyasla daha yakın hâle getiriyor.

Her ne kadar birçok kişi böyle bir ihtimali hâlâ uzak görse de mevcut tablo, iki ülke arasında doğrudan karşı karşıya gelme riskinin önceki dönemlere göre arttığına işaret ediyor.

Batı’daki Türkiye tartışması ve İsrail’in yeni yaklaşımı

İsrail’in yeni stratejisi, Batı dünyasında Türkiye hakkında yürütülen tartışmalardan da bağımsız değil.

Bu tartışmaları takip edenler, birçok Batılı düşünce kuruluşunun ve araştırma merkezinin Türkiye’nin bölgesel etkisini büyüttüğünü, hatta bazı durumlarda bu yükselişi tehdit olarak sunduğunu görüyor.

Türkiye’nin bölgedeki rolünün ve gerçek kapasitesinin ne ölçüde olduğu ayrı bir tartışma konusu olsa da mevcut söylem Türkiye’nin artan etkisinin tehlike olarak öne çıkarılmaya çalışıldığını gösteriyor.

Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) İcra Direktörü John Chisen, vakfın 20 Ağustos’ta yayımladığı podcast yayınında, geçmiş yüzyıllarda Türklerin bölgedeki en büyük güçlerden biri olduğunu savunuyor.

Chisen’e göre son yıllarda İran, İsrail’i çevreleyen ateş çemberinin önemli unsuru hâline geldi ve 7 Ekim olayları bu durumu ortaya koydu. Ancak ona göre bugün Türkiye, yalnızca İsrail’e karşı değil, bölgenin genelinde yeniden etkili olmaya çalışan bir güç olarak öne çıkıyor.

Chisen, Türkiye’nin Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a, Katar’dan Afrika Boynuzu’na, Doğu Akdeniz’den Kuzey Kıbrıs’a kadar birçok bölgede etkili olduğunu savunarak “Türkiye ne istiyor?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyor.

Bununla birlikte Chisen, Türkiye’nin İslam ülkelerini bir araya getirmeye çalıştığını, Müslüman Kardeşler’i desteklediğini, Katar ile ortak hareket ettiğini ve Hamas’a destek verdiğini iddia ediyor. Ayrıca Türkiye’nin El Kaide, Taliban, DEAŞ ve İran ile ilişkiler kurduğunu öne sürerek Ankara’nın NATO üyeliğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Aynı bağlamda, Dış İlişkiler Konseyi (CFR) kıdemli araştırmacısı ve Arap dünyası ile Türkiye uzmanı Steven Cook, “Türklerin İsrail’i artık bölgedeki en önemli rakipleri olarak gördüğünün açık hâle geldiğini” savunuyor.

Cook’a göre Türkiye, son üç yılda ve hatta daha öncesinde İsrail’i bölgede yalnızlaştırmak amacıyla önemli çabalar yürüttü. Ona göre Ankara, Türkiye’yi dışarıda bırakan ve kendisini bölgesel dengelerde zayıflatan İbrahim Anlaşmaları’ndan rahatsız oldu; zira bu anlaşmaların amacı Türkiye’yi sürece dâhil etmek değildi.

Cook, 7 Ekim olayları ve sonrasında yaşanan gelişmelerin Türkiye’yi bölge ülkeleriyle ilişkilerini yeniden düzenlemeye ve İsrail’in gücüne karşı koymaya yönelttiğini ileri sürüyor.

Cook’a göre Türkiye, geçmişte ABD’de hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimlerin istediği şekilde İran’a karşı mücadele etmeye hiçbir zaman istekli olmadı. Aksine Türkiye’nin İran’ın yaptırımları aşmasına yardımcı olduğunu savunan Cook, bugün ise İran’ın zayıflamasıyla birlikte Ankara’nın bölgesel liderlik hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştığını öne sürüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Necmettin Erbakan

Cook, bu çerçevede Mekke Anlaşması’nın değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Ona göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi düşüncesinin şekillenmesinde etkili olan Necmettin Erbakan’dan itibaren İslamcı hareketler hiçbir zaman NATO’yu benimsemedi; bunun yerine Türkiye’nin İslam dünyasına öncülük etmesini ve Mısır, Pakistan, Nijerya gibi büyük Müslüman ülkeleri kapsayan bir İslami NATO kurulmasını savundu.

Bu değerlendirmeler, birçok Batılı araştırma merkezi tarafından ortaya konan görüşlerle İsrail’in yeni ulusal güvenlik stratejisinde görülen yaklaşımlar arasında önemli bir benzerlik olduğunu gösteriyor.

Benzer veya birbirine yakın söylemlerin ortaya çıkması, iki ülke arasında mutlaka doğrudan bir savaş yaşanacağı anlamına gelmiyor. Ancak bu durum, geçmişte ihtimal dışı görülen askerî bir karşılaşmanın son yıllarda daha mümkün hâle gelmeye başladığı gerçeğini değiştirmiyor.

Söz konusu uyum ve İsrail’in yeni stratejisinde ortaya çıkan ilkeler dikkate alındığında, Türkiye ile İsrail arasında bir gerilim sürecinin kontrolden çıkma ihtimali önceki dönemlere göre daha fazla tartışılır hâle geliyor.