Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos’taki toplantıları çerçevesinde, ABD Başkanı Donald Trump, bazı ülke liderleri ve temsilcilerinin katılımıyla Gazze’ye yönelik Barış Kurulu için hazırlanan tüzüğe imza attı. Barış Kurulu fikri başlangıçta Gazze’deki durumu çözmeye yönelik bir mekanizma olarak gündeme gelmişti. Ancak kuruluş tüzüğüne göre kısa sürede bu çerçeveyi aşarak, dünyada barışı yaymayı hedefleyen uluslararası görevleri bulunan küresel bir yapıya dönüştü.  

Bu kurulun niteliği nedir, nasıl oluşturuldu? Yetki sınırları neler? Gerçek rolü ne olacak? Uluslararası hukukta kabul gören anlamıyla “uluslararası bir kurul” mu? Yoksa mevcut uluslararası mekanizmaların alternatifi olarak mı tasarlandı? Bu sorulara, Barış Kurulu tüzüğünü dikkatli bir şekilde okuyarak, bununla ilgili ortaya çıkan haber ve açıklamalar ile şu ana kadar doğurduğu sonuçlar ve tepkiler üzerinden yanıt verebiliriz.   

Barış inşası için daha esnek ve etkili bir uluslararası yapı  

Barış Kurulu'nun oluşturulmasını öngören tüzüğün giriş bölümünde, kurulun sınırları ve niteliği açık biçimde ortaya konuyor. Buna göre kurul, barış inşası için daha esnek ve etkili bir uluslararası yapı olarak tanımlanıyor. Tüzük, defalarca barışı tesis etmekte başarısız olmuş yöntem ve kurumların terk edilmesi gerektiğini savunuyor. Giriş bölümüne göre, mevcut barış inşası yaklaşımları kalıcı bağımlılığı pekiştiriyor ve krizleri çözmek yerine daha da derinleştiriyor. Buradan hareketle, kurulun hem kuruluşu hem de görevleri bakımından küresel bir nitelik taşıdığı ve çatışma bölgelerinde barış yapımına odaklanacağı anlaşılıyor.  

Kurulun benimsediği yeni yöntem, yük ve sorumluluk paylaşımına dayanan, pratik ve etkin iş birliği modeli olarak tarif ediliyor. Dikkat çekici olan şu ki, bu ilkeler aslında Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) uluslararası barış ve güvenliği koruma görevleriyle büyük ölçüde örtüşüyor. ABD’nin BMGK’nın veto yetkisine sahip daimi üyelerinden biri olması da bu tabloyu daha hassas hale getiriyor.  

Belki de kurulun misyonunun niteliği ve Birleşmiş Milletler’in (BM) görevleriyle örtüşmesi, Çin gibi bir ülkenin "Barış Kurulu" hakkında ciddi şüpheler dile getirmesine ve Trump’ın konseye katılma davetini şimdiye kadar kabul etmemesine yol açtı. 

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun

Bu bağlamda, Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun Pekin’de gazetecilere yaptığı açıklamada, ülkesinin mevcut uluslararası düzene olan bağlılığını yeniden teyit ederek şunları söyledi:  

“Çin her zaman gerçek çok taraflılığı uygulamıştır. Uluslararası durum ne kadar değişirse değişsin, Çin, BM merkezli uluslararası düzene bağlı kalmaya devam edecektir.”  

Aynı gerekçeyle İspanya Başbakanı da, Barış Kurulu’na katılmayı açıkça reddetti ve girişimi BM’yi zayıflatan bir adım olarak nitelendirdi. Çin ve İspanya’nın bu tutumu, uluslararası toplumda BM kurumlarının zayıflatılmasına karşı güçlü bir eğilimi yansıtıyor. Birçok ülkeye göre Trump’ın kurduğu Barış Kurulu bu tür bir baltalama girişiminin en açık örneklerinden biri olarak görülüyor.  

Seçicilik ve mutlak yetkiler  

Barış Kurulu’nun yapısı birden fazla kademeden oluşuyor. En üstte üye ülkelerden oluşan “Genel Barış Kurulu” yer alıyor. Bunun altında ABD Başkanı tarafından atanan bir “Yürütme Kurulu” yer alıyor. Ayrıca bunlara bağlı olarak “Gazze Yürütme Kurulu” başta olmak üzere çeşitli uzmanlık konseyleri oluşturulmuş durumda. Bu kurulların oluşturulma yöntemi ise seçicilik ve Barış Kurulu’nun kurucusu Başkan Trump tarafından tekelleştirilmiş mutlak yetkileri ortaya koyuyor.  

Kuruluş belgesinin 25 maddelik metninde “başkan” kelimesinin 40’tan fazla kez geçmesi, Barış Kurulu’nun kurucusu olan Trump’ın neredeyse sınırsız yetkilere sahip olduğuna dair güçlü bir gösterge olarak yorumlanıyor. Herhangi bir objektif üyelik mekanizması bulunmadığı için kurula davet edilecek ülkeleri tek başına Trump belirliyor. Üyeliklerin yenilenmesi ya da sona erdirilmesi de tamamen onun inisiyatifinde. Aynı durum Yürütme Kurulu’nun oluşturulmasında da geçerli. Trump, tüzüğün dördüncü maddesine göre yalnızca “kendi takdirine bağlı olarak” üyeleri atama, görevden alma ya da değiştirme yetkisine sahip.  

“Kendi takdirine bağlı olarak” ifadesi, bu mutlak yetkinin en açık göstergesi olarak dikkat çekiyor. Metnin başka bir yerinde ise şu hüküm açıkça yer alıyor:   

“Başkan, Barış Kurulu’nun görevini yerine getirmesi için gerekli gördüğü durumlarda bağlı organları kurma, değiştirme ya da feshetme konusunda münhasır yetkiye sahiptir.”  

Bu mutlak yetkiler yalnızca kurulun oluşturulmasıyla sınırlı değil, karar alma süreçlerine de uzanıyor. Kurul Başkanı, üyelerin çoğunluğuyla alınmış kararları veto edebiliyor. Ayrıca tüzük hükümlerini yorumlama, anlamını açıklama ve uygulama alanını belirleme konusunda nihai merci de yine başkan olarak tanımlanıyor. Yetki yoğunlaşmasının en uç noktası, kurulu “feshetme” yetkisinin tamamen başkanın tekeline bırakılmasıdır.   

Trump, kurulu gerekli ya da uygun gördüğü herhangi bir anda tek taraflı olarak feshedebiliyor. Dahası, bu mutlak yetki en küçük ayrıntılara kadar uzanıyor. Örneğin Trump, kurul için resmi bir "mühür" oluşturma meselesini dahi kendi yetki alanı dışında bırakmadı. Mührün tasarımını onayladı ve onu kabul eden bir kararname çıkardı. Seçicilik, kurulun üyeliğe açık olmamasında da açıkça görülüyor. Yeni üyeleri davet etme ve onaylama yetkisi yalnızca başkana ait. Kurul içinde üyelik için aday gösterme ya da başvuru mekanizması bulunmuyor. Tüm bu düzenlemeler, bizi tamamen başkan merkezli bir yapıyla karşı karşıya bırakıyor.  

Barış Kurulu’nun varlığı ve geleceği bütünüyle başkanın takdirine bağlı. İsterse üyeleri değiştiriyor, isterse oldukları gibi bırakıyor, isterse de hiçbirine danışmadan kurulu tamamen feshedebiliyor. Bu durum, kurulu uluslararası hukukta bilinen anlamıyla bir “uluslararası organ” olmaktan çıkarıyor ve en düşük düzeyde dahi kolektif karar mekanizmasına sahip olmayan bir yapı haline getiriyor.  

Barış Kurulu’nun görevi ve hedefleri  

Barış Kurulu, kuruluş tüzüğünün 1. maddesinde belirtildiği gibi istikrarı güçlendirmeyi, iyi yönetimi ve hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi ve çatışmadan etkilenen ya da çatışma riski taşıyan bölgelerde kalıcı barışı sağlamayı amaçlayan uluslararası bir kuruluş olarak kabul ediliyor. Bu ifade oldukça geniş ve muğlak bir hedef çerçevesi çiziyor, özellikle “istikrarın güçlendirilmesi” ve “iyi yönetimin tesis edilmesi” gibi kavramların sınırları belirsiz. Üstelik bu hedefler, kurula davet edilen bazı üyelerle açık bir çelişki taşıyor.  

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump

Trump’un, İsrail’in Barış Kurulu’na katılması için Binyamin Netanyahu’ya davet göndermesi bunun en çarpıcı örneği oldu. İsrail soykırım suçlamalarıyla karşı karşıya olan ve birçok gözlemciye göre ayrımcı yönetim politikaları izleyen bir ülke olarak “iyi yönetim” iddiasıyla bağdaşmıyor. Söz konusu tüzüğün aynı maddesinde ayrıca şu ifade yer alıyor:  

“Barış Kurulu, bu belge uyarınca tanınan çerçevede uluslararası hukuka uygun biçimde barış inşası görevlerini üstlenecek, tüm barış arayışındaki devletler ve toplumlar tarafından uygulanabilecek en iyi uygulamaları geliştirecek ve yayacaktır.”  

Bu ifade ise daha çok “edebi” bir nitelik taşıyor, somut ölçütler sunmuyor. Uygulama sınırlarını netleştirmiyor ve özellikle İsrail gibi tartışmalı örneklerde nasıl hayata geçirileceği belirsiz kalıyor.  

Bir sahil kenti ve bir milyar dolar  

“Bakın şu deniz kenarındaki konuma; aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanlar refaha kavuşacak, ama her şey bu konumla başladı.”  

Bu sözler, Trump’ın Barış Kurulu’nun açılışında yaptığı konuşmadan bir kesit. Trump burada, damadı Jared Kushner’in öncülük ettiği “Yeni Gazze” projesinden söz ediyordu. Aynı zamanda Kushner de Barış Kurulu imza töreninde Gazze sahili boyunca yükselen lüks gökdelenleri gösteren bir tanıtım filmi sundu. Bu yaklaşım, yeniden inşa süreçlerinde yatırımın öne çıktığını, Gazze halkının haklarının ise geri plana itildiğini gösteriyor. Trump’ın aynı konuşmada kendisini “doğuştan bir emlakçı” olarak tanımlaması da kurulun asıl hedefinin haklar, siyaset ve uluslararası güvencelerden ziyade yatırıma öncelik vermek olduğuna dair güçlü bir işaret oldu.  

Yatırım meselesi, Barış Kurulu’nun kuruluşuna dair bir yan mesele değil, aksine tüzükte yer alan temel bir ilke haline getirildi. Buna göre kurula nakit olarak bir milyar dolar katkı sunan ülkeler, daimi üyelik hakkı kazanıyor. Bu düzenleme uluslararası kurulların doğasına uygun düşmüyor, daha çok bir kulüp ya da özel bir dernek üyeliğini andırıyor. Ayrıca bu sistem, zengin ülkeleri kayırırken, barışa en çok ihtiyaç duyan yoksul ülkeleri dezavantajlı konuma itiyor. Sonuç olarak, Trump'ın konseyi tek taraflı olarak feshetme veya üyeliği iptal etme yetkisine sahip olduğu göz önüne alındığında, bu durum kafa karıştırıcı. Bu senaryoda, bir milyar dolar ödeyen ülkeler için bile kalıcı bir güvence bulunmuyor.  

Gazze ve Barış Kurulu  

Her ne kadar Barış Kurulu, Gazze’deki soykırım savaşı sonrasında ve onun gölgesinde kurulmuş olsa da tüzükte Gazze’den tek kelime bile söz edilmiyor. Buna karşılık Gazze, Trump’ın projelerinde fazlasıyla mevcut. Gazze kentinin bir yatırım fırsatına dönüştürülmesi ve Trump’ın emlak imparatorluğuna eklenmesi hedefleniyor. Ancak aynı zamanda, Orta Doğu’ya yönelik daha geniş bir hegemonya ve bölgeyi yeniden şekillendirme stratejisinin merkezini oluşturuyor. Buna rağmen ne tüzük, ne kurul, ne de başkan, yıkıcı bir insani kriz, kontrolsüz İsrail bombardımanı ve ateşkesin ihlali nedeniyle acı çekmeye devam eden Gazze’de gerçek barışın sağlanması için herhangi bir güvence sunmuş durumda değil. Bu tablo karşısında Barış Kurulu, Filistinliler için bir kurtuluş umudu olmaktan ziyade, ABD’nin İsrail’in saldırganlığına verdiği bir ödül gibi duruyor.