İklim Adaleti İçin Yeni Rota: Türkiye’nin Tarihi COP31 Hamlesi
24.11.2025 - 16:49 | Son Güncellenme: 24.11.2025 - 16:59
Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (UNFCCC) en üst düzey karar alma organı olan 31. Taraflar Konferansı'na (COP31) 2026 yılında ev sahipliği yapması için alınan karar, Ankara için tarihi bir başarı olarak kaydedilmiştir.
Aylar süren müzakerelerin ardından Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenen COP30 zirvesinde Avustralya ile uzlaşma sağlanarak, COP31'in Türkiye ev sahipliğinde, Avustralya'nın ise müzakere başkanlığında gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Alınan karar ile Türkiye ilk kez bir COP zirvesine ev sahipliği yapacak ülke konumuna gelerek, küresel iklim gündeminin merkezine taşınmaktadır.
Ancak bu diplomatik başarının arka planında, küresel iklim mücadelesinin derinleşen sorunları yatmaktadır. Hemen öncesinde gerçekleşen COP30 zirvesi, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği üyelerinin de desteklediği fosil yakıtlardan kademeli çıkış çağrılarının, özellikle petrol üreten Arap ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE) ve büyük ekonomiler (Rusya, Hindistan) tarafından gösterilen direnç nedeniyle nihai anlaşmaya net bir şekilde yansıyamamasıyla sonuçlanmıştır.
Gözden Kaçmasın
Aynı zamanda, iklim değişikliğinden en çok etkilenen gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim finansmanının yıllık 1,3 trilyon dolarlık ihtiyacına karşın, zengin ülkelerin 2035 yılına kadar yıllık 300 milyar dolarlık (eski hedef 100 milyar dolardı) bir taahhütte bulunmasıyla sonuçlanan tartışmalar da zirveye damga vurmuştur.
Bu bağlamda, Türkiye'nin COP31 ev sahipliği, küresel uzlaşının sağlanamadığı kritik konularda “daha adil ve kapsayıcı bir diplomasi” sergileyerek liderlik etme ve kendi ulusal iklim eylemini hızlandırma konusunda bir dönüm noktası olacaktır.
Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki yeni rolü
Türkiye'nin COP31 ev sahipliği hakkını elde etmesi, Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu (WEOG) içindeki yoğun diplomatik temasların başarılı bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, bu süreçte yürüttüğü kapsayıcı iklim diplomasisi yaklaşımıyla hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kuran bir pozisyon üstlenmiş ve müzakerelerin ilerlemesine yönelik etkin bir rol oynamıştır.
Zirve müzakerelerinin başkanlığını üstlenecek olan Avustralya ile varılan uzlaşı, iki ülkenin çok taraflı iş birliğini güçlendirme iradesinin somut bir yansıması olarak öne çıkmakta; bu iş birliği de küresel iklim yönetişiminin gerektirdiği yapıcı ve kapsayıcı yaklaşımın önemli bir örneği olarak sunulmaktadır.

COP31 organizasyonunun lojistik detayları da bu vizyonu destekler niteliktedir. Bakanlık açıklamasına göre, zirvenin ana etkinliklerine ev sahipliği yapması beklenen yer, güçlü altyapısı ve G20 gibi küresel zirveleri düzenleme deneyimi sayesinde Antalya olacaktır.
Liderler Zirvesi'nin ise İstanbul'da gerçekleştirilmesi planlanmaktadır. Bu iki şehirli yaklaşım, Türkiye'nin coğrafi ve kültürel zenginliğini küresel iklim platformuna taşıma stratejisinin bir parçasıdır.
Türkiye’nin ev sahipliği vizyonunun temelinde, “hiçbir ülkenin geride bırakılmadığı, daha adil ve kapsayıcı bir katılımın teşvik edilmesi” hedefi bulunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle kırılgan konumda bulunan toplumların ve yerinden edilen grupların sesinin uluslararası platformlarda daha görünür hâle getirilmesini amaçlayan bir perspektife dayanmaktadır.
Türkiye, COP31 sürecinde bu kesimlerin küresel iklim yönetişiminde daha güçlü temsil edilmesi için bir diyalog ve dayanışma zemini oluşturmayı hedeflemektedir. Özellikle COP30'da açıkça görülen, küresel ısınmadan en çok etkilenen (V20/Vulnerable Twenty Group) ve finansman erişimi konusunda mücadele eden gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki derinleşen uçurumu kapatma potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye'nin kendisinin de Akdeniz havzasında iklim değişikliğinin etkilerini derinden hisseden bir ülke olması, bu sesi yükseltme iddiasını güçlendirmektedir. Türkiye'nin ev sahipliğinin, bölgesel aktörleri ve farklı kıtaları bir araya getirme kapasitesiyle COP31'in kapsayıcılığını artıracağı açıktır.
Türkiye'nin ulusal iklim eylemi
COP31'e ev sahipliği yapmak, Türkiye için küresel iklim diplomasisine liderlik etme fırsatı sunarken, aynı zamanda ülkenin ulusal iklim eylemlerini de küresel mercek altına almaktadır. Türkiye, 2053 Net Sıfır Emisyon hedefine kararlılıkla yürüdüğünü ve bu hedef doğrultusunda İklim Kanunu, Sıfır Atık Hareketi ve döngüsel ekonomi modelleri gibi yeşil girişimleri hayata geçirdiğini vurgulamaktadır.
Ancak, küresel ölçekte kabul görmüş göstergeler, Türkiye'nin iklim eyleminin hızlanması gerektiğine işaret etmektedir. İklim Değişikliği Performans Endeksi (CCPI 2026) sonuçlarına göre Türkiye, 52. sırada yer alarak “düşük performanslı ülkeler” klasmanında bulunmaktadır.
Dahası, Türkiye'nin revize edilen Ulusal Katkı Beyanı (NDC 3.0), emisyonların azaltımına yönelik taahhütler içerse de emisyonların 2035 yılına kadar artmaya devam edeceğini (2023 seviyelerinin yaklaşık %16 üzerinde) resmi olarak beyan etmiştir.
Bu durum, fosil yakıtlardan çıkış konusunda somut ara hedef ve takvimin olmamasıyla birleştiğinde, 2053 Net Sıfır hedefine ulaşma konusunda “ertelenmiş bir ihtiyaç belgesi” eleştirilerine yol açmaktadır.

Bu noktada, İklim Kanunu kritik bir rol oynamaktadır. Kanun, Türkiye'nin 2053 Net Sıfır emisyon taahhüdünü ölçülebilir bir zemine oturtmayı ve emisyon azaltma sürecini planlamayı hedeflemektedir.
Ayrıca, Kanunun getireceği Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), başta AB'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) olmak üzere uluslararası ticaret üzerindeki karbon vergilerinden kaçınmak için de stratejik bir öneme sahiptir. Kanunun uygulama sürecinde şeffaflık, adil tahsisatlar ve toplumsal desteğin sağlanması, dezenformasyonun önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
COP31, Türkiye için bir dönüştürücü rol üstlenme fırsatıdır. Ev sahipliği süreci, ülkenin enerji dönüşümünü hızlandırmak, iklim hedeflerini güçlendirmek ve en önemlisi kömürden çıkış hedefini açıklayarak dönüşümü teşvik etmek için kullanılmalıdır.
Küresel iklim mücadelesi, COP30’da görüldüğü gibi, halen “çok vitesli ilerleme” kavramını kabul etmekte ve güçlü bir küresel konsensüsten uzakta durmaktadır. Türkiye’nin ev sahipliği; bu bölünmüşlük ortamında, ulusal iklim politikalarını küresel beklentilere uygun, daha iddialı ve hızlandırılmış bir yörüngeye sokma sorumluluğunu beraberinde getirecektir.
Bu tarihi görev, Türkiye'nin sadece diplomatik yeteneğini göstermekle kalmayacak, iklim krizine karşı samimiyetini ve liderlik kararlılığını da sınayacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.