Süleyman el-Halebi: Sömürgeciliğe Darbe Vuran Genç Âlim
15.06.2026 - 12:27 | Son Güncellenme: 15.06.2026 - 12:45
Her şey, Napolyon Bonapart’ın 1798 yılında başlattığı Mısır seferiyle başladı. Bu sefer, İslam dünyasının modern sömürgecilik dalgasıyla ilk büyük ve doğrudan yüzleşmesiydi. Fransız ordusunun Kahire ve Levant bölgesinde yaptığı katliamlar, halka yüklediği ağır vergiler ve kutsal mekânlara yönelik saygısızlıkları, bölgede çok büyük bir öfke patlamasına yol açtı. İşte bu karanlık günlerde, Fransızların kibirli komutanı General Jean-Baptiste Kléber’in baskıcı politikalarına karşı tek başına ayağa kalkan bir El-Ezher öğrencisi çıktı sahneye. Süleyman el-Halebi, 14 Haziran 1800’de Kléber’i Kahire’de etkisiz hâle getirerek tarihin akışını değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Orta Doğu’daki direniş ruhunun da kıvılcımını ateşledi.
Fransız işgalinin şiddet sarmalı ve Ezher’in direniş kültürü
Fransızlar Mısır’a ilk geldiklerinde, Napolyon bölge halkına "özgürlük getirdiklerini" ve "İslam’a saygı duyduklarını" söyleyerek şirin görünmeye çalışıyordu. Tabii bu maske çok çabuk düştü ve arkasından vahşi bir sömürge yüzü çıktı. I. Kahire Ayaklanması sırasında Fransız askerlerinin atlarıyla El-Ezher Camii’ne girmesi, Kur'anları çiğnemesi ve âlimleri katletmesi, bardağı taşıran son damlaydı.
Napolyon Fransa’ya dönünce, Mısır’daki ordunun başına General Kléber’i bıraktı. Ancak Kléber, Napolyon’u bile aratacak kadar acımasız yöntemlere başvurdu. II. Kahire Ayaklanması’nda koca mahalleleri top ateşine tutarak binlerce sivili gözünü kırpmadan öldürdü, şehri âdeta açık hava hapishanesine çevirdi.
Bu amansız baskı ortamı, o sırada henüz gencecik olan Süleyman el-Halebi’nin hayatını derinden etkiledi. Süleyman, 1777 yılında bugün Suriye'nin Afrin kenti sınırlarında kalan Kukan köyünde, Kürt Evs Qubar ailesinin bir evladı olarak doğmuştu. Eğitim aşkıyla önce Mekke ve Medine’ye gitmiş, ardından 1797’de Mısır’daki ünlü El-Ezher’e gelerek ilimle uğraşmış ve hattatlık yapmıştı. Eğitimini bitirip köyüne dönerken Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmek istedi ve işte o sıra, Kudüs’te Osmanlı subaylarıyla yolları kesişti. Osmanlı yeniçeri ağası ve istihbarat subayları, Müslümanlara kan kusturan sömürgeci general Kléber’i durdurma görevini bu 23 yaşındaki gözü pek gence verdi. Süleyman da hiç tereddüt etmedi; bir ticaret kervanına katılarak kararlılıkla Kahire’ye doğru yola çıktı.
Sömürge adaletinin vahşi yüzü
Süleyman, tam bir ay boyunca Kahire’de kaldı, iz sürdü, istihbarat topladı ve planını yaptı. Tarih 14 Haziran 1800’ü gösterdiğinde, General Kléber’in karargâh bahçesindeki yıkık bir duvarın arkasına gizlendi. Üstünde bir dilenci kıyafeti vardı. General bahçeye çıktığı an, elini öpüp yardım isteyecekmiş gibi yanına yaklaştı ve Giza’dan getirdiği hançerini çıkarıp sömürge komutanını dört yerinden bıçakladı. Onu korumaya çalışan Fransız mühendis Protain'i de ağır yaraladı.
Olayın ardından çok uzaklaşamadan sömürge polisleri tarafından yakalanan Süleyman, günlerce ağır işkenceler gördü. Ancak dik duruşunu bozmadı ve bu eylemi Osmanlı ordusuna, Müslümanlara yapılan zulmün intikamı için yaptığını haykırdı.
Fransız askerî mahkemesinin verdiği karar ise Batı’nın o pek övündüğü "aydınlanma" ve "hukuk" maskesini tamamen düşüren bir barbarlık örneğiydi. Süleyman el-Halebi’nin önce hançeri tutan sağ eli diri diri yakıldı, ardından Kahire meydanında saatler süren acı verici bir yöntemle, kazığa oturtularak idam edildi. İdama tanıklık eden Fransız doktor Dominique-Jean Larrey, genç adamın can verdiği son ana kadar vakur ve dik duruşundan zerre ödün vermediğini günlüklerine yazdı.
Fransızlar bununla da yetinmedi; Süleyman’ın cansız bedenini günlerce sergiledikten sonra, kafatasını sömürge ganimeti olarak Fransa’ya kaçırdı. O kafatası, bugün hâlâ Paris’teki İnsan Müzesi’nde (Musée de l'Homme) altında "suçlu" etiketiyle sergileniyor. Eylemde kullandığı hançer ise Carcassonne Şehir Müzesi'nde tutuluyor.
Eylem neden bu kadar önemli?
Süleyman el-Halebi’nin yaptığı şey, sıradan bir suikast değildi; bölgesel ve küresel çapta çok büyük bir kırılma yarattı. Stratejik olarak bakarsak, Napolyon’un "Doğu İmparatorluğu" kurma hayallerine vurulan en büyük darbeydi bu. Kléber’in ölümünden sonra Fransız ordusu Mısır’da tutunamadı, yönetimde büyük bir kaos başladı ve nihayetinde sadece bir yıl sonra, 1801’de Fransızlar Mısır’ı tamamen terk etmek zorunda kaldı.
Olayın asıl büyüleyici tarafı ise insanlara verdiği sömürge karşıtı bilinç. Afrin doğumlu bir Kürt olan, Hicaz ve Mısır’da eğitim gören Süleyman, sömürgeci işgale karşı canını ortaya koyarak, henüz yapay sınırlarla bölünmemiş o eski coğrafyanın kardeşlik bağını kendi kanıyla kanıtladı. Onun bu eylemi, devasa ve modern orduların bile halkın bağrından çıkan adanmış bir irade karşısında nasıl çaresiz kalabileceğini tüm dünyaya gösterdi.
Bugün Fransa’nın Strasbourg kentindeki Kléber Meydanı’nda, generallerinin atları altında ezilen sarıklı bir direnişçiyi gösteren kabartmalar, Batı’nın o kibirli sömürge zihniyetini hâlâ sergilemeye devam ediyor. Diğer yanda ise Süleyman'ın naaşının ve kafatasının onurla kendi topraklarına iade edilmesi için yürütülen uluslararası kampanyalar var. Bu durum, hafıza savaşlarının hâlâ bitmediğinin en büyük kanıtı. Fransız sömürgeciliğinin vahşi yüzünü ve Doğu’nun buna verdiği ilk büyük cevabı temsil eden bu hikâye, Batı'nın "dünyaya uygarlık götürüyoruz" yalanını çürüten en net tarihî vesikalardan biri olarak önümüzde duruyor.