Müslüman Türk’ün Kayıp Hafızası: Hindistan-Pakistan Sathında Tarihi İzlerimiz
05.05.2025 - 16:38 | Son Güncellenme: 20.05.2025 - 10:10
Türk kamuoyu başta Orta Doğu olmak üzere gönül coğrafyamızda meydana gelen hemen hemen her insani ve siyasi kriz karşısında gerekli reaksiyonu göstermekten uzak bir tavır sergiliyor.
İsrail, Filistin’de işgalini genişlettiğinde birdenbire altı son derece boş ve hiçbir gerçekle uyuşmayacak şekilde “Zamanında topraklarını sattılar” diskuru Türk kamuoyunun sinir uçlarına enjekte edilmektedir.
Suriye’de siyasal meselelerde özgürlük talepleri gündeme geldiğinde veya çözüm fırsatları belirdiğinde bu kez “Suriyeliler vatanlarından kaçıp geldiler” şeklinde nefret yaklaşımıyla kamuoyu bu meselede ülke çıkarları ve tarihi bağlardan kopartılacak bir seviyeye indiriliyor.
Irak’ta, Yemen’de, İran’da, Libya’da ve siyasal krizlerin olduğu hemen hemen bütün coğrafyalarda Türk kamuoyunun duygu ve düşüncelerini ehlileştirecek bir söylem üretiliyor. Bu sayede Türkler bir şekilde konudan uzaklaştırılarak kendi içine kapanan ve ekseni belli hudutlarla tahkim edilmiş adeta bir Baltık toplumu haline getiriliyor.
Oysa Libya’dan Hindistan’a varıncaya değin Türk halkının o coğrafyalarda bir hafızası, maddi ve manevi geçmişi bulunmaktadır. Birleşik Krallık, okyanusun ortasında haritada bile görünmeyen küçük bir adacıkta bulunan tarihi batık bir gemisi için dahi bölgenin tüm siyasal meselelerine dahil olurken Türklerden kendi sınırları dışındaki meselelere bigâne kalmasını istemek art niyet taşımaktadır.
Son dönemde Hindistan ve Pakistan arasında gerilimin artmasıyla tüm dünyada coğrafyaya yoğun bir ilgi oluştu. Bizim kamuoyumuz ise meseleyi çoğunlukla “Bize ne!” tavrıyla ele aldı. Oysa Hindistan’ın son asrını saymazsak orada karşımıza koca bir Türk ve İslam tarihi çıkmakta. Buyurun Hindistan tarihindeki izlerimizi yakından birlikte inceleyelim.
Hindistan ve biz
İslam orduları ilk defa Hindistan sathına 708 yılında Muhammed bin Kasım’ın komutasında girerek Multan bölgesini fethetti. Bu tarihten 1857 yılına kadar Hindistan, İslam yönetimlerinin doğrudan kontrolünde bulunmuştu.
Türklerin Hindistan hakimiyeti ise 999 yılında Gazneli Mahmut’un başlattığı seferlerle dengeleri değiştirmiş; ama 1526 yılında Muhammed Babür bir başka Türk hükümdar olan İbrahim Lûdî’yi meşhur Panipat savaşında yenerek tarihe Babür Devleti olarak geçecek ve 1857 yılına kadar varlığını sürdürecek devleti kuracaktı.
Şimdi Gaznelilerden başlayarak Hindistan’da kurulan Türk beylik ve devletlerine yakından bakalım.
Köle Türkler Hindistan’ı ele geçirdi
Gazneliler esasen Sasanilerin paralı askeri olan kölemenlerdi. En önemli lideri tarihe Gazneli Mahmut olarak geçen hükümdardı. Tahtı ele geçirip Hindistan’ı büyük oranda hakimiyeti altına aldığında yirmili yaşlarının sonundaydı. Onun bu fütuhatı sonucu Bağdat’ta bulunan Abbasi halifesi kendisine Sultan unvanı verecekti. O zamana kadar çoğunlukla İranlıların hegemonyası altında bulunan Türklere büyük bir siyasi imtiyaz tanınmış ve Türk liderlerinin İslam’a olan teveccühünün artmasına neden olan bir gelişme olarak tarihe geçmişti.
Gazneli Mahmut, Hinduların siyasi ve manevi şehri olan Somnat’ı alarak kentte bulunan putları yıkması sonucu Hindistan’ın da manevi iklimini değiştirecekti. Somnat’ta bulunan Mavud Siva putları dini olduğu kadar siyasi anlamlar taşıyan heykellerdi. Bunların iddiaya göre yıkılması Hindularda derin bir sarsılmaya neden olmuştu. Gazneli Mahmut, Somnat’ta bulunan en mahrem putları Mekke ve Medine’ye göndererek İslam alemine de önemli mesajlar vererek Hindistan fethini biranda kutsal bir cihada dönüştürmüştü. Bu hamle Gazneli Muhmut’un basit bir komutan olmadığını son derece stratejik davranan bir lider olduğunu ortaya koyuyordu. İşin tuhaf kısmı İngiliz Meclisinin 19. Asırda Hindistan Müslümanlarına şirin gözükmek için Gazneli Mahmut’a “Put Kıran” unvanını vermiş olmasıdır. Oysa İngilizlerin bu tavrı yalnızca fitne amaçlıdır; çünkü Gazneli Mahmut bölgede İslam’ı zorla yaymaya çalışmadığı gibi Hinduların da dini serbestiyetini güvencesi altına almıştır. Gaznelileri her ne kadar Gurlular tarih sahnesinden ortadan kaldırmışsa asıl darbeyi Selçuklular vurmuş, ordusunu ortadan kaldırmıştı.
Gurlular da Türk’tü ve Delhi vadisine kadar inmeyi başarmışlardı; ama sadece savaşçı bir topluluktu. Gazneliler gibi organize ve merkezi bir devlet kültürü olmaması nedeniyle kısa sürede Hindistan’ın tarih sahnesinden silindi. Yine de İslam alemi Moğol istilası altında tam anlamıyla kırılırken bu dönemde Hindistan güvenli bir limana dönüştü. Sayısız alim, bilim insanı ve sanatçı az sayıdaki özgür Müslüman toprağından birisi olan Hindistan’a adeta akın etti.
Gurlulardan sonra 1206 yılında Türk kölelerin kurduğu bir başka yönetim olan Memluk Yönetimi kurulmuşsa da onlarda kalıcı bir idare tesis edemediler. Bunun en temel nedeni 1217 yılında Moğol fırtınasının Hindistan’a da ulaşması oldu. Moğol işgalinden sonra yaklaşık 60 yıllık bir fetret dönemi başladı. Hilciler Hanedanı, Moğolları durdursa da yaklaşık 50 yıllık iktidar mücadelelerinde Hindistan’da kan ve savaştan başka bir hadise görülmedi. Hilciler döneminde Sultan Alâeddin tarihin en fazla kan döken birkaç liderinden birisi olarak gösterilmesine rağmen hiçbir zaman idareyi tam anlamıyla tesis edemedi.
Nihayet 1321 yılında Tuğluklar hanedanı ile Hindistan’da bir nebze kan durmuş ve Gıyaseddin Tuğluk döneminde otorite sağlanmıştı. Gıyaseddin’in babası Türk olsa da annesi bir Hindu idi dolaylı da olsa ilk kez Hindular Hindistan yönetiminde kendi kanlarını taşıyan birini yaklaşık 300 sene sonra görebilmişti.
Tuğluk Hanedanın sonunu ise Gıyaseddin’in oğlu Muhammed Tuğluk getirecekti. Tarihteki en gizemli olaylardan birisi Tuğlukların Çin seferi olacaktı. Çin’i fethetmeyi aklına koyan Muhammed Tuğluk yüz binleri bulan ordusuyla Himalayalardan geçmeye kalktı; ama vahşi orman ve iklim ordusunu daha Hindistan dışına çıkamadan telef etti. Bu tarihte düşmanın karşısına dahi çıkamadan yaşanan en büyük katliamlardan birisiydi. Çoğu yerel halktan oluşan bu ordunun başına gelenler sonrası Hindistan’da büyük halk isyanları baş gösterdi ve Tuğlukların sonunu getiren krizlerin yaşanmasına neden oldu.
Yaşanan siyasi krizi fırsat bilen Afgan kökenli Ludiler Hindistan’da yönetimi ele geçirerek Türklerin hakimiyetini kısa süreliğine de olsa ortadan kaldırdı. Ludilerin 75 yıllık iktidarı Hindistan tarihinin en basiretsiz ve komplolarla dolu sayfalarından birisi olarak kabul edilir. Bu sefil iktidarı yine bir Türk yönetimi olan Babürler ortadan kaldıracaktı.
Hindistan’ın altın çağı Babürlerle münasebetimiz
Ludiler öylesine kifayetsiz bir yönetim tarzı ortaya koymuştu ki Babürlerin coğrafyada kurumsallaşması son derece kolay olmuştu. Babür Devletinin kurucusu, Osmanlı’nın başına hayli dertler açan Emir Timur’un torunu Babür’dü.
Bu torunun tam adı Zahireddin Muhammed’dir. Babür ise çevik ve kuvvetli anlamına gelen Türkçe bir sıfattır ve sonradan alınmıştır. Babürlülerin Hindistan’a etkisi ve İngilizlerle mücadelesine ayrı bir dosyamızda devam edeceğiz. Şimdi buradaki Türk idarecilerinin en muhkem Türk devleti olan Osmanlı ile münasebetine yakından bakacağız.
Bu dikkati gösterdiğimizde karşımıza çıkan ilk isim Seydi Ali Reis olmaktadır.
2 Aralık 1553’te Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’ın bizzat emretmesiyle Seydi Ali Reis, Piri Reis’in yerine Mısır’daki ordunun başına atandı.
Bu atama ile İstanbul’dan ayrılan Seydi Ali Reis, Mısır’a asla ulaşamadı. Denizde başlayan yolculuğu türlü talihsizlikler sonucu karada devam edecekti. Seydi Ali Reis’in başına öyle felaketler gelecekti ki ‘Seydi Ali Reis Talihi’ sözleri Osmanlı toplumunda bir deyime dönüşecekti.
Seydi Ali Reis’in yıllar süren yolculuğu kendisi adına talihsizlikse de bizlere Miratül Memalik (Ülkelerin Aynası) isimli eşsiz bir seyahatnameyi hediye etmiştir.
Onun Hindistan maceraları ve görüp anlattıkları Hindistan idarecilerinin ve Müslüman halkın Osmanlı’ya olan ilgiyi hayli artırmıştı. Öyle ki Babür hükümdarları Ali Reis gelene kadar hutbede kendilerini Halife olarak tanımlarken bu uygulamayı derhal terk etmişlerdi.
Öte taraftan Osmanlı ile Babürlüler diplomatik olarak ilk kez Şah Cihan zamanında karşı karşıya geldi. Baysungur isimli Babür şehzadesi İstanbul’a gelerek Baysungur’a karşı Osmanlı’dan bir ordu talep etti. Tahtta bulunan Dördüncü Murat bu talebe olumlu cevap vermese de bir şehzadenin siyasi ilticasına bir süre gönülsüzce olur verdi.
Safeviler bölgede güçlendikçe Osmanlı ve Babürler arasındaki yakınlık artmaya başladı. Babürlüler ve Osmanlılar arasında ilk kez Dördüncü Murad zamanında Sünnilik ilkleri etrafında uzlaşı yapıldı ve karşılıklı elçi atandı. Safevilerin bölgedeki yayılmacılığına karşı Osmanoğulları ve Babür Hanedanlığı ortak hareket etme kararı aldılar.
Dördüncü Murat ise Babürlülere iltifat etmemesini bazı tarihçiler Hanedanlığın kurucusu ve hükümdarın büyük dedeleri olan Timur’a bağlamaktadır. Dördüncü Murat’ın bu olayı kişiselleştirdiğini ve Babür Hükümdarına ‘Hint Hükümdarı’ gibi basit ifadelerle cevap vermesinin arkasındaki mantıklı tek gerekçenin bu olduğunu savunmaktadır.
Özbek topraklarında Rusların Hanlıklar arasında çıkardığı karışıklıklar ilerleyen zamanlarda Osmanlı’yı Babürlülere yakınlaştırırken Hint Okyanusundan Hindistan içlerine doğru ilerlemeye başlayan Batılılara karşı Babür Devleti, Osmanlı’ya yakınlaşan bir siyasi çizgiye doğru evirilecekti.
18. Asır’da ciddi münasebetler görülmese de 19. Asır’da Hint yarımadasında Osmanlı Sultanı, Halife olarak en büyük politik güçtür. Bunun arka planında elbette İngilizler bulunur. O dönemde Osmanlı’yı kontrolü altında tutan İngilizler müspet anlamda ciddi bir Halife propagandası yapar Hint Müslümanlarını İstanbul’a manevi anlamda bağlı hale getirir.
Öte yandan Osmanlıların karşısına zaman zaman Rusları ya da Balkan Devletlerini çıkartarak Hint bölgesindeki teveccühe ve destek taleplerine karşı tepkisiz bırakır. Malabar sultanlarının İngiliz katliamları karşısında silah ve asker taleplerinin yapıldığı dönemde İstanbul, İngilizlerden çekinmesinden dolayı cevap dahi veremez.
Maysor Sultanı olan Tipu, Birinci Abdülhamit zamanında 300 kişilik bir elçi heyetini İstanbul’a yollayarak ticari ve askeri yardım talebinde bulunur. Her defasında bu talepler karşılıksız kalmıştır.
Osmanlı için Hindistan’da yer yerinden oynuyordu
1877-78 Osmanlı–Rus Harbinden sonra dünya kamuoyunda en yüksek ses Hindistan Müslümanlarından çıkacaktı. İngiltere Kraliçesine Hindistan adeta mektup olup yağarken Osmanlı askeri için ianeler toplanarak kısa sürede ve ivedilikle İstanbul’a ulaştırılmıştı. Savaşın başında Osmanlı’nın dersini alması gerektiğini düşünen İngiliz siyasetçileri biranda Hindistan’da ortaya çıkan kaotik durum sonucu Osmanlı’nın menfaatlerini koruyacağını tüm kamuoyuna ilan ederek meseleye el atmak zorunda kalacaktı.
Sultan İkinci Abdülhamit, Hindistan Müslümanların bu ilgisi ve gücünü dikkatle izlemişti. Sonraları İslamcılık olarak bilinen ideolojiyi hayata adım adım geçirirken Hint Müslümanlarının bu gücünden büyük oranda etkilenerek hareket edecekti.
1897 yılında Yunanlılara karşı Teselya Savaşını Osmanlılarının kazanması Hindistan’da bayram etkisi yaratmıştı. İstanbul’a Hindistan’dan gelen binlerce tebrik mektubunun tamamını cevaplayan Saray her cevap mektubunun altına Sultan İkinci Abdülhamit’in mührünü bizzat vurarak son derece stratejik bir propaganda süreci yönetecekti.
İngiltere, bir Türk hanedanlığı olan Babürlüleri ortadan kaldırırken kendisi aleyhine farkında olmadan büyük bir canavar yaratmıştı. Eskiden Hindistan’da Birleşik Krallığa karşı hareket edebilecek yalnızca bir hanedanlık vardı; ama şimdi İstanbul ve Halife ile doğrudan iletişim kuran yüz binlerce insan söz konusuydu.
Şimdilik bu yazı dizimizde burada duracağız. Osmanlı ve Türkiye’nin Hindistan münasebetleri, Türk Hanedanlık ve devletlerinin bugün de coğrafyada yaşayan maddi-manevi izlerini devam dosyalarımızda ele alacağız. Ta ki, Hinistan-Pakistan düşmanlığının altındaki kültürel kodları iyice anlaşılır kılana kadar. Meseleye biz bigâne kalsak da konu bizden müstakil değil.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.