Kıtalararası Bir İmparatorluk: Anlaşmalar ve Savaş Alanları Arasında ABD Yayılmacılığı
01.02.2026 - 13:17 | Son Güncellenme: 01.02.2026 - 14:17
ABD yayılmacılığının tarihi, haritaların “müzakere maddelerine” dönüştüğü anlarda, günümüzde yeniden öne çıkan “anlaşma mantığını” anlamak için kilit bir önem taşıyor.
ABD’nin doğuşu, Atlantik kıyılarında yaşanmış sıradan bir tarihsel olaydan ibaret değildi. Aksine bu süreç, dünya haritasının çehresini değiştiren coğrafi ve siyasi bir yönelimin başlangıcı oldu.
Hayatta kalma mücadelesi veren 13 İngiliz kolonisini kapsayan sınırlı bir coğrafya olarak yola çıkan bu devlet, zamanla iki okyanus arasında uzanan kıtasal bir güç oldu.
Gözden Kaçmasın
Nihayetinde, denizaşırı uzak bölgelerdeki topraklar üzerinde hakimiyet kuran bir imparatorluğa dönüştü.
Bu genişleme, tek bir hamleyle gerçekleşmedi. Finansal diplomasi, emlak anlaşmaları, antlaşmalar, savaşlar ve daha sonra “kader-i mutlak” kavramı altında şekillenen yayılmacı bir zihniyetin süreklilik arz eden birleşimiyle hayata geçirildi.

Bugün ise bu mantık, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci görev döneminde daha sert ve pragmatik bir biçimde yeniden gündeme geliyor.
Trump’ın Panama Kanalı’ndan Grönland’a kadar uzanan kritik noktalarda doğrudan ABD nüfuzunun yeniden tesis edilmesine yönelik açıklama ve imaları, Kanada’yı “muhtemel bir eyalet” olarak nitelendiren tekrarlanan söylemleriyle birleşince, geleneksel müttefiklerle diplomatik tartışmaları ve gerilimleri beraberinde getirdi.
Başka bir ifadeyle, ABD'nin yayılmacılığı yalnızca “uzak bir geçmişe” ait bir hikâye değil.
Bu tarih, bugüne uzanarak ABD coğrafyasının daha ilk dönemlerinden itibaren dünyayı “müzakereye açık bir çıkar alanı” olarak gören bir zihniyetle şekillendiğini, anlaşmaların başarısız olduğu noktada ise bu alanın güç kullanılarak daraltılabileceğini gözler önüne seriyor.
Takip imparatorluklardan 13 koloniye
17. yüzyılın başlarında Fransa, İspanya ve Britanya, Kuzey Amerika’da hakimiyet kurmak için kıyasıya bir rekabete girişti.
Britanya, yaklaşık bir buçuk asırlık süreçte, Maine’den Georgia’ya kadar uzanan Atlantik kıyısı boyunca 13 müreffeh yerleşim kurmayı başardı. Bu yayılma yoğun nüfus akışı, sermaye birikimi ve düzenli bir idari yapı tarafından desteklendi.
Britanya’dan Bağımsızlık
Söz konusu koloniler, İngiliz Krallığı ile yaşanan çatışmaların ardından 4 Temmuz 1776’da bağımsızlıklarını ilan etti.
Bu adımla birlikte, aşağıdaki eyaletlerle ABD resmen kuruldu ve sonraki süreçte yeni eyaletlerin katılımıyla genişlemeye başladı.
- Massachusetts
- New Hampshire
- Rhode Island
- Connecticut
- New York
- Pennsylvania
- Delaware
- New Jersey
- Maryland
- Virginia
- North Carolina
- South Carolina
- Georgia
ABD, sonraki 183 yılı aşkın bir süre içinde, başta satın alma, ardından savaş yoluyla genişleme, daha sonra antlaşmalar ve nihayetinde uzak bölgelerin ilhakı olmak üzere farklı yollarla, 50 eyaletten oluşan kıtasal bir devlete dönüştü.
Büyük satın alma anlaşmaları: Bir devletin “kıta satın aldığı” anlar
ABD, geniş toprakları önemli ölçüde satın alma anlaşmaları yoluyla elde etti. Bunların başında, 1803’te Fransa ile 15 milyon dolar karşılığında imzalanan Louisiana’nın satın alımı geliyor.
Tarihin en büyük emlak anlaşmalarından biri olarak kabul edilen bu işlemle, günümüzdeki 15 eyaletin toprakları ABD’ye katıldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Tarihçi Ofisi’ne göre ABD, 1867 yılında ise Alaska’yı 7,2 milyon dolar karşılığında Rus İmparatorluğu’ndan satın aldı.
1854’te ise ABD ile Meksika arasında “Gadsden Antlaşması” imzalandı.
Buna göre Washington yönetimi, 29 bin 670 mil karelik bir arazi karşılığında Meksika’ya 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti.
Söz konusu topraklar daha sonra Arizona ve New Mexico eyaletlerinin bir parçası haline geldi.
Gadsden Anlaşması, güneyden geçen kıtalararası demir yolu hattının inşası için gerekli zemini sağlarken, ABD-Meksika Savaşı sonrasında devam eden sınır ihtilaflarını çözmeyi amaçladı.
Savaş ve antlaşmalarla genişleme: Meksika’dan Oregon’a
ABD-Meksika Savaşı, ABD coğrafyasında köklü değişimlere yol açtı.
1848’de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması ile Meksika, Kaliforniya, New Mexico, Arizona, Nevada ve Utah topraklarını ABD’ye bıraktı.
Teksas ise Meksika’dan ayrılarak bağımsız bir cumhuriyet olmasının ardından ABD’ye katıldı.
Kuzeybatıda ise ABD ile Büyük Britanya, 15 Haziran 1846’da Oregon Antlaşması’nı imzaladı.
Antlaşma, Pasifik Kuzeybatısı bölgesindeki 28 yıllık ortak işgali sona erdirirken, iki ülke arasındaki sınırı 49. paralel olarak belirledi.
Bu sürece daha önce yapılan düzenlemeler zemin hazırladı. 1814’te iki ülke, Gent Antlaşması ile 1812 Savaşı’nı sona erdirdi. Dört yıl sonra ise kuzeybatı bölgesinin 10 yıl süreyle ortak işgal edilmesi konusunda anlaşmaya vardı.
Oregon Antlaşması, Britanya’ya Vancouver Adası’nı bırakarak Londra açısından önemli bir kazanım, Washington açısından ise bir taviz anlamına geldi.
ABD Kongresi, 14 Ağustos 1848’de, Washington, Oregon ve Idaho eyaletlerini kapsayan Oregon Bölgesi’ni resmen kurdu.
48 eyaletten 50’ye: Uzun bir duraklamanın ardından yeniden başlama
48 eyaletin tamamlanmasının ardından ABD’nin genişleme süreci onlarca yıl duraksadı.
Bu süreç, 1959 yılında yeniden hareketlendi. Alaska Ocak 1959’da, Hawaii ise aynı yılın Ağustos ayında birliğe katıldı. Böylece ABD, 50 eyaletten oluşan yapısına ulaştı.
ABD toprakları: Tek bayrak, farklı haklar
50 eyalet ve Washington DC’ye ek olarak ABD’nin, sürekli nüfus barındıran beş toprağı bulunuyor.
Bunların yanı sıra, çoğu yaban hayatına ev sahipliği yapan dağınık ve uzak adalar da ABD egemenliği altında yer alıyor.
Bu topraklarda yaşayanlar, ülke başkanını seçme ya da Kongre’de tam temsil hakkına sahip olmasa da, yaklaşık 3,6 milyon kişi ABD bayrağı altında yaşıyor, 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nü kutluyor ve ABD ordusunda görev yapabiliyor.
Ülkenin “kader-i mutlak” anlayışı doğrultusunda kıta genelinde genişlemesini tamamlamasıyla birlikte, bu kez Karayipler ve Pasifik’teki denizaşırı bölgelerin kontrol altına alınması süreci başladı. Bu kapsamda öne çıkan bölgelerden biri Porto Riko oldu.
Porto Riko (1898–günümüz)
ABD, 1898’deki İspanyol-ABD Savaşı sırasında Küba ve Porto Riko’yu işgal etti.
Savaşın ardından imzalanan Paris Antlaşması ile İspanya’nın Amerika kıtasındaki sömürge yönetimi sona ererken, ABD resmen emperyal bir güç olarak sahneye çıktı.
Washington yönetimi 1902’de Küba’dan çekildi ancak Porto Riko üzerindeki egemenliğini sürdürdü.
Günümüzde Porto Riko, yaklaşık 3,2 milyonluk nüfusuyla ABD’nin en yoğun nüfuslu denizaşırı toprağı konumunda bulunuyor.
Dış İlişkiler Konseyi’ne göre Porto Rikolular, 1917 yılında ABD vatandaşlığına hak kazandı.
1952 Anayasası ile ada, ABD’ye bağlı ve sınırlı özerkliğe sahip bir bölge statüsü elde etti.
2020’de yapılan bağlayıcı olmayan referandumda çoğunluk eyalet statüsünü desteklese de, eyalet olma, bağımsızlık, mevcut statünün korunması ya da özerkliğin genişletilmesi seçenekleri arasındaki görüş ayrılıkları devam ediyor.
Guam (1898–günümüz)
“History” sitesine göre İspanyol-ABD Savaşı’nın patlak verdiğine dair haberler, Guam’daki izole İspanyol garnizonuna son derece geç ulaştı.
Öyle ki ada halkı, Haziran 1898’de ABD savaş gemisi USS Charleston’dan açılan ateşi, bir kutlama selamı sandı.

İspanyol valisinin derhal teslim olmasıyla iki asırlık sömürge yönetimi sona erdi. Ada önce ABD Donanması’nın kontrolüne girdi, ardından Pearl Harbor saldırısından saatler sonra Japonya tarafından işgal edildi.
İki yılı aşkın Japon işgalinin ardından ABD, 21 Temmuz 1944’te Guam’ı yeniden ele geçirdi. Porto Riko’da olduğu gibi, Guam sakinlerine de 1950 yılında ABD vatandaşlığı verildi.
Filipinler (1898–1946)
İspanyol-ABD Savaşı’nın başlamasından yaklaşık bir hafta sonra, ABD Donanması’ndan Tuğamiral George Dewey komutasındaki filo, Manila Körfezi’nde İspanyol donanmasını imha etti.
Bu gelişme, üç yüzyıl süren İspanyol sömürge yönetimine karşı isyanı yeniden alevlendirdi. Bağımsızlık için sözlü destek vaatlerine rağmen ABD, Filipinler’i 20 milyon dolar karşılığında ilhak etti.
Filipinli devrimciler, “yeni sömürgecilik” olarak nitelendirdikleri bu sürece karşı üç yıl süren kanlı bir savaş yürüttü.
Bu çatışmalarda hayatını kaybeden ABD’lilerin sayısı, İspanya ile yapılan savaştakinin yaklaşık 10 katına ulaştı.
“Bir İmparatorluğu Gizlemek: Büyük ABD’nin Tarihi” kitabının yazarı Daniel Immerwahr’a göre Filipinler’in kontrolü, yükselen ABD gücünün prestiji için bir sınav niteliği taşıdı.
ABD, Japon işgalinin ardından İkinci Dünya Savaşı sırasında verdiği taahhüt doğrultusunda, 4 Temmuz 1946’da Filipinler’e bağımsızlık tanıdı.
Amerikan Samoası (1900–günümüz)
Yedi Polinezya adasından oluşan bu bölge, bağımsız Samoa Devleti’nden ayrı bir statüye sahip bulunuyor. Amerikan Samoası, aynı zamanda ABD’nin güneydeki en uç toprağı olarak biliniyor.
19. yüzyılın sonlarında Samoa Adaları, Güney Pasifik’te ABD ticari ve askeri gemileri için hayati bir kömür ikmal noktası haline geldi.
Filipinler’in ABD kontrolüne geçmesinin ardından adaların stratejik önemi daha da arttı. Pasifik’te daha geniş bir nüfuz ağı içinde başka topraklara sahip olmak Washington açısından mantıklı bir tercih olarak görüldü.
1899’da Almanya ile adalar üzerindeki kontrolün paylaşılmasının ardından ABD, Tutuila ve doğudaki komşu adaları talep etti.
Samoa liderleri, 1900–1904 yılları arasında söz konusu toprakları resmen ABD’ye devretti.
Günümüzde nüfusu yaklaşık 44 bin olan bölge halkı ABD uyruğunda bulunuyor, ancak ABD vatandaşı statüsüne sahip değil.
Panama Kanalı Bölgesi (1903–1979)
Kolombiya’nın, Panama Kıstağı üzerinden bir su yolu inşa edilmesine ilişkin ABD ile yapılan antlaşmayı reddetmesinin ardından, dönemin Başkanı Theodore Roosevelt, 1903’te Panama’nın bağımsızlık hareketini tanıdı.
Bu adım, Washington’a Panama Kanalı’nı inşa etme konusunda münhasır haklar sağladı.
ABD, klasik anlamda toprağın mülkiyetini edinmemiş olsa da, 10 mil genişliğinde ve 50 mil uzunluğundaki Panama Kanalı Bölgesi’nde “süresiz” olarak “tüm haklar, yetkiler ve nüfuz” elde etti.
Bu ayrıcalık, 10 milyon dolarlık tek seferlik ödeme ve yıllık 250 bin dolarlık kira karşılığında verildi.
ABD’nin askeri varlığı ve sömürgeci nitelik taşıyan idari yapı, zamanla ciddi gerilimlere ve şiddetli protestolara yol açtı.
1964’te yaşanan olaylarda 22 Panamalı öğrenci ile dört ABD askeri hayatını kaybetti. Panama bu süreçte diplomatik ilişkileri geçici olarak kesti.

Daha sonra Başkan Jimmy Carter döneminde imzalanan antlaşmalarla “Kanal Bölgesi” statüsü 1979’da sona erdirildi ve su yolunun tam kontrolü 1999’da Panama’ya devredildi.
Buna karşın ABD, kanalın açık tutulması için askeri güç kullanma hakkını muhafaza etti.
ABD Virgin Adaları (1917–günümüz)
ABD Virgin Adaları’nın edinilmesi, yaklaşık 50 yıla yayılan bir planlama sürecinin sonucu oldu.
1867’de ABD Dışişleri Bakanı William Seward, o dönem “Danimarka Batı Hint Adaları” olarak bilinen Karayip adalarının Danimarka’dan satın alınması için müzakereler yürüttü. Ancak teklif önce ABD Senatosu tarafından reddedildi, ardından 1902’de Danimarka Parlamentosu anlaşmayı engelledi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın adalardan faydalanabileceği yönündeki kaygıların artmasıyla birlikte konu yeniden gündeme geldi.
Washington, teklifin bir kez daha reddedilmesi halinde adalara el koyabileceği mesajını verdi. Bunun üzerine Danimarka, 1916’da adaları 25 milyon dolar karşılığında satmayı kabul etti. Anlaşma kapsamında ABD, Danimarka’nın Grönland üzerindeki egemenliğini de tanıdı.
Saint Croix, Saint John, Saint Thomas ve onlarca küçük ada 1917’de resmen ABD topraklarına katıldı. Ada sakinleri ise 10 yıl sonra ABD vatandaşlığına hak kazandı.
Kuzey Mariana Adaları (1986–günümüz)
ABD’nin kontrolüne giren topraklar arasında, Guam’ın kuzeydoğusunda yer alan Saipan ve ona komşu 13 ada da bulunuyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’dan alınan Mikronezya adalarının ardından ABD, Birleşmiş Milletler (BM) egemenliği altında stratejik bir vesayet yönetimi üstlendi.
Yapılan referandumlar ve siyasi düzenlemeler sürecinin ardından ABD Kongresi, 1976 yılında Kuzey Mariana Adaları’nın ABD’ye bağlı bir bölge olarak kurulmasını onayladı.
Nüfusu yaklaşık 51 bine ulaşan bölge, BM vesayetinin on yıl sonra sona ermesiyle resmen ABD toprağı statüsü kazandı, ada sakinlerine ABD vatandaşlığı verildi.
Guano Adaları Yasası: 19. yüzyıl usulü tarımsal genişleme
ABD’nin denizaşırı yayılmacılığı yalnızca askeri ve siyasi hamlelerle sınırlı kalmadı, ekonomi ve tarım da bu sürecin önemli itici güçleri arasında yer aldı.
ABD, 18 Ağustos 1856’da çıkardığı Guano Adaları Yasası ile vatandaşlarına, üzerinde “guano” (kuş gübresi) bulunan ve kimsenin egemenliği altında olmayan adalara el koyma hakkı tanıdı.
O dönemde guano, tarımsal verimliliği artırmak için gerekli fosfat ve azot açısından son derece değerli bir doğal kaynak olarak görülüyordu.
Bu yasa sayesinde Pasifik ve Karayipler’de onlarca küçük ada ABD egemenliğine girdi ve bunların bir kısmı bugün hala ABD’ye bağlı bulunuyor.
Söz konusu adaların çoğu, “ABD’nin küçük uzak adaları” kategorisinde sınıflandırılıyor.
Kalıcı nüfusa sahip olmayan bu bölgeler genellikle ABD Balık ve Yaban Hayatı Servisi tarafından doğal koruma alanı olarak yönetiliyor. Buna karşın hukuken ABD toprağı statüsünü koruyor.
Sonuç olarak, ABD’nin coğrafyası hiçbir zaman doğanın çizdiği sabit sınırlar olmadı, aksine iki buçuk yüzyıla yayılan bir süreçte büyüyen ve genişleyen bir yapı olarak şekillendi.
İlk yerleşimcilerin Appalaş Dağları’nı aşmasından, Pasifik’teki uzak adalara ABD bayrağının dikilmesine kadar uzanan bu süreçte belirleyici unsur, ekonomik hırs, askeri zorunluluk ve coğrafyayı yeniden düzenlenebilir bir alan olarak gören “güç asimetrisine dayalı pazarlık” zihniyetinin bileşimiydi.
Belki de tam bu nedenle, ABD yayılmacılığının tarihi bugün yeniden gündeme geliyor ve bir kez daha mümkün olanın sınırlarının test edilmeye çalışıldığı bugünü anlamak için ayna işlevi görüyor.
Kaynak : Alaraby TV