Trump'ın Ekibi Avrupa'yı Karşısına Aldı: Münih’te Değişen Güvenlik Paradigması
24.02.2025 - 16:58 | Son Güncellenme: 16.07.2025 - 14:16
Münih Güvenlik Konferansı (MGK), yaklaşık kırk yıldır uluslararası güvenlik politikaları alanında karar alıcıların görüş alışverişinde bulunduğu referans bir forum olarak değerlendiriliyor.
Cuma günü başlayan 61. Münih Güvenlik Konferansı, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu karmaşık zorlukları, kıtanın giderek değişen bir küresel manzarada stratejik rolünü, kronik hale gelen iç meseleler ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in verdiği mesajlar ile yeni ABD yönetiminin yeni vizyonunun kamuoyunda belirginleşmesi olarak görülüyor.
MGK öncesi Trump’ın Avrupa çıkarması için yolladığı ikinci üst düzey isim olan Savunma Bakanı Pete Hegseth ise NATO Savunma Bakanları toplantısına katıldı. Başkan Yardımcısı JD Vance ve ABD’li Savunma Bakanı tarafından yapılan konuşmalar, Atlantik'in iki yakasının 2025 yılında “ortak hareket edilmesi gereken” tehditlere ilişkin değerlendirmeleri açısından ne kadar kopukluk yaşadığını şimdiden açıkça ortaya koydu.
ABD, Avrupa’nın savunmasında sorumluluğu azaltıyor
ABD senatosunda tartışmalı bir süreç ile kıl payıyla görevi onanan Savunma Bakanı Pete Hegseth, NATO müttefikleriyle toplantısında, Avrupa ülkelerinin savunmaya şimdi yatırım yapması gerektiğini, ABD'nin kıtadaki varlığının sonsuza kadar süreceğini varsaymanın mümkün olmadığını belirtti.
Toplantıda, “Avrupalı müttefiklerimizin liderleri kıtanın savunması için birincil sorumluluğu üstlenmelidir, bu da stratejik gerçeklerin açık bir şekilde anlaşılmasıyla yönlendirilen tüm müttefiklerin güvenlik sorumluluğunu üstlenmesi anlamına gelir ve karşı karşıya olduğumuz stratejik gerçekler göz önüne alındığında bu bir zorunluluktur. Ve bu, savunma harcamalarını artırmakla başlar.” açıklamalarda bulunan Hegseth, ABD’nin 47. Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminde de öne sürdüğü eleştirilere konu olan “harcama limiti” baskının Pentagon’un “yapılacaklar listesinde” ilk sıralarda olduğunu gözler önüne serdi.
Bu bağlamda, ABD Savunma Bakanı olarak ilk resmi ikili devlet ziyaretini gerçekleştirerek Hegseth, Varşova'da Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda ile bir araya geldi. Hegseth, sekiz binden fazla ABD Ordu personeline ev sahipliği yapan Polonya’yı överek “model müttefik” olarak tanımladı. Öte yandan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali başta olmak üzere Kremlin’in son yıllardaki politikalarını coğrafi konumunun da etkisiyle önemli bir tehdit olarak gören Varşova’nın, bu yıl GSYİH'sinin %4,7'sini savunmaya harcamayı planlaması önemli bir örnek olarak gördüğünü belirtti.
Avrupalı liderler, işgal harekatını “cesaretli” bir şekilde devam ettiren ve “savaş makinesini” istikrarlı bir çizgide tutmaya çalışan bir Rusya görmekte. Buna ek olarak Kuzey Kore ve Çin’in askeri yardımları, Rusya karşısında hem savunma hem de caydırıcılık noktasında askeri harcamalarını hızla artırması gerektiğini savunanları çoğunluk kılmakta.
Gözden Kaçmasın
Öte yandan, NATO'nun şu anda zorunlu kıldığı GSYİH'nın %2'lik asgari oranının %3'e çıkması muhtemel. Ancak Hegseth’in işaret ettiği %4,7’lik Polonya örneğinin, Trump’ın %5’lik talebinin ardında gelmesi, bu artışın gerçekleşmesinden ziyade oranın ne kadar olması gerektiğiyle ilgili tartışmaların ve Trump ile NATO müttefikleri arasında bütçe artışı gerginliğinin bir süre daha sürebileceğini gösteriyor.
Jd Vance Avrupa’yı rahatsız etti
JD Vance, Hegseth’in NATO toplantısı açıklamalarına tamamlayıcı ve devam niteliği taşıyan Münih’teki 20 dakikalık hitabetinde, yeni ABD yönetiminin vizyonunu Avrupalı müttefiklerine anlatırken kullandığı dil, içerik ve ele alış biçimi açısından “çarpıcı” ve “rahatsız edici” olarak karşılandı.
40 yaşındaki genç başkan yardımcısı, konuşmasının ilk bölümünde, “güvenlik konferansı” olması sebebiyle Avrupalı generallerin de yoğun katılım gösterdiği toplantı salonunda alışılagelmişin dışında bir açılış yaptı. “Burada toplanma sebebimiz normalde güvenlik üzerine konuşmamız, bu da elbette “dış tehditler” anlamına geliyor ancak ben daha çok iç tehditlerden endişeliyim.” diyerek konuşmasına başlayan Vance, Trump yönetiminin geleneksel Washington politikalarından uzaklaştıklarını ilk andan tescillemiş oldu.
Hem Washington’ın hem de Brüksel’in son üç yıldır en önemli gündem maddesi olan Rusya ve Çin tehditlerini “öncelik görmediğini” belirten Vance, “Washington’ın yeni şerifi” olarak tanımladığı Başkan Trump’ın güvenlik tehditi tanımlamalarının Avrupa kıtasının öncelikleriyle aynı olmadığını ortaya koymuş oldu. Bununla birlikte Vance, “iç tehditler” olarak gördüğü birtakım gelişmeleri Avrupa kıtasını eleştirmek için kullanırken, yeni ABD yönetiminin “ortak değer yargılamalarımızın Avrupa’da bozulduğu” kanısını öne sürerek bu konuda endişe duyduklarını açıkladı.
Vance, dünya genelinde otoriter liderlere ve aşırı sağ akımlara desteğiyle sıkça eleştirilen Trump yönetimiyle uyuşan bir şekilde, Romanya'da 24 Kasım'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde boy gösteren Avrupa karşıtı sağcı aday Calin Georgescu’a destek çıktı. Sağcı adayın ilk turda elde ettiğini beklenmedik zaferi sonrası gelişmeleri eleştirilerine örnek olarak kullandı. Romanya istihbaratı tarafından sağlanan ve özellikle TikTok üzerinden oy verme sürecine “Aktif Önlemler” geçmişine sahip Rusya'nın müdahale ettiğine dair kanıtların ardından, Romanya Anayasa Mahkemesi tarafından seçim iptal edilmişti. Vance konuşmasında, seçimin iptal edilmesini destekleyen ve TikTok’a karşı yasal süreç başlatan Avrupa Komisyonu’nu eleştirerek “Avrupa mahkemelerinin seçimleri iptal girişimlerinin demokratik değerlerle uyuşmadığını” ve bunun “ortak değerlerde yeri olmadığını” vurguladı.
Başkan yardımcısı, Amerikan iç kamuoyunda da tartışma konusu olan ve Brüksel tarafından “nefret söylemi” nedeniyle uygulanan sosyal medya sansürlerini, buna bağlı olarak alınan hukuki aksiyonları, İsveç yargısının Kur’an yakma eylemlerini “nefret suçu” olarak tanımlamasını, İngiltere’de kürtaj kliniğinin yakınında sessiz dua eylemi yapan aktivistin mahkum edilme sürecini ve İskoçya’da “belirlenmiş bölgelerdeki evlerde dua etmenin” suç kapsamına alabilecek yasayı örneklerine ekleyerek eleştirilerine devam etti.
Göçmen karşıtı popülist hareketlere destek
Avrupa’da ivme kazanan popülist partilerin temsilcilerinin konferansa girişlerinin yasaklanmasını eleştiren Vance, müttefiklerine “kendi vatandaşlarından korkmamaları gerektiğini”, Avrupalıların ortak güvenlik fikrinin “farklı bakış açılarını baskılayan, demokratik ortamın olmadığı bir zeminde sağlanamayacağını” ifade etti.
Bunlarla birlikte, Başkan Trump’ın bütün seçim kampanyalarında kullandığı “göçmen karşıtı” politikaların, Vance tarafından “en acil sorun” olarak sunulduğu da görüldü. MGK öncesi Münih’te bir protesto gösterisine yapılan araçlı saldırının failinin Afgan bir sığınmacı çıkması, Vance tarafından konuşmasında öne çıkarıldı. “Ortak medeniyetimizi korumak için daha ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?” diyerek Avrupa bürokrasisine sitem eden Vance, Avrupa vatandaşlarının bunları hak etmediğini ve Brexit örneğinin Avrupalı politikacılara bir mesaj olması gerektiğini vurguladı.
Avrupalı siyasilerden çoğunlukla eleştiri aldı
Vance, konuşmasında ezici bir ağırlıkla Avrupa demokrasisini ve siyasi iklimini eleştirdi. Kıtada hemfikir olunan Rusya ve Çin’in yarattığı tehditlere ve Avrupa’nın parçası olarak görülen Ukrayna’nın işgali konusuna neredeyse hiç zaman ayırmaması tesadüf olarak görülmüyor. Avrupalılara yönelttiği eleştiri hacminin yarısını dahi Kremlin ve Pekin’e yöneltmemesi eleştirilerin temelini oluşturuyor. Bir güvenlik konferansı olmasına rağmen, savunma politikaları konusunda yalnızca Hegseth’in NATO toplantısında ortaya koyduğu “bütçe artışı” tartışmasını tekrar etmesi yetersiz bulunuyor.
Vance’in ve Hegseth’in açıklamaları, Rusya başta olmak üzere “dış tehditlere” birlik mesajıyla göz dağı vermek yerine, Avrupalı müttefiklerle bir çeşit “hesaplaşma” ve “iç politikalara” müdahale olarak yorumlanıyor. ABD’de Demokratların, Avrupa’da ise birçok liderin ve kurumun ekseriyetle endişe içinde takip ettiği bu açıklamalar, yeni dönemin müttefikler arasında oldukça zorlu ve karmaşık geçeceğini gösteriyor.
Almanya seçimleri
Münih Güvenlik Konferansı sonrası oluşan çalkantılı atmosfer sürerken, Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve AB’nin kilit oyuncusu Almanya, pazar günü sandığa giderek sadece iç siyasette değil, yeni küresel düzende Berlin’in nasıl bir pozisyon alacağına dair eğilimlerini de ortaya koymuş oldu.
Eski Başbakan Olaf Scholz'un Federal Meclisten güvenoyu alamamasının ardından yapılan erken seçimlerde, CDU eski lideri Angele Merkel’in eski çalışma arkadaşı ve parti içi rakibi Friedrich Merz, %28 ile seçimden birinci parti olarak çıkmayı başardı. Scholz’un partisi SDP ise beklentilere uygun bir şekilde yaklaşın yüzde 10 kayıp yaşayarak büyük bir yenilgi aldı.
Ana muhalefetteki Hristiyan Birlik ittifakı partilerinin (CDU/CSU) adayı olarak yarışa giren Merz’i, Almanya siyasetinde meşruiyeti tartışılan aşırı sağcı AfD’nin %20’lik kazanımı takip etti. Almanya için kritik bir dönemeç olan bu seçimlerde, CDU/CSU ve AfD’nin seçim mücadelesi Avrupa ülkelerinin yanı sıra, açık ve dolaylı olarak seçimlere etki eden yeni ABD yönetiminin ve Rusya’nın da yakın takibindeydi.
Merz, yeni güvenlik paradigmasına uygun bir şahin
Alman kamuoyunda “şahin” olarak tanımlanan Merz ile yeni dönemin özellikle daha proaktif politikalarla geçeceği tahmin ediliyor. Zira Merz, Trump yönetiminin Avrupa’yı küçük düşüren son Avrupa çıkartmasından sonra oluşan konjektüre uygun olarak, Alman ordusunun güçlendirilmesi ve savunma politikalarında agresif değişikler yapma potansiyeline sahip. “Kendi kendimizi savunabileceğimiz bir konumda olmak istiyoruz. Bu savunmamız ve dış politikamız için belirleyici mesajdır" diyen 69 yaşındaki tecrübeli siyasetçi, "Dünya bizi ancak silahlı kuvvetlerimizi güçlendirir ve onları acil bir durumda ülkemizi savunabilecek hale getirirse ciddiye alır.” ifadelerinin de sahibi olarak seçilmesi durumunda Alman ordusunda ve savunma politikalarında değişimin sinyallerini halihazırda vermişti.
Eski şansölye Scholz, Trump’ın yeniden başlattığı savunma bütçesi tartışmalarına yönelik NATO'nun yüzde 2'lik oranına bağlı kalacaklarını teyit etmiş, Washington’un yüzde 5 talebini “çok maliyetli” bularak tepki göstermişti. Seçim zaferinin ardından “Benim için mutlak öncelik Avrupa'yı olabildiğince hızlı bir şekilde güçlendirmek olacak, böylece adım adım savunma konularında ABD'den bağımsızlığımızı elde edebiliriz” açıklamalarında kurulan yeni Alman liderin savunma bütçesinde artış için Scholz’dan daha çok çaba göstereceğini göstermekte. Mertz, son günlerde Trump yönetime karşı açık cephe alan ve son olarak Glaskow’da “sorumluluk alma ve liderlik” içeren açıklamalarıyla öne çıkan İngiliz lider Keir Starmer’ın “Avrupa’ya yeni süreçte önderlik etme” çabalarına ortak ya da destek çıkma potansiyeline de sahip.
Mertz’den ABD yönetimine tepki ve kopuş sinyali
JD Vance’in konuşması sonra, ABD yönetimini “Almanya’nın içlerine ve Alman demokrasisine müdahale” ile suçlayan ve Vance’in “aşırı sağ ile diyalog” önerilerini kesin bir dille reddeden Olaf Scholz’un çizdiği sınırın kolay bir şekilde değişmeyeceğini söylenebilir. Scholz’un bu tepkisi yalnız Amerikalı politikacılara değil, aynı zamanda Trump yönetimindeki görev tanımı Amerikan kamuoyunda sıkça tartışılan Elon Musk’ın Alman seçimlerine karışması ile de ilgiliydi. Aşırı sağ AfD’nin yükselişinde payı olduğu düşünülen ve sahibi olduğu X’ten AfD’ye defalarca destek paylaşımları yaparak mevcut Alman yönetimini eleştiren, AfD seçim toplantılarına görüntülü katılım sağlayan Musk eski Alman yönetiminin tepkisi çekmekteydi.
Seçim kampanyası sırasında Scholz ile benzer bir pozisyonda olan Mertz’in Musk ve ABD yönetiminin Almanya iç siyasetine karışmasına yönelik “Moskova'dan gördüğümüz müdahaleden daha az sert, dramatik ve nihayetinde daha az küstah değildi." ifadelerini kullandı. Mertz’in bu tutumunun, yeni Alman yönetiminin Trump ve ekibinin bu tür müdahalelerine taviz vermeyeceğini gösterdiği gibi, “Avrupa’nın kaderini umursamamakla” eleştirdiği Trump’a tepki olarak “Daha güçlü Avrupa ile ABD’den adım adım kopmanın” yollarını aradığını belirtti.
Doğu Almanya’da yüksek oy aldığı görülen AfD’nin, Almanya’da Nasyonel Sosyalizm’in ve Soğuk Savaş döneminin izlerini koruduğunu somut bir şekilde gösterdi. Bölünmüş Alman siyasetinde bir şekilde dengeyi sağlayarak “kararlı ve şahin” bir Alman yönetimi için çalışacak olan Mertz, Kremlin ekseninde hareket eden ve Trump yönetiminden açık destek alan AfD’ye, tıpkı Scholz gibi mesafe koyması bekleniyor.
Rus kamuoyundan ve Trump yönetiminden açık destek alan ve daha güçlü bir şekilde Alman muhalefetinde rol oynayacak olan AfD’nin, Mertz yönetimi ile özellikle dış politika meselelerinde sıkça çatışmaya girmesini beklemek mümkün. Dış politikada ise Almanya’yı “ABD ve Rusya arasında giderek sıkışan” bir konumda olarak gören Mertz, Fransız lider Emmanuel Macron ile iyi olan ilişkilerini ve İngiltere’nin Trump yönetimine karşı Avrupa ve Ukrayna lehine aldığı tavrı değerlendirebilir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yeni Alman yönetiminin bu ülkelerle AB ve Avrupa’nın sorunları konusunda ortak çalışmalar yapması ve dirsek temasını arttırması şaşırtıcı olmayacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.