Trump-Rubio’nun İntikam Listesinde Küba… ''Donro Doktrini'' Dönemi
10.01.2026 - 14:38 | Son Güncellenme: 13.01.2026 - 15:53
ABD Başkanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçen cumartesi günü Amerika kıtasındaki üç ülkeyi — komşu Meksika’yı, Karayipler’deki Küba’yı ve kıtanın güney yarısındaki Kolombiya’yı — açık tehditlerinin hedefi yaptı. Bu çıkış, Washington yönetiminin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun cuma gecesi–cumartesi sabaha karşı Caracas’tan “kaçırılarak” New York’a götürüldüğünü ve “yargılanacağını” duyurmasının hemen ardından geldi.
Trump, Batı Yarımküre’deki (western hemisphere) tüm hamlelerini, 1823’te eski ABD Başkanı James Monroe’nun Kongre’de ilan ettiği ve Latin Amerika’yı
ABD’nin “arka bahçesi” olarak gören Monroe Doktrini’ne dayandırıyor. Trump, bu doktrini kendi adıyla yeniden markalayarak “Donro Doktrini” olarak nitelendirirken, gözler özellikle Küba’ya çevrilmiş durumda.
1959’dan bu yana Küba Komünist Partisi tarafından yönetilen ada, Washington açısından kıta üzerindeki hegemonya hesaplarında “büyük bir ödül” olarak görülüyor. Bunun temel nedeni, Küba’nın bugün ABD için askerî bir tehdit oluşturmamasına rağmen, tarihsel ve sembolik olarak ABD’nin siyasal ve ideolojik rakibi olması ve Latin Amerika’daki sol hareketlere verdiği destek. Washington’a göre ağır yaptırımlar altında ezilen Küba rejimi zaten “çöküşün eşiğinde”.
Gözden Kaçmasın
Küba, Trump’ın 2017’de Beyaz Saray’a ilk gelişiyle birlikte hedef tahtasına koyduğu ilk ülkelerden biri olmuştu. Bu sert tutumda, Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanadın ve özellikle Florida’da yaşayan Küba kökenli ABD vatandaşlarının oluşturduğu güçlü lobilerin etkisi büyüktü. Florida’dan senatör olarak çıkan ve Küba kökenli olan Rubio, ABD siyasetindeki en katı Küba karşıtlarından biri olarak biliniyor.
Trump, ilk başkanlık adaylığı döneminde Barack Obama’nın Küba ile başlattığı diplomatik açılımı “iyi bir fikir” olarak nitelendirmişti. Ancak Beyaz Saray’a gelir gelmez bu politikadan hızla geri adım attı ve Washington–Havana arasındaki yumuşamayı sona erdirdi. Bu çizgiyi hem ilk başkanlık döneminde hem de ikinci döneminde sürdürdü.
Rubio ise yıllardır Castro ailesinin iktidardaki rejiminin devrilmesini savunan en önde gelen isimlerden biri. Fidel ve Raul Castro’nun sahneden çekilmesinin ardından da Küba yönetimini hedef almaya devam eden Rubio, Havana’yı yalnızca “suçlu ve diktatör bir komünist rejim” olmakla değil, aynı zamanda Maduro yönetimine verdiği güçlü destekle de suçluyor. ABD yönetimine göre, Küba olmasaydı Maduro’nun ağır yaptırımlar altında ayakta kalması mümkün olmayacaktı. Havana’nın Caracas’a sadece siyasi değil, lojistik ve askerî destek sağladığı, hatta Venezuela’ya yönelik askerî baskının artması halinde Maduro’yu Küba’ya kaçırmaya hazır olduğu öne sürülüyor — ki bu senaryonun, cumartesi sabahı Maduro’nun yakalanmasıyla boşa düştüğü ifade ediliyor.
Küba hedef listesinde
Trump, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda, Venezuela’dan sonra Küba’nın da ABD’nin hedef listesindeki ülkeler arasında yer alabileceğine iki kez üstü kapalı şekilde işaret etti. Venezuela için “güvenli, sağlıklı ve akıllı bir geçiş mümkün olana kadar yönetimi biz üstleneceğiz” diyen Trump, Washington’un bu ülkede özellikle petrol sektörüne de doğrudan müdahil olacağını söyledi.
Rubio ile birlikte düzenlediği basın toplantısında Trump, Küba’nın ABD’nin bölgeye yönelik geniş stratejisinin bir parçası olarak gündeme gelebileceğini belirtti ve “Küba er ya da geç konuşacağımız bir konu” dedi. Trump, “Küba başarısız bir ülke. İyi komşularla çevrili olmak istiyoruz. Küba ilginç bir dosya. Şu anda iyi durumda değil. Halkı yıllardır bu rejimden acı çekti. Küba’dan kaçmak zorunda kalanlara ve Küba halkına yardım etmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Rubio ise daha sert bir uyarıda bulundu: “Başkan konuştuğunda onu ciddiye almalısınız. Küba bir felaket. Ülkeyi beceriksiz, yaşlı bir lider (Miguel Díaz-Canel) yönetiyor. Ekonomileri yok. Maduro’ya yardım edenlerin tamamı Kübalıydı. Havana’da yetkili olsaydım, açıkçası biraz endişelenirdim.”
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının ardından Küba yönetimi ise sert tepki gösterdi. Havana, “barış bölgesinin vahşi bir saldırıya uğradığını” savunarak ABD’yi “devlet terörü” uygulamakla suçladı. Küba “devrimci hükümeti”, Venezuela’ya yönelik ABD askerî müdahalesini “uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık ihlali” olarak niteledi ve bunun “emperyalist, faşist bir saldırı” olduğunu ilan etti. Açıklamada, “Venezuela halkı için gerekirse kanımızı bile vermeye hazırız” denilerek bölge ülkeleri “herkes için tehlike kapıda” sözleriyle uyarıldı. Küba, klasik sloganını yineledi: “Vatan ya da ölüm.”
Yaptırımlar ve bekleyen hesaplaşma
Küba, Venezuela gibi devasa petrol rezervlerine sahip değil. Venezuela’nın zengin petrol yatakları, birçok analiste göre ABD’nin müdahalesinin asıl nedeni. Küba ise özellikle nikel ve kobalt gibi stratejik madenleriyle öne çıkıyor ve bu alanda Rusya’yı yatırım yapmaya davet etmiş durumda.
Washington’un bölgede askerî müdahalelerini genişletme konusunda ne kadar ileri gideceği belirsizliğini koruyor. Ancak ABD, Küba konusunda elini güçlendiren bazı unsurlara sahip: ABD’de rejime karşı güçlü bir Küba diasporası bulunuyor; Küba ekonomisi ağır yaptırımlar, pandemi sonrası turizmin çöküşü, rekor enflasyon ve sağlık ile elektrik sektörlerindeki krizler nedeniyle ciddi darboğazda. Ayrıca ABD’nin Guantanamo Körfezi’ndeki askerî üssü, Havana’ya yaklaşık bin kilometre mesafede hâlâ varlığını sürdürüyor.
ABD ile Küba arasındaki hesaplaşmanın kökleri ise onlarca yıl öncesine uzanıyor. 1961’deki başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarması ve ardından gelen Küba Füze Krizi, iki ülke ilişkilerini kalıcı biçimde zehirledi. Obama yönetimi 2015’te Küba’yı “terörü destekleyen ülkeler” listesinden çıkarmış ve 2016’da Obama Havana’yı ziyaret etmişti. Ancak Trump, 2017’de bu yakınlaşmayı tersine çevirdi; ABD vatandaşlarının Küba’ya turistik seyahatlerini ve Küba ordusuyla bağlantılı tüm ticari ilişkileri yasakladı.
Trump, bu yılın ocak ayında başkanlığa dönüşünün hemen ardından Küba’yı yeniden “terörü destekleyen ülkeler” listesine aldı. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel bu kararı “küstahlık ve gerçeğin inkârı” olarak nitelendirdi.
New York Times’ın 12 Aralık’ta yayımladığı bir analizde ise dikkat çekici bir tespit yer aldı: “Rubio’ya göre Havana’ya giden yol Caracas’tan geçiyor.” Gazete, Maduro’nun devrilmesinin Küba’ya yönelik büyük hamlenin önünü açabileceğini ve mevcut tırmanışın mimarının Rubio olduğunu yazdı. Analize göre Trump ekibinin stratejisi net: Küba’nın tüm destek kanallarını kesmek. Bu bakışa göre, “Venezuela düştüğünde, Küba da peşinden gelecektir.”