Suudi Arabistan ile Pakistan Arasında Stratejik Savunma Anlaşması
19.09.2025 - 16:06 | Son Güncellenme: 19.09.2025 - 16:16
Bölge, son derece önemli bir gelişmeye sahne oldu. Suudi Arabistan Krallığı ile Pakistan İslam Cumhuriyeti arasında ortak stratejik savunma anlaşması imzalandı.
Bu gelişme yalnızca bir diplomatik protokol ya da ikili işbirliği belgesi değil; İslam dünyasında yeni bir caydırıcılık denkleminin ilanı niteliğinde. Etkilerinin Körfez güvenliğinden öteye, küresel dengelere kadar uzanabileceği konuşuluyor.
Zamanlamanın önemi
Anlaşmanın imzalandığı an tesadüf değil. Körfez, özellikle İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırıdan sonra artan tehditlerle karşı karşıya. Bu ortamda Riyad ve İslamabad’ın, olası saldırıları engelleyecek ve ortak caydırıcılık tesis edecek bir formül araması kaçınılmazdı.
Öte yandan, Suudi Arabistan bölgesel ve uluslararası konumunu yeniden belirleme aşamasında. Amerika Birleşik Devletleri'ne olan tam bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Bu nedenle yeni ortaklıklar kurmaya çalışıyor.
Ayrıca Pakistan da özellikle Netanyahu'nun daha önce Pakistan'ın nükleer kapasitesini vurmak niyetinde olduğuna yönelik açıklamalarından sonra kendisinin İsrail için hedef olabileceğinin farkında. İki tarafın çıkarlarının örtüşmesi, anlaşmayı tam da bu zamanlama için stratejik bir seçenek haline getirdi.
Gözden Kaçmasın
Orta Doğu uzmanı Dr. Mahjoub Zouri, Fokus Plus’a yaptığı değerlendirmede, “Bu anlaşma hem zamanlama hem de içerik açısından dikkat çekici. ABD artık bölgedeki ortaklarına eskisi kadar önem vermiyor. Hatırlayın, birkaç yıl önce Suudi petrol tesisleri Husiler tarafından vurulduğunda Trump, bunun Suudi Arabistan’ın savaşı olduğunu söylemişti. Yani açıkça desteğini çekti. Katar’a yönelik İsrail saldırısına da Washington sessiz kaldı. İşte bu yüzden Körfez ülkeleri yeni ortaklar arıyor” dedi.
Anlaşmanın içeriği: Kolektif savunma
Anlaşmanın en çarpıcı maddesi, “Herhangi bir ülkeye yapılacak silahlı saldırının, her iki ülkeye yapılmış sayılacağı” ifadesi. Bu madde, NATO’nun meşhur “kolektif savunma” ilkesiyle büyük benzerlik taşıyor. Yani Suudi Arabistan veya Pakistan’a saldırmayı planlayan herhangi bir güç, kendisini iki ülkeyle aynı anda karşı karşıya bulacak.
Anlaşma bununla da sınırlı değil. Ortak tatbikatların genişletilmesi, savunma sanayinde işbirliği, modern askeri teknolojilerde bilgi ve deneyim paylaşımı da maddeler arasında.
Doğrudan zikredilmese de Pakistan’ın nükleer kapasitesi, anlaşmanın arka planındaki en güçlü caydırıcı unsurlardan biri.
Tarihten gelen güçlü bağlar
Bu anlaşmayı anlamak için Suudi Arabistan–Pakistan ilişkilerinin tarihine bakmak gerekiyor. Riyad, 1947’de Pakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden biriydi.
1990’larda Pakistan nükleer denemeler nedeniyle uluslararası yaptırımlara maruz kaldığında, Suudi Arabistan’ın sağladığı mali destek kritik bir rol oynadı.
Bugün Suudi Arabistan’da yaşayan 2 milyondan fazla Pakistanlı, iki ülke arasında kalıcı bir ekonomik ve insani köprü oluşturuyor.
Pakistanlı subaylar yıllarca Suudi ordusunun eğitiminde görev aldı, Riyad ise İslamabad’a enerji ve finans desteği sundu. Yeni anlaşma işte bu uzun yolun bir “taçlandırılması” gibi görülüyor.
İki ülkenin hedefleri
Suudi Arabistan, potansiyel tehditlere karşı daha geniş bir caydırıcılık şemsiyesi kurmak, Körfez’in ötesinde stratejik derinlik kazanmak ve ABD’ye tam bağımlılıktan uzaklaştığını göstermek istiyor.
Pakistan ise ekonomik ve siyasi destek elde etmeyi, “İslam dünyasının nükleer gücü” kimliğini pekiştirmeyi ve Hindistan ile İsrail’e karşı elini güçlendirmeyi hedefliyor.
Önlerindeki engeller
Bununla birlikte uygulamada ciddi sorunlar da olabilir: Suudi Arabistan’ın Hindistan’la geliştirdiği enerji ve yatırım ilişkileri, İslamabad ile savunma ortaklığını zorlayabilir.
Pakistan’daki ekonomik ve siyasi krizler, anlaşmanın uygulanabilirliğini sınırlandırabilir. İslamabad’ın Çin’e, Riyad’ın ise hâlâ ABD’ye yakın olması, büyük güçler arasındaki rekabeti tarafların üzerine çekebilir.
Gelecek senaryoları
Eğer iki taraf bu anlaşmayı kağıt üzerinde bırakmaz, pratiğe dökerse; ortak savunma sanayii projeleri, geniş çaplı istihbarat işbirliği ve hatta finansal yardımlarla Pakistan’ın krizleri aşmasına destek olunabilir. Suudi Arabistan içinse dolaylı bir nükleer stratejik derinlik kazanma imkânı doğabilir.
En önemlisi, bu adım Türkiye, Mısır veya Endonezya gibi ülkelerin de katılımıyla gerçek bir İslam savunma paktına dönüşebilir.
Zouri, “bölgenin zaten genişleyen güvenlik ortaklıklarına sahne olduğuna dikkat çekiyor ve Katar–Türkiye ittifakı bunun örneklerinden biri, şimdi de Suudi Arabistan–Pakistan hattı eklendi” dedi.
Yeni bir güvenlik denklemi mi?
Bu anlaşma sıradan bir belge değil. Bölgenin güvenlik mimarisinde yeni bir dönemin habercisi olabilir. Yıllardır süren işbirliğinin somutlaşmış hali, mevcut tehditlere verilen yanıt ve İslam dünyasının büyük güçlere tam bağımlılıktan uzakta kendi güvenlik sistemini oluşturabileceğine dair dünyaya uzun vadeli bir mesaj niteliğinde.
Ancak başarısı, tarafların metinleri gerçeğe dönüştürme ve iç krizlerini aşabilmesine bağlı. Eğer bu sağlanırsa, İslam dünyası için kolektif güvenliğin başlangıcı olabilir.
Dr. Zouri ayrıca şunu ekliyor: “Bölge yeni bir dönüşümün eşiğinde. Belki yavaş ilerliyor ama bu tepkisel bir adım değil, kalıcı güvenlik ve askeri ittifakların oluştuğunu gösteriyor. Özellikle Körfez’in güvenliği ve bölge ülkelerinin istikrarı için kritik bir gelişme.”