Suriyeliler Hakkındaki Söylemler 13 Yılda Nasıl Değişti?
05.12.2025 - 16:28 | Son Güncellenme: 05.12.2025 - 16:45
2011’de Suriye’de başlayan halk ayaklanması, uluslararası kamuoyunda önce bir özgürlük mücadelesi olarak konuşuluyordu. Doğduğu anda sivil karakteri güçlü olan bu devrim, sadece bölge halkları arasında değil, dünya çapında da büyük bir empati doğurmuştu. Şiddetten kaçan sivillerin sınır kapılarına ulaşması, komşu ülkelerde insani bir refleksi harekete geçirdi. Suriyeliler o yıllarda “zulümden kaçan insanlar”, “mazlum halk”, “misafirler”, “geçici sığınmacılar” olarak tanımlanıyordu.
Bu algı, Suriye devriminin henüz umutlu bir süreç olarak görüldüğü, krizin kalıcılaşmadığı ve göçün uzun vadeli sonuçlarının öngörülmediği döneme aitti. Uluslararası basında Suriyeliler modern çağın en büyük mağdurlarından biri olarak ele alınıyor; Lübnan’dan Türkiye’ye, Ürdün’den Almanya’ya kadar geniş bir coğrafyada yardım kampanyaları örgütleniyordu. Göçmen algısının pozitif karakteri, büyük ölçüde devrimin ilk dönemindeki duygusal ve politik iklimden besleniyordu.
Savaşın derinleşmesi ve göçün kalıcılaşması: Algının dönüm noktası
Ancak devrim kısa sürede dünya tarihinin en yıkıcı iç savaşlarından birine dönüştü. Bombardımanlarla yıkılan şehirler, kesintisiz çatışmalar, kimyasal saldırılar ve milyonlarca insanın evsiz kalması, Suriyeli nüfusun göç yolculuğunu kalıcı bir gerçekliğe dönüştürdü.
Algının dönüşümü de tam bu noktada başlamıştı. Suriyeliler artık sadece devrimden ve şiddetten kaçan mağdurlar olarak değil; kalıcılığı olan bir topluluk, şehirlerin demografisini değiştiren bir unsur ve ülkelerin sosyal yapısını etkileyen bir aktör olarak görülmeye başlandı. Devrime duyulan başlangıçtaki romantik destek, yerini daha pragmatik, daha ekonomik ve giderek daha politize bir algıya bıraktı.

Komşu ülkelerde ekonomik yük tartışmaları, Avrupa’da sınır politikalarının sertleşmesi, Lübnan’da siyasi dengelerin bozulması, Türkiye’de göçün kalıcılaşmasıyla gündeme gelen sosyoekonomik baskılar, Suriyeli algısını dünyanın birçok yerinde yeniden şekillendirdi. Artık Suriyeliler hakkında konuşmak, sadece bir insani kriz değil, aynı zamanda bir toplum mühendisliği meselesi, bir güvenlik politikası veya bir seçim stratejisi haline gelmişti.
Küresel kamuoyunda yeni söylemler
Göçün kalıcılaşmasıyla Suriyeliler için kullanılan dil de köklü bir değişim geçirdi. Devrimin ilk yıllarında baskın olan mağduriyet temelli söylem, giderek yerini rekabet, yoğunluk, uyum veya tehdit odaklı ifadelere bıraktı.
Avrupa’da 2015 sonrası yükselen göç karşıtı söylem, Suriyelilerin kamuoyunda bir güvenlik ve sınır politikası tartışması içinde ele alınmasına yol açtı. Almanya gibi entegrasyon politikalarının güçlü olduğu ülkelerde bile Suriyeliler, zaman zaman toplumsal gerilimlerin odağına çekildi. Yunanistan, Macaristan veya Balkan ülkelerinde Suriyeli figürü daha çok “sınır baskısı” üzerinden tartışıldı ve devrimle olan bağ, büyük ölçüde görünmez hale geldi.
Lübnan’da siyasi elitlerin Suriyelileri iç krizlerin sorumlusu gibi göstermesi, kamuoyunda hızla olumsuz bir algı oluşturdu. Ürdün’de rekabet kaygıları arttı. Türkiye’de ise Suriyelilere yönelik söylem, devrimin anlam dünyasından koparak daha çok ekonomik baskılar, güvenlik tartışmaları ve entegrasyon problemleri üzerinden şekillendi. Böylece Suriyeli göçmen figürü, uluslararası kamuoyunda devrimci bir halkın mağdur temsilinden uzaklaşıp daha çok “yeni bir gerçekliğin kalıcı aktörü” olarak algılanmaya başladı.
Avrupa’nın iki yüzlü tutumu
Fransız gazeteci Philippe Corbé, Ukrayna savaşı patlak verdiğinde şu sözleri sarf etmişti:
“Burada Putin’in desteklediği Suriye rejiminin bombalamalarından kaçan Suriyelilerden bahsetmiyoruz. Hayatlarını kurtarmak için bizimkilere benzer arabalara atlayıp giden Avrupalılardan bahsediyoruz.”
Benzer şekilde Ukrayna’nın eski başsavcılarından biri BBC’ye verdiği röportajda duygularını şu cümlelerle dile getirmişti:
“Bu benim için çok duygusal bir durum, çünkü mavi gözlü, sarı saçlı Avrupalı insanların her gün öldürüldüğünü görüyorum.”
Bu iki ifade aslında çok daha büyük ve rahatsız edici bir gerçeğin, Avrupa’nın insani krize yaklaşımındaki çifte standardın fotoğrafı.
Rusya Ukrayna savaşında milyonlarca kişi Avrupa sınırlarına yönelirken Avrupa devletleri kapılarını genişçe açmış, mültecilere hızla statü, barınma, çalışma ve sosyal hak tanımıştır. Bu tavır, savaş mağdurlarına destek verme konusunda elbette insani bir duruştur.
Ancak aynı Avrupa, Suriye’de iç savaş başladığında bambaşka bir tutum sergilemiştir.
Bombardımandan, kimyasal saldırılardan, kuşatmalardan kaçan Suriyeliler Avrupa kapılarında dikenli tellerle, duvarlarla, geri itmelerle ve karalama kampanyalarıyla karşılaşmıştır.
Ege’de ölen çocuklar, Akdeniz’de batan botlar, Yunanistan sınırında geri itilip donarak ölen insanlar Avrupa’nın “insan hakları” söylemiyle sert bir tezat oluşturmuştur.

Bu süreçte Türkiye, jeopolitik risklere, ekonomik yük ve toplumsal zorluklara rağmen milyonlarca Suriyeli sığınmacıya kapılarını açmış, geçici koruma sağlamış ve tarihin en büyük insani dayanışma örneklerinden birini sergilemiştir.
Avrupa ise Suriyeli sığınmacılar söz konusu olduğunda güvenlik söylemine sığınmış, yük paylaşımını reddetmiş ve çoğu zaman Türkiye’nin üzerine bırakılan ağır yükü eleştirmekle yetinmiştir.
Ukrayna konusunda gösterilen hassasiyet ile Suriye konusunda gösterilen kayıtsızlığın arasındaki fark, sadece politik değil, insani bir tutarsızlıktır.
Dünden bugüne Suriye
8 Aralık devriminin ardından Ahmed Şara’nın Suriye’nin yeni cumhurbaşkanı olarak uluslararası arenaya çıkışı, yalnızca Orta Doğu’nun siyasi dengelerini değil, dünyanın Suriyeli sığınmacılara bakışını da köklü biçimde değiştirdi. Bu liderlik değişimi, yıllardır çatışma ve otoriter yönetim altında yaşayan Suriye için “yeni bir başlangıç” olarak görülürken, uzun süre boyunca farklı ülkelerde tartışma konusu olan Suriyeli sığınmacı algısı da belirgin bir dönüşüm geçirmeye başladı. Suriye’ye geri dönüşlerin başlaması medyadaki nefret söylemlerini de azalttı.
Fokus+ yazarlarından Doç. Dr. Zeynep Uğur, “Suriyelilerin Geri Dönüşü ve Ekonomik Etkiler” başlıklı yazısında Suriye’ye uygulanan ambargoları ve çatışma temelli problemlerin ekonomik sonuçlarını aktarmıştı.
Suriye’de çatışmaların tam anlamıyla sonlanmaması, güvenlik risklerinin devam etmesi ve rejimin keyfi tutumları nedeniyle geri dönüşler hala kırılgan ve sınırlı bir çerçevede ilerliyor.
Türkiye, uluslararası hukuka uygun biçimde gönüllü, güvenli ve onurlu geri dönüşü esas alırken; Avrupa ülkeleri yıllarca kapılarını kapatarak hem sorumluluk paylaşımından kaçınmış hem de sığınmacıların insanların güvenli bir şekilde vatanına dönebilmesi için siyasi çözüm üretme konusunda yeterli çabayı göstermemiştir.
Avrupa’da algı değişimi: “Güvenlik riski” söyleminden “normalleşme olasılığı”na
Son yıllarda özellikle Avrupa basınında Suriyeli sığınmacılar, güvenlik riski, radikalleşme ihtimali ve entegrasyon sorunları çerçevesinde tartışılırken, 8 Aralık devrimi sonrasında bu ton gözle görülür biçimde yumuşadı. Avrupa gazetelerinde Şara’nın liderliği, “Suriye’nin istikrara geri dönüşü için en ciddi fırsat” olarak değerlendiriliyor.
The Guardian ve Le Monde gibi gazetelerde, Suriyelilerin kriminalize edildiği haberlerin sayısında belirgin bir düşüş görülürken, yerini Şara yönetiminin reform söylemleri, güvenli bölgeler ve demokratikleşme vaatleri aldı. Bu ton değişimi, Suriyelilerin kamuoyundaki imajını “yük” ya da “güvenlik tehdidi” olmaktan “ülkesine dönebilecek bir diaspora” algısına dönüştürdü.
ABD ve Batı’da yeni yaklaşım: Şara’nın açılımı güvenlik kaygılarını yumuşatıyor
Şara’nın ABD ziyareti Washington’un uzun yıllardır soğuk durduğu Şam yönetimiyle yeniden temas kurmasına zemin hazırladı. Bu görüşme, Batı’da Suriyeli sığınmacıları uzun süre “kalıcı ve zorunlu nüfus” olarak gören anlayışı değiştirdi.
Batılı ülkelerdeki siyasi yorumcular, Şara’nın radikal unsurlara karşı “sıfır tolerans” vurgusunun, Suriyeli diasporanın güvenlik bağlamında kriminalize edilmesini azaltan en önemli adım olduğunu belirtiyor. Bu söylem, özellikle Avrupa’da Suriyeli erkek mülteciler hakkında dolaşan olumsuz stereotipleri de zayıflattı.
Göç politikalarında yumuşama ve “gönüllü geri dönüş” perspektifi
Şara’nın liderliğinde açıklanan yeniden inşa programları ve güvenli bölge planları, dünya genelinde “Suriye’ye gönüllü geri dönüş” tartışmalarını hızlandırdı. Avrupa ülkeleri, yıllardır siyasi istikrarsızlık nedeniyle geri dönüşe sıcak bakmazken, 8 Aralık sonrasında bu yaklaşımda dikkat çekici bir değişim yaşandı.
Özellikle Almanya, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerde Suriyeli sığınmacıların uzun vadeli entegrasyon politikaları tartışma yerine, “güvenli dönüş koşullarının nasıl oluşturulacağı” sorusu öne çıkmaya başladı. Bu dönüşüm hem hükümet açıklamalarına hem medya diline açık şekilde yansıdı.
Türkiye’deki etki: Toplumsal tansiyonda yumuşama
Türkiye’de de kamuoyu 8 Aralık devrimi sonrası belirgin biçimde değişti. Uzun süredir artan toplumsal gerilim ve göçmen karşıtı söylem, Şara’nın liderliğinin doğurduğu uluslararası normalleşme havasıyla nispeten yumuşadı. Türkiye basınında da Suriyeli sığınmacılara dair suç ve güvenlik odaklı haberlerde düşüş, “gönüllü geri dönüş” tartışmalarında artış gözlemlendi.
Ahmed Şara’nın liderliğinin dünya basınında geniş yer bulması, yalnızca Suriye’nin geleceğini değil, Suriyeli sığınmacıların küresel algısını da baştan şekillendirdi. Güvenlik kaygılarının azaldığı, kriminalleştirici söylemlerin geri çekildiği ve “gönüllü geri dönüş” ihtimalinin ciddiyetle tartışıldığı yeni bir dönem başladı. 8 Aralık devrimi hem Suriye içinde hem diasporada hem de uluslararası toplumda Suriyelilerin konumunu yeniden tanımlayan bir kırılma anı olarak tarihe geçiyor.