Suriye’de Yeni Dönem: SDG’nin Feshi, Süveyda ve İsrail Denklemi
28.08.2026 - 12:59 | Son Güncellenme: 28.08.2026 - 13:29
Suriye, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünen ancak gerçekte ülkenin önümüzdeki dönemdeki siyasi tablosunu şekillendiren üç gelişmenin aynı anda yaşandığı son derece hassas bir siyasi ve güvenlik sürecine giriyor. Mazlum Abdi’nin Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) bağımsız bir askerî güç olarak varlığına son verildiğini ve devlet kurumlarına entegre edileceğini açıklaması, Suriye’nin ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarılması ve İsrail’le siyasi ve askerî gerilimin tırmanması bu gelişmelerin başında geliyor. Tüm bunlar yaşanırken Süveyda dosyası ve Hikmet el-Hicri ile ilişkiler, henüz çözüme kavuşturulamayan en önemli düğüm olmayı sürdürüyor.
Bu gelişmeler Suriye krizinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Ancak ülkenin açık savaşın ve çok sayıda kontrol merkezinin bulunduğu bir dönemden daha karmaşık bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Yeni dönemin temel soruları ise şöyle: Suriye devletinde karar yetkisini kim elinde tutacak? Devletin yapısını, egemenliğinin sınırlarını ve ittifaklarını kim belirleyecek?
SDG’nin feshedilmesi, ülkenin kuzeydoğusunda on yılı aşkın süredir devam eden bir dönemin kapanması anlamına geliyorsa İsrail’in Suriye topraklarındaki varlığını sürdürmesi, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın çekilmeyi reddeden açıklamaları ve Hikmet el-Hicri’nin Süveyda için özel düzenlemeler talep ederek İsrail’le giderek daha yakın bir ilişki kurması, Suriye’yi yeniden birleştirme mücadelesinin henüz sona ermediğini gösteriyor. Hatta bu mücadelenin en hassas aşaması yeni başlamış olabilir.
SDG’nin feshi: Bağımsız gücün sonu mu, yeni bir Suriye uzlaşısının başlangıcı mı?
Mazlum Abdi’nin Şam’daki Halk Sarayı’ndan yaptığı açıklamayla SDG’nin görevini tamamladığını ve bağımsız bir askerî güç olarak kendisini feshettiğini duyurması, Suriye krizinin seyri açısından stratejik bir dönüşüm anlamına geliyor.
2015 yılında ABD desteğiyle kurulan ve savaş yıllarında Suriye’nin kuzeyi ile kuzeydoğusundaki geniş bölgelerin kontrolünü sağlayan SDG, yalnızca askerî bir yapı değildi. Örgütün etrafında geniş bir idari, güvenlik ve ekonomik sistem oluşturulmuştu. SDG’nin kontrolündeki bölgeleri yöneten “Özerk Yönetim” de savaş sırasında ortaya çıkan en önemli siyasi yapılardan biri hâline gelmişti.
Dolayısıyla fesih kararı yalnızca askerî bir yapının dağıtılması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda merkezî devlet ile kendisine ait yönetim, güvenlik birimleri ve kurumlardan oluşan ayrı bir yapıya sahip bölgeler arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması anlamına geliyor.
Yeni anlaşmanın, savaş öncesindeki düzene basit bir dönüş esasına dayanmadığı görülüyor. Bunun yerine personel ve kurumların devlet bünyesine dâhil edilmesi, buna karşılık yerel bazı özelliklerin ve kültürel hakların korunması öngörülüyor. Kürtçe eğitim de bu hakların başında geliyor.
Mazlum Abdi’nin vermeye çalıştığı mesajın önemi de burada ortaya çıkıyor. Abdi, bu adımı bir teslimiyet olarak değil, “savaş meydanlarından inşa alanlarına geçiş” şeklinde sundu. Başka bir ifadeyle Kürt yönetimi, savaş yıllarında elde ettiği askerî ve siyasi nüfuzu yeni Suriye devleti içinde kazanımlara dönüştürmeye çalışıyor.
Araştırmacı Wail Alwan, Fokus+’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“SDG’nin feshedildiğinin açıklanması bir buçuk yıldan fazla gecikti. SDG’nin öncülük ettiği uzun bir anlaşmazlık ve iç çatışma sürecinin ardından örgüt, iç ve dış baskılar karşısında tamamen feshedildiğini ve hükûmete entegre olduğunu açıklamak durumunda kaldı. Oysa Suriye’de devlet dışı silahlı yapıların geri kalanı; Millî Ordu, İslami gruplar, İdlib’deki gruplar ve ülkenin güneyinde uluslararası koalisyon güçlerinin himayesi ve desteği altında bulunan Özgür Suriye Ordusu dâhil olmak üzere, anayasal bildirinin, zirve konferansının ve örgütlerin tamamen feshedileceğinin açıklanmasının hemen ardından tam anlamıyla entegre olmuştu. Dolayısıyla karşımızda SDG’nin bir buçuk yıldan fazla süren geciktirme ve engelleme süreci var. Oysa örgütün kurtuluşun hemen ardından feshedilmesi gerekiyordu.”
Kürtler ne kazandı, SDG ne kaybetti?
SDG’nin feshedilmesini Şam açısından tam bir zafer ya da Kürtler açısından tamamen bir yenilgi olarak değerlendirmek kolay değil.
Şam yönetimi uzun süredir savunduğu temel bir ilkeyi yeniden kabul ettirdi: Silahın devlet tekelinde bulunması ve kurumların, sınır geçişlerinin ve stratejik kaynakların devlet kontrolüne alınması. Kürt tarafının ise devlet kurumlarına katılım, güçlerinin bir bölümünün sisteme dâhil edilmesi ve uzun süredir tartışma konusu olan kültürel ve eğitim haklarının tanınması konusunda bazı güvenceler aldığı görülüyor.
Uzlaşının özü de burada yatıyor olabilir. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmayacak ve bağımsız bir askerî yapı varlığını sürdürmeyecek. Buna karşılık savaş öncesinde olduğu gibi Kürt taleplerinin tamamen görmezden gelindiği bir düzene de geri dönülmeyecek.
ABD’nin anlaşmayı memnuniyetle karşılaması da bu çerçevede okunabilir. DEAŞ’a karşı savaş sırasında SDG’nin en önemli uluslararası destekçisi olan Washington’ın, bağımsız yerel bir askerî yapıyı desteklemekten bu yapının Suriye devleti içine dâhil edilmesini güvence altına alan bir düzenlemeyi desteklemeye geçtiği görülüyor.
Türkiye açısından ise SDG’nin bağımsız askerî yapısının sona ermesi önemli bir gelişme. Özellikle Ankara’nın ulusal güvenliğine tehdit olarak değerlendirdiği askerî ve örgütsel bağlantıların fiilen sona ermesi hâlinde bu gelişmenin önemi daha da artacak.
Ancak temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: SDG’nin bütün bileşenleri anlaşmaya uyacak mı, yoksa bazı Kürt gruplar tam entegrasyonu özerk yönetim projesinden vazgeçmek olarak mı görecek? Bu konu, önümüzdeki dönemin en önemli sınavlarından biri olacak.
Alwan değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Örgütün feshedilmesi ve kendisini dağıttığını açıklamasıyla meselenin tamamen sona erdiğini söyleyemeyiz. Çünkü hâlâ doğrudan Suriye hükûmeti tarafından yönetilmesi gereken bölgeler var. Burada güvenlik ve askerî düzeyden de söz ediyoruz. Ayrıca SDG’nin kararını kabul etmeyen gruplar bulunuyor. Haseke bölgesinde SDG yönetiminin yaptıklarını kabul etmeyen silahlı gruplar ve örgütler hâlâ mevcut. Zaman zaman SDG içinde de hükûmetle entegrasyon kararına karşı çıkan ayrışmalar yaşanıyor. Dolayısıyla Suriye hükûmetinin ülkenin kuzeydoğusundaki coğrafyanın tamamında kontrolü sağladığını söyleyemem.”
SDG’den sonra en zorlu dosya Süveyda
Suriye’nin kuzeydoğusundaki dosya çözüm yönünde ilerlemeye başlarken dikkatler şimdi ülkenin güneyine, özellikle de Süveyda’ya çevriliyor.
SDG ile Hikmet el-Hicri arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün olsa da iki dosya tamamen aynı değil. SDG geniş bir coğrafyayı kontrol ediyor, kapsamlı bir askerî ve idari yapıya sahip bulunuyor ve DEAŞ’a karşı savaşla bağlantılı uluslararası düzenlemelerin bir parçasını oluşturuyordu.
Süveyda meselesi ise daha çok bölgedeki toplumsal yapı, İsrail’in tutumu ve Suriye’nin güneyinin geleceğine ilişkin mücadeleyle bağlantılı.
Buna karşın iki dosyanın ortak bir noktası bulunuyor: Yeni Suriye devleti, ülkedeki silahlı güç merkezlerinin çoğulluğuna son vermek ve egemenlik kararını yeniden tek merkezde toplamak istiyor.
Mazlum Abdi’nin açıklamasının ardından gündeme gelen soru da tam olarak bu: Şam, SDG ile anlaşmaya varabildiyse Süveyda konusunda da benzer bir formül geliştirebilir mi?
Alwan, Süveyda dosyasına ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Süveyda meselesi hâlâ karmaşık. Bunun nedeni kesinlikle iç faktörlerden ibaret değil. İsrail tehditleri, İsrail’in Suriye’deki iç krizlere sürekli yatırım yapması, İsrail’in tutumu ve Suriye’ye yönelik tekrarlanan saldırıları da bu karmaşıklığın temel nedenleri arasında.”
El-Hicri farklı bir denklemle karşı karşıya
Hikmet el-Hicri’nin son açıklamaları Süveyda dosyasını daha da karmaşık hâle getiriyor. El-Hicri, tüm toplumsal kesimlerin haklarının güvence altına alındığı sivil bir devletten söz ederken daha önce Süveyda’da bağımsız bir devlet kurulmasına kadar varan daha sert görüşler dile getirmiş, hatta Dürzi toplumunu İsrail’in ayrılmaz bir parçası olarak tanımlamıştı.
Sivil devlet çağrısıyla İsrail’le bağlantı kurulmasını savunan söylem arasındaki görünür çelişki, Süveyda’nın yaşadığı krizin niteliğini de ortaya koyuyor. Vilayet, Suriye devleti içinde güvenceler mi arıyor, yoksa devletten ayrı düzenlemeler mi talep ediyor?
El-Hicri açısından sorunlardan biri ise bölgesel koşulların değişiyor olabileceği gerçeği.
Şam ile Washington, İsrail’le güvenlik konusunda uzlaşıya varır ve Tel Aviv, Suriye’nin güneyindeki sınırlar ve askerî varlık konusunda istediği güvenceleri elde ederse Süveyda kartının İsrail açısından taşıdığı değer değişebilir.
Burada oldukça hassas bir denklem ortaya çıkıyor. Yerel müttefikler dış desteğe dayanıyor ancak dış desteğin kendisi de çıkarlar ve uzlaşmalar tarafından belirleniyor. Çıkarlar değiştiğinde müttefikin taşıdığı değer de değişebilir.
El-Hicri’nin birkaç gün içinde yeni gelişmeler yaşanacağına ilişkin açıklamaları da bu açıdan, Süveyda’nın Suriye’nin güneyini ilgilendiren herhangi bir bölgesel anlaşmada göz ardı edilemeyecek bir aktör olduğunu gösterme çabası olarak okunabilir.
İsrail Süveyda kartından vazgeçer mi?
Mesele yalnızca İsrail’in Suriye’nin güneyindeki bazı tarafları destekleyip desteklemediği değil. Asıl soru, Tel Aviv’in Şam’la doğrudan bir anlaşmaya varması hâlinde bu karta yatırım yapmayı ne ölçüde sürdüreceği.
İsrail, Suriye’nin güneyinde yeni güvenlik düzenlemeleri istediğini açıkça ilan etti ve Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından kontrolünü sağladığı bölgelerde askerî varlığını sürdürmekte ısrar ediyor. Şam ise bu varlığın sona ermesini ve 1974’teki kuvvetlerin ayrıştırılması hatlarına geri dönülmesini istiyor. Washington da iki tarafı bir güvenlik mutabakatına yönlendirmeye çalışıyor.
Müzakerelerin başarılı olması hâlinde İsrail açısından temel mesele, Süveyda’yı kimin yöneteceğinden çok Suriye hükûmetinin sınır güvenliğini sağlayıp İsrail’e yönelik herhangi bir tehdidi engelleyip engelleyemeyeceği olabilir.
Bu durumda Süveyda, siyasi bir projeden müzakere kartına dönüşebilir.
Tam da bu ihtimal el-Hicri’nin konumunu daha zor hâle getirebilir. Çünkü dış destek alan herhangi bir yerel aktörün gücü, kendisini destekleyen dış tarafın bu desteği sürdürme isteğiyle doğrudan bağlantılı.
İsrail: Suriye’deki uzlaşıların çözemediği sorun
Bütün bu gelişmeler arasında İsrail, Suriye’nin istikrara geçiş sürecini aksatma kapasitesi en yüksek aktörlerden biri olarak öne çıkıyor.
Şam egemenliğini yeniden tesis etmek istediğini açıklarken İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hermon Dağı’ndan yaptığı açıklamada “tehditler” devam ettiği sürece İsrail ordusunun Suriye’de kontrol altında tuttuğu bölgelerden çekilmeyeceğini söyledi.
Bu açıklama yalnızca askerî bir mesaj değil, aynı zamanda Şam’a yönelik doğrudan siyasi bir mesaj niteliğinde. İsrail, Suriye içindeki güvenlik denkleminin bir parçası olmak istiyor.
Şam yönetimi ise konuya tamamen farklı yaklaşıyor. Suriye hükûmetine göre İsrail güçlerinin Suriye topraklarındaki varlığını sürdürmesi işgal ve egemenlik ihlali anlamına geliyor. Bu durum uzun vadeli istikrardan söz edilmesini de eksik bırakıyor.
Burada iki farklı yaklaşım karşı karşıya geliyor: İsrail çıkarlarını güvence altına alacak bir güvenlik bölgesi istiyor, Şam ise topraklarını ve egemen karar alma yetkisini geri kazanmayı hedefliyor.
Ebu Zuhur: Türkiye denklemin merkezine giriyor
Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin İsrail hesaplarında doğrudan bir aktöre dönüşmesiyle tablo daha da karmaşık hâle geliyor.
İsrail, İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askerî Havalimanı’na yönelik saldırısını, Türkiye’nin Suriye içinde askerî varlığını kalıcı hâle getirmeye yönelik bir girişimini engelleme amacıyla gerçekleştirdiğini savundu. Ancak Şam ve Ankara, söz konusu üsse Türk askerlerinin konuşlandırılmasına yönelik herhangi bir düzenleme bulunduğu iddiasını reddetti.
Bu gelişme, Suriye etrafındaki mücadelenin artık yalnızca Suriyeli aktörler arasında yaşanmadığını ortaya koyuyor. Türkiye istikrarlı ve birleşik bir Suriye istiyor ve Şam’la giderek gelişen askerî ve siyasi ilişkilere sahip. İsrail ise güvenlik garantileri talep ediyor ve tehdit olarak gördüğü herhangi bir bölgesel gücün sınırlarının yakınında kalıcı bir varlık oluşturmasını engellemek istiyor. ABD ise müttefikleri arasındaki bu rekabetin doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini önlemeye çalışıyor.
Böylece Suriye bir kez daha bölgesel ve uluslararası güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir alan hâline geliyor. Ancak bu kez ülkede devlet kurumlarını yeniden kontrolü altına almaya çalışan merkezî bir hükûmet bulunuyor.
Şam ve Tel Aviv güvenlik anlaşmasına yaklaştı mı?
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin açıklamaları, Suriye ile İsrail arasındaki müzakerelerin dondurulmadan önce önemli bir aşama kaydettiğini ortaya koyuyor.
Şam’a göre taraflar bazı temel ilkeler üzerinde anlaşmaya oldukça yaklaşmıştı. Bunlar arasında İsrail saldırılarının durdurulması, Suriye’nin iç işlerine müdahale edilmemesi, İsrail güçlerinin eski rejimin devrilmesinin ardından kontrol ettiği bölgelerden çekilmesi ve ülkenin güneyine ilişkin güvenlik düzenlemeleri yer alıyordu. Müzakerelerin önündeki temel sorun ise güven sorunu.
Şam, İsrail’e güvenmediğini açıkça ifade ederken İsrail de Suriye’yi hâlâ potansiyel bir tehdit kaynağı olarak değerlendiriyor.
Bu nedenle bir anlaşmaya giden yol imkânsız görünmese de kolay olmayacak.
Belirleyici aktör ise özellikle Washington olabilir. ABD, Şam’a yönelik politikasında yaşanan büyük değişimin ardından iki taraf üzerinde de baskı kurabilecek güce sahip.
Alwan müzakerelere ilişkin şu bilgileri verdi: “İsrail istihbarat servisi Mossad’ın başkanı ile Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ve iki tarafın beraberindeki heyetler Ürdün’ün başkenti Amman’da bir araya geldi. Ancak elimizdeki bilgilere göre görüşme doğrudan yapılmadı. Evet, İsrail heyeti Amman’daki bir otelde, Suriye heyeti ise başka bir otelde bulunuyordu. ABD ve Ürdün’ün de katılımıyla görüşmeler ve müzakereler görüntülü bağlantı üzerinden yürütülüyordu.
Görüşmeler devam ediyor. İsrail’in Ebu Zuhur Havalimanı’nı hedef alarak verdiği sert ve güçlü mesajın da müzakere masasında karşılığı bulunuyor. İsrail’in talepleri şartların dayatılmasına benziyor. Buna rağmen bugün İsrail’in henüz çözüm üretmemiş bir müzakere masasında çıtayı yükselttiğini görüyoruz.
Suriye tarafında ise toparlanma ve kararlılık söz konusu. Suriye, yeniden ayağa kalkabilecek, toparlanabilecek ve istikrara kavuşabilecek bir ülke olmakta ısrar ediyor. Bunun için sınırları ve Suriye’nin kazanımlarını koruyabilecek bir orduya ve güvenlik güçlerine ihtiyaç var. Aynı zamanda Suriye, savaş başlatan ya da komşu ülkeleri tehdit eden bir devlet olmadığını yeniden vurguluyor.
Ancak iç ve dış tehditler bulunuyor. Suriye’nin bunlara karşı koyabilecek ya da en azından bu iç ve dış tehditlerin ülkenin toparlanmasını engelleyemeyeceği ölçüde yeterli güce sahip olması gerekiyor. Ardından istikrar yolunda ilerlenebilir.”
Suriye’nin terör listesinden çıkarılması: Denklemin ekonomik boyutu
Aynı dönemde Suriye’nin teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarılması, Suriye hükûmetine onlarca yıldır sahip olmadığı yeni bir fırsat sundu.
Bu karar tüm yaptırımların otomatik olarak sona erdiği anlamına gelmiyor. Ancak uluslararası finans kuruluşları ve şirketlerin Suriye ile ilişkilerinde son derece temkinli davranmasına neden olan en önemli hukuki ve siyasi engellerden birini ortadan kaldırıyor.
Bundan sonra farklı bir süreç başlayabilir. Suriye bankalarının küresel finans sistemine yeniden bağlanması, yatırım çekilmesi, yeniden yapılanma projelerinin finanse edilmesi ve ticaret hacminin genişletilmesi bu sürecin temel başlıkları arasında yer alıyor.
Ancak Suriye’nin bu listeden çıkarılması Şam’a verilmiş açık çek değil.
Yatırımlar yalnızca yaptırımların kaldırılmasıyla gelmez. İstikrarlı bir hukuk ortamına, güvenilir kurumlara, işleyen bir yargıya, uluslararası kurumlarla çalışabilecek bir bankacılık sistemine ve yatırımcılara sunulacak güvencelere ihtiyaç var.
Başka bir ifadeyle Washington kapıyı açtı ancak bu kapıdan geçip geçemeyeceğini Şam’ın atacağı adımlar belirleyecek.
Ekonomi, güvenliğin sağlanmasında en az diğer alanlar kadar önemli bir unsur hâline gelebilir. Yıllarca süren savaştan çıkan Suriye’nin ekonomisini ve kurumlarını yeniden inşa etmesi gerekiyor. Ekonomik durum iyileştikçe, yoksulluk ve işsizlik azaldıkça ve devlet yeniden hizmet sunabilecek kapasiteye ulaştıkça silahlı örgütlerin ve yerel nüfuz merkezlerinin gelişebileceği ortam da daralacak.
Bu nedenle ekonomik mücadele güvenlik mücadelesinden ayrı değil. Yeniden yapılanma başarılı olduğu takdirde devletin yeniden inşasının en önemli araçlarından biri olabilir. Ekonomik başarısızlık ise savaşın ürettiği parçalanmanın nedenlerini yeniden ortaya çıkarabilir.
Suriye tek devlet sınavıyla karşı karşıya
Bugün yaşanan gelişmeler net bir denklemle özetlenebilir: Şam, çok sayıda güç merkezinin bulunduğu bir yapıdan tek ordusu, tek kurumları ve tek egemen karar merkezi bulunan bir devlete geçmeye çalışıyor. SDG’nin feshedilmesi bu yönde atılmış önemli bir adım.
Ancak Süveyda dosyası henüz çözüme kavuşmadı. İsrail’in güneydeki varlığı sürüyor, Suriye-İsrail müzakereleri nihai bir anlaşmaya ulaşmadı ve Şam-Ankara ile Şam-Washington ilişkileri son derece hassas bir bölgesel denklemin parçası olmayı sürdürüyor.
Bu nedenle Şam’ın SDG’yi devlet bünyesine dâhil etmeyi başarması, devletin yeniden birleştirilmesi projesinin tamamlandığı anlamına gelmiyor. Bu yalnızca en zorlu engellerden birinin aşılması anlamına geliyor.
SDG’den Süveyda’ya: Aynı formül tekrarlanabilir mi?
Önümüzdeki dönemi belirleyecek temel soru, Şam’ın SDG ile vardığı uzlaşı modelini Süveyda’da da uygulayıp uygulayamayacağı olacak.
Bu model, silahlı güçlerin devlet kurumlarına entegre edilmesini, sınırlı bir yerel özgünlüğün korunmasını ve toplumsal grupların haklarının güvence altına alınmasını öngörüyor. Buna karşılık devletin egemenliğinin tam olarak tanınması ve bağımsız askerî ya da siyasi yapıların kurulmasının reddedilmesi gerekiyor.
Bu formül başarılı olursa Suriye gerçek anlamda savaş sonrası dönemin başlangıcına adım atabilir.
Başarısız olması hâlinde ise ülke SDG sorunundan Süveyda sorununa, iç güç merkezlerinin çoğulluğundan bölgesel müdahalelerle daha fazla bağlantılı bir mücadeleye geçebilir. Önümüzdeki dönemin tehlikesi de tam olarak burada yatıyor.
Yeni Suriye tarihî bir fırsat ile büyük riskler arasında
Suriye bugün, özellikle uluslararası izolasyonun azalması, ABD, Arap ülkeleri ve Türkiye ile yeni kanalların açılması ve daha önce devlet kurumlarının dışında kalan güçlerin yeniden sisteme dâhil edilmesiyle birlikte devleti yeniden inşa etmek için tarihî bir fırsatla karşı karşıya.
Ancak bu fırsat aynı zamanda ciddi riskler taşıyor. Uluslararası açılım iç reformlar olmadan başarıya ulaşamaz. SDG’nin feshi, anlaşmanın sahada uygulanması olmadan tamamlanmış sayılamaz. Kürtlerin haklarının hukuki güvencelere ihtiyacı var. Süveyda dosyasının siyasi bir çözüme kavuşturulması gerekiyor. İsrail’in Suriye topraklarındaki varlığı ise tam egemenliğin yeniden sağlanmasının önündeki en büyük sorun olmaya devam ediyor.
Dolayısıyla artık sorulması gereken soru “Suriye savaşı sona erdi mi?” değil.
Daha doğru soru şu: “Suriye, savaşın sona ermesinin devletin yapısı, egemenlik sınırları ve ittifakları üzerine yeni bir çatışmanın başlangıcına dönüşmesini engelleyebilecek mi?”
Önümüzdeki dönem mutlaka iki ordunun karşı karşıya geleceği bir savaş şeklinde yaşanmayabilir. Asıl mücadele, Suriye’nin nasıl bir devlet olacağının tanımlanması üzerinden yürütülecek: Merkezî ve birleşik bir devlet mi, yoksa farklı nüfuz bölgeleri ve birden fazla güvenlik düzenlemesinin bulunduğu bir ülke mi?
Şam, SDG’nin feshedilmesini diğer sorunların çözümünde kullanılabilecek bir uzlaşı modeline dönüştürür ve ekonomik ve diplomatik açılımı doğru değerlendirebilirse Suriye, eski rejimin devrilmesinden bu yana en büyük siyasi yeniden yapılanma sürecine girebilir.
Ancak ülkenin güneyi, Süveyda, İsrail’in varlığı ve bölgesel müdahaleler çözümsüz kalırsa SDG’nin sona erdiğinin ilan edilmesinin Suriye üzerindeki mücadelenin sonu değil, yeni bir bölümünün başlangıcı olduğu ortaya çıkabilir.