Suriye İki Dönem Arasında: Kissinger’ın Mimarisinden Barrack’ın Düzenine

Suriye, Esed rejiminin çöküşünün ardından yalnızca devlet yapısını değil, bölgesel konumunu da yeniden şekillendiren bir döneme girdi. Türkiye-İsrail rekabeti ve ABD’nin artan rolü, yeni Suriye’nin hangi dengeler üzerinde kurulacağı sorusunu gündemin merkezine taşıyor.
suriye-iki-donem-arasinda-kissinger-in-mimarisinden-barrack-in-duzenine.jpg

01.09.2026 - 11:33  |  Son Güncellenme:  01.09.2026 - 11:59

Suriye bugünlerde yeni bir siyasi eşiğin üzerinde mi duruyor? Devletin, siyasi ve ekonomik düzenin yeniden şekillendiği, büyük bölgesel ve küresel dönüşümlerin yaşandığı bu dönemde bu soruyu yanıtlamak, Suriye'nin yakın tarihindeki "istikrar" dönemlerini belirleyen önceki siyasi çağların ayırt edici özelliklerini bilmekten geçiyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın sömürgeci güçler arasındaki uzlaşmalarının bir ürünü olarak şekillenen Suriye devleti, pek çok aşamadan geçti. Bu aşamaların en belirleyicisi, Baas Partisi'nin iktidara el koyması ve ardından yarım asrı aşkın süren Esed hanedanı dönemi oldu.

eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger

Bu "istikrar"ın çerçevesi, özellikle Ekim 1973 Savaşı'nın ardından, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın bölgedeki siyasi düzenlemelerin mimarisinde kilit rol oynadığı bir bölgesel ve uluslararası bağlamda netleşti. Ne var ki bu istikrar, Esed rejiminin çöküşüyle birlikte sona erdi. Suriye bugün yalnızca devlet yapısı ve siyasi-ekonomik düzen bakımından değil, Türk-İsrail rekabetinin gölgesinde ve ABD'nin çatısı altında yeniden biçimlenen bölgesel sistemdeki konumu itibarıyla da köklü bir dönüşüm sürecine girdi.

Amerikan rolünü anlamak için 1973 Savaşı sonrasında Kissinger'ın deneyimine dönmek yararlı olabilir. Kissinger'ın siyasi ve diplomatik vizyonu büyük ölçüde Metternich'in deneyimini incelemesinden, özellikle de onun Napolyon'un 1815'teki yenilgisinden Birinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği 1914'e dek süren istikrarlı bir Avrupa düzeni kurma politikalarından besleniyordu. Güç dengelerini yönetmeye dayanan bu realist zihniyetle Kissinger, kapsamlı bir Suriye-İsrail barış antlaşması imzalamak yerine kuvvet ayrışması anlaşmalarına yöneldi; Golan çevresinde daha istikrarlı bir zemin oluşturmayı hedeflerken nihai meseleleri sonraki aşamalara bıraktı. Kissinger'ın düzen mimarisi güç dengelerini korumaya, rakipleri tasfiye etmek yerine sisteme dahil etmeye, düzene belirli bir meşruiyet kazandırmaya ve değişimi tüm yapıyı çöküşe sürüklemeyecek biçimde kademeli olarak yönetmeye dayanıyordu.

Esed rejiminin düşüşünün ilk günlerinden itibaren İsrail, ülkenin dört bir yanındaki askeri mevzileri hedef alan yoğun hava saldırıları başlattı; saldırıların sayısının bine yaklaştığı ileri sürülüyor. İsrail bununla da yetinmeyerek yeni toprakları ilhak etti ve güney bölgelerinde tekrarlayan askeri operasyonlarını sürdürüyor. Tüm bunlar herhangi bir yerel, bölgesel ya da uluslararası caydırıcı güç olmaksızın gerçekleşiyor. Bu saldırıların asıl amacı söz konusu silahların İsrail'e doğrudan tehdit oluşturması ya da Suriye'deki yeni siyasi yapının niteliği değil; çifte bir siyasi mesaj vermek. Birincisi Suriye'ye ve yeni liderliğine: İsrail, Suriye'nin yalnızca zayıf ve silahsızlandırılmış bir devlet olmasını istiyor. İkincisi başta Türkiye olmak üzere bölgesel aktörlere: İsrail, yeni bölgesel düzenin kendi koşulları doğrultusunda ve kendisi olmadan şekillendirilemeyeceğini kanıtlamak istiyor.

Öte yandan Türkiye ile Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan ve Katar, Esed rejiminden kurtuluşu Suriyelilerin özgürleşmesi ve kendi geleceklerini inşa etmeleri için olumlu bir başlangıç noktası olarak değerlendirdi. Bu ülkeler aynı zamanda İran nüfuzunun kırılmasını ve Suriye'nin bölgesel istikrara katkı sağlayan doğal konumuna yeniden kavuşmasını hedefleyerek yeni dönemi çeşitli araçlarla destekledi.

Suriye ile yaklaşık 900 kilometre sınır paylaşan Türkiye bu süreçte en belirleyici rolü üstlendi. Yeni Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması, istikrarın sağlanması ve on dört yıllık devrim sürecinde en fazla Suriyeli mülteciyi barındıran ülke olarak bu insanların yurtlarına dönüşünün kolaylaştırılması Türkiye'nin öncelikleri arasında yer aldı. Ancak Türkiye'nin asıl güdüsü, kendi çıkarlarını ve güvenliğini güvence altına alacak biçimde yeni bölgesel düzenin şekillenmesindeki rolüdür. İsrail ise bunu Suriye'nin geleceği, devlet yapısı ve bölgesel dengeler üzerindeki Türk-İsrail rekabetinin fitilini ateşleyen bir gelişme olarak yorumladı.

Tom Barrack

Bu yükselen Türk-İsrail gerilimi, hem uluslararası hem de bölgesel düzenin biçimlenmesinde en büyük nüfuza sahip olan ABD'nin gözünden kaçmadı. Washington başından itibaren Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ı Suriye'ye, ardından Irak ve Lübnan'a özel temsilci olarak atayarak doğrudan ve dolaylı Suriye-İsrail iletişim kanalları açmaya çalıştı. Barak, müzakerelerin yönetilmesinde ve Suriye topraklarında olası bir Türk-İsrail çatışmasını önleyecek mekanizmaların oluşturulmasında kilit isim haline geldi. ABD aynı zamanda Suriye ile İsrail arasında güvenlik anlaşmaları tesis etmeyi, bunları zamanla siyasi mutabakatlara dönüştürmeyi hedefliyor; ancak önünde İsrail'in Suriye topraklarını işgalini sürdürmesi başta olmak üzere çözümsüz pek çok mesele bulunuyor.

Bugünün koşulları Kissinger'ın döneminden önemli ölçüde farklı. İki kutuplu uluslararası sistem ABD hegemonyasına yerini bıraktı, Mısır çeşitli nedenlerle Arap dünyasındaki rolünden çekildi ve en önemlisi Suriye, hem devlet hem de rejim olarak yeniden inşa sürecinde. İşte bu noktada Tom Barrack'ın rolü belirginleşiyor: Barrack, Suriye ile düzenlemeler yapmak yerine Suriye'yi yeniden inşa etmeye çalışıyor. Zira karşısında yeniden yapılanmaya muhtaç, yeni ve zayıf bir Suriye var. Bu nedenle ABD'nin hedefi de farklılaştı: Türkiye, Suriye ve İsrail'den oluşan yeni bölgesel düzenin sütunları çerçevesinde yeni bir devlet inşa etmek.

İsrail, herhangi bir bölgesel gücün Suriye'yi Türkiye için stratejik bir üsse dönüştürmesini engellemeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda İsrail, bir Türk heyetinin ziyaretinin ardından Ağustos ayının 18'inde Ebu Zuhur üssünü bombaladı; olası bir Türk askeri varlığını tehdit olarak nitelendirdi. Washington ise bu saldırıyı gereksiz bir tırmanma olarak değerlendirdi.

Barrack'ın rolü tam da bu noktada ilgi çekici bir boyut kazanıyor. Barak yalnızca Suriye-İsrail ilişkisini dengelemeye değil, Suriye'nin bir Türk-İsrail çatışma alanına dönüşmesini önlemeye ve üç ülke arasında sürtüşmeyi engelleyecek mekanizmalar kurmaya çalışıyor. Riskler artık yalnızca bir Suriye-İsrail savaşı ihtimaliyle sınırlı değil; Suriye topraklarında yaşanacak olası bir İsrail-Türkiye çatışmasının çok daha büyük bir krize yol açabileceği kaygısı da gündemin merkezinde yer alıyor.

Washington ne İsrail'in Suriye üzerinde zafer kazanmasını ne Türkiye'nin Suriye'ye hâkim olmasını ne de İran'ın buraya geri dönmesini istiyor. Bunun yerine hiçbir gücün Suriye'yi tek başına ele geçiremeyeceği bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyor. Bu çerçevede Türkiye'nin Suriye'nin yeniden imarında rol alması sağlanırken İsrail'e ileriki anlaşmaların zeminini hazırlayacak güvenlik güvenceleri veriliyor. Bu açıdan Ebu Zuhur saldırısı kurucu bir an olarak değerlendirilebilir; zira ilk kez bu denli açık biçimde Suriye'nin yeniden inşasının iki farklı bölgesel projenin temas noktasına dönüştüğünü gözler önüne serdi.

Sonuç olarak Suriye yalnızca iki siyasi dönem arasında değil, iki bölgesel sistem arasında duruyor: Kissinger'ın temellerini attığı ve Esed'ın çöküşüyle son bulan eski sistem ile Tom Barrack'ın şekillendirmeye çalıştığı ancak nihai hatları henüz belirginleşmemiş yeni sistem. Suriyeliler açısından asıl mesele Suriye'nin yeni bir döneme girip girmeyeceği değil; bu dönüşüm zaten başladı. Asıl mesele, yeni Suriye devletinin bölgesel ve uluslararası güçlerin kendi aralarında şekillendirdiği bir rekabet nesnesi olmak yerine yeni bölgesel düzenin inşasında etkin bir aktör olabilme kapasitesini kazanıp kazanamayacağıdır.
Kaynakça : Syria TV