Suriye-ABD İlişkileri: İnişli Çıkışlı Bir Yüzyıl
03.06.2025 - 17:18 | Son Güncellenme: 03.06.2025 - 17:41
ABD Başkanı Donald Trump’ın, “ülkeye yeni bir şans vermek” amacıyla Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldıracağını açıklaması, Esed rejiminin halkın büyük çoğunluğuna yönelik acımasız uygulamalarının yarattığı ağır baskının hafiflemesi açısından Suriyeliler için tarihi bir gelişme olarak değerlendirildi.
Öte yandan Trump’ın, Riyad’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşmesi, ABD’nin yeni Suriye rejiminin meşruiyetini tanıması ve ABD-Suriye ilişkilerinde normalleşme sürecini başlatmasıyla önemli bir adım oldu.
İki ülke arasındaki ilişkilerde, geçtiğimiz uzun yıllarda iniş çıkışlara tanık olundu. Çoğu durumda gerginlik, bazen de kısa süreli normalleşme dönemleri yaşandı.
Suriye-ABD ilişkilerinin başlangıcı
Modern Suriye devletinin kuruluş yıllarına kadar uzanan ABD-Suriye ilişkilerinin kökleri, ABD’nin Şam’da diplomatik temsilciliğinin bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanıyor.
Washington, Suriye’nin Osmanlı’dan ayrılmasının ardından ülkenin kaderinin belirlenmesinde etkili bir rol oynadı.

Kral 1. Faysal, Fransız ve İngilizlerin hoşnutsuzluğuna rağmen, 5 Ekim 1918’de Suriye’nin bağımsızlığını ilan etti.
Suriyeliler, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik modellerin çokluğu konusunda ortaya koyduğu ilkeler temelinde bağımsızlıklarını korumak için dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’dan yardım istediler.
Kral 1. Faysal bu konuda, Suriyelilere sempati duyan Wilson ile iletişime geçti.
Bunun ardından Wilson, Faysal’a gönderdiği kişisel bir notta “tüm Arap sorununa” duyduğu derin ilgiyi vurguladı ve bu konuya “büyük bir dikkat ve derin bir düşünce” ile yaklaştığını belirtti.
Ancak o zamanki koşullar, Suriye’nin bağımsızlığına pek de elverişli değildi, özellikle de Wilson’ın sağlığının bozulması ve ardından ölümü, ülkeyi Fransız manda yönetimine tabi kıldı.
ABD, müttefikler safında 2. Dünya Savaşı’na girdiğinde ise, birçok Suriyeli siyasetçi, özellikle de 1945’te Suriye ve Lübnan adına Mihver güçlerine savaş ilan eden Devlet Başkanı Şükrü Kuvvetli, ABD’yi destekledi.
Bu durum, ABD’nin 1945’teki San Francisco Konferansı’na katılmasına ve Birleşmiş Milletler’in (BM) kuruluşunda yer almasına yol açtı.
ABD, Suriye’nin İngiliz ve Fransız güçlerinin ülkeden çekilmesi yönündeki talebini destekledi.
2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, dönemin ABD Başkanı Harry Truman, Fransızların 1. Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan, Suriye üzerindeki Fransız mandasını sürdürme isteklerine karşı durdu.
Bu gelişme, Suriye’nin ABD’nin yardımıyla bağımsızlığını elde etmesini ve 1945 yılında BM’nin kuruluşuna katılmasını sağladı.
Suriye-ABD ilişkileri, resmi olarak 30 Ocak 1945’te Washington’da ilk Suriye temsilcisinin atanmasıyla başladı.

Bağımsızlığın ardından
Dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli, Suudi Arabistan petrolünün Suriye topraklarından Akdeniz’e geçmesine izin veren ve ABD şirketi Aramco’ya ait olan Tapline Anlaşması’nı reddetti.
Ayrıca Filistin’in bölünmesini ve BM tarafından Arap ülkeleri ile İsrail arasında çıkarılan ateşkes kararını da reddetti.
Harry Truman döneminde ABD, Orta Doğu’nun kalbini temsil eden ve jeopolitik öneme sahip olan Suriye’yi bölgesel stratejisinin bir parçası olarak görüyordu.
Soğuk Savaş döneminde ise ABD-Suriye ilişkilerinde gerginlik ve kargaşa hakimdi. ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki nüfuz ve petrol mücadelesi, Suriye’nin de yer aldığı Orta Doğu’ya sıçramıştı.
ABD, istihbarat kolu CIA aracılığıyla, 1949 yılında Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli’ye karşı Hüsnü Zaim’in darbesini destekledi ve onu Suriye Cumhurbaşkanlığı’na getirmeyi başardı.
Zaim, ABD’nin taleplerine uyarak, İsrail ile ateşkes anlaşması imzaladı, demokratik parlamenter yaşamı ortadan kaldırdı, Aramco imtiyazını şirketin şartlarına uygun olarak onayladı ve Şükrü Kuvvetli’nin reddettiği ABD yardımını kabul etti.
ABD ile de bir anlaşmaya varmak istediğini belirten Zaim, İsrail ile barışı kabul etme, Filistinli mültecileri Suriye’ye yerleştirme ve Türkiye ile karşılıklı savunma anlaşması müzakere etme isteğini dile getirdi.
Ancak Hüsnü Zaim’in iktidarı kısa sürdü. Darbesinin üzerinden beş ay geçmeden 14 Ağustos 1949’da Sami Hinnavi tarafından devrildi.
Hinnavi iktidarı sivillere devretti, ordu birliklerini kışlalarına geri döndürdü ve hükümet politikasını bizzat denetledi.
Diğer yandan, ABD’ye karşı düşmanca tavırlar benimsediği için Washington Hinnavi’yi devirmek istedi ve 19 Aralık 1949’da Edib Şişaklı’nın gerçekleştirdiği darbeyle bunu başardı.
Daha sonra Maruf Devalibi’nin, 28 Kasım 1951’de tarafsızlığını ilan ederek ve Batı’nın tekelini kırmak amacıyla komünist ülkelerden silah satın alarak bir hükümet kurmasıyla ABD-Suriye ilişkileri gerildi.
Devalibi, ABD’nin Suriye’ye bir milyon Filistinlinin yerleştirilmesi koşuluyla yapacağı yardım teklifinin yanı sıra mülteciler ve İsrail konularında taviz vermeyi de reddetti. Buna öfkelenen ABD, başbakanı “en ABD karşıtı Arap lider” olarak nitelendirdi.
Bu durum, Edib Şişaklı’yı, düşmanı Şeyh Maruf Devalibi’nin önderlik ettiği sivil hükümete karşı 31 Kasım 1951’de ikinci darbesini yapmaya yöneltti. Ancak Şişaklı, anayasal olarak iktidara geldikten sonra hızla ABD ve Batı ülkelerinden uzaklaştı.
Suriye ile her türlü işbirliğinin adil ve eşit ilkelere dayanması gerektiğini vurgulayan Şişaklı, Suriye’ye sağlanan ABD yardımlarını yetersiz buldu ve Orta Doğu Savunma Projesi’ni reddetti.
Şükrü Kuvvetli 1955 yılında yeniden cumhurbaşkanı seçildiğinde, Sovyetler Birliği’nin müttefiki olan Nasır’ın liderliğindeki Mısır ile yakınlaşma arayışına girdi.
ABD’nin 1957’de Kuvvetli’yi devirmeye yönelik bir başka başarısız girişimi, Suriye ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin kopmasına yol açtı.
Ocak 1957’de ABD Başkanı Dwight Eisenhower, Sovyetler Birliği’ni komünizmi yayarak dünyayı kontrol etmek istemekle suçladığı Eisenhower Projesi adını verdiği projesini açıkladı. Bu amaçla da Orta Doğu’ya odaklandı.

Dönemin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, ABD’nin az gelişmiş ülkeleri büyük güçlere karşı koyamayacak ve kaçınılmaz olarak Sovyet komünizminin tuzağına düşecek ülkeler olarak gördüğünü, bu nedenle ABD’nin bu ülkelerin bağımsızlığını sağlamak için müdahale etmesi gerektiğine inanıyordu.
Bu bakış açısıyla Kongre, Başkan Eisenhower’a, kendilerini tehdit eden Sovyetler’in yayılmasını durdurmak amacıyla, bazı Orta Doğu ülkeleri aracılığıyla ABD’nin başını çektiği bir savunma sistemi kurma yetkisi verdi.
Bu bağlamda Mısır, Suriye ve Irak’taki komünist dalgayı ortadan kaldırma görevini üstlendi ve bu da kendisine ABD yardımının yolunu açtı.
ABD’nin o dönemde Suriye’ye yönelik stratejisi, orada komünizmin yayılmasını durdurmaya yönelikti.
Şubat 1958’deki birleşmeden sonra ABD, Suriye'ye 20 milyon dolar yardımda bulundu, ayrıca 20 milyon dolarlık da askeri yardım sağladı.
Daha sonra, bir kısmı ABD ile bağlantılı olan Baas Partisi yöneticilerine güvenerek, ayrılıkçı darbeye katkıda bulundu.
Birliğin yıkılmasından sonra, Suriye’de ABD politikasına düşman olarak görülen bir rejim hüküm sürdü. Bu nedenle ABD ve İsrail, 1962’de Halep’te yaşanan Casim Elvan isyanı gibi adımlarla rejimi devirmek için çalıştı.
ABD’nin, dönemin Suriye Cumhurbaşkanı Nazım Kutsi’nin iktidarından duyduğu hoşnutsuzluk ise, 8 Mart 1963’te Baas Partisi’nin darbesine hazırlanmasını da açıklamış oldu. Bunun sonucunda Baas rejimi, ABD merkezli petrol şirketleriyle iki anlaşma imzaladı.
Suriye ve Irak’taki Baas darbelerinin ardından ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Armand Meyer, “Hükümetimin, komünizme karşı mücadelede gösterdiği cesaret nedeniyle Suriye ve Irak’ta iktidardaki Baas Partisi’ni destekleme hakkı vardır” değerlendirmesinde bulundu.
Öte taraftan, dönemin Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in 1970’teki darbesinden bu yana ABD ile Suriye arasındaki ilişkiler gergindi. Ancak sürpriz, 15 Haziran 1974’te AND Başkanı Richard Nixon, eşi Pat ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Şam’ı ziyaret ettiğinde yaşandı.
Bu ziyaretin amacı, 1967 savaşından bu yana devam eden kopukluktan sonra Suriye ile ilişkileri canlandırmaktı.
Ancak daha sonra aralarındaki gerginlik, ABD’nin 1979’da Filistinli gruplara verdiği destek nedeniyle Suriye’yi terörü destekleyen ülkeler listesine eklemesiyle yeniden tırmandı.
Bu hamle, Suriye’ye silah ve ileri teknoloji satışının yasaklanması, belirli mali ve ticari kısıtlamalar ve ABD yardımlarının yasaklanması gibi yaptırımların uygulanmasıyla sonuçlandı.
Bu yaptırımlar, Suriye güçlerinin 1991 yılında Kuveyt’i kurtarmak için Birinci Körfez Savaşı’nda Irak’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasına rağmen kaldırılmadı.
Daha sonra, ABD eski Başkanı Bill Clinton döneminde (1993-2001), iki ülke arasında kırılgan bir işbirliği başladı.
Clinton, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile İsrail arasında Oslo Anlaşması yoluyla barış sürecini ilerletmeye çalıştı. Daha sonra, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki barış görüşmelerine Suriye, Lübnan ve Ürdün’ü de dahil etmeyi başardı.
Ancak İsrail ile Suriye arasında bir barış anlaşmasına varılması yolundaki çok sayıda girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlığın nedenlerinden biri de, Hafız Esed’in Clinton’ın 2000 yılında önerdiği çözümü reddetmesiydi.

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, ABD’nin Orta Doğu politikası büyük bir değişim geçirdi.
Esed rejimi, George W. Bush döneminde istihbarat konularında ABD ile işbirliği yapmış olsa da, bu dönemde ABD-Suriye arasında sert bir anlaşmazlık yaşandı.
Başkan Bush, Suriye’yi ABD’ye düşman bir “şer ekseniyle” ilişkilendirdi ve sekiz yıl boyunca Suriye rejiminin davranışlarını değiştirmek amacıyla onu izole etmek ve üzerinde her türlü baskıyı uygulamak için çalıştı.
ABD-Suriye ilişkilerindeki bozulma, Suriye rejiminin İran’la birlikte karşı çıktığı, ABD’nin Mart 2003’te Irak’ı işgal etmesinin arifesinde doruk noktasına ulaştı.
ABD, Şam rejimini Suriye’nin sınırlarını, Irak içindeki koalisyon güçleriyle savaşmak isteyen yabancı savaşçılara açmakla suçladı.
2003 yılında ABD Kongresi, Suriye’ye Irak direnişini desteklediği ve kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıyla ek yaptırımlar getiren Suriye Sorumluluk Yasası’nı geçirdi.
2004 yılında ise ABD Hazine Bakanlığı, Suriye bankalarına ve para transferlerine kısıtlamalar getirdi.
Bunun üzerine ABD Başkanı George W. Bush, 11 Mayıs 2004 tarihinde Suriye ile ilişkilerde ulusal acil durum ilan eden ve Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası uyarınca ek yaptırımlar uygulanmasını öngören 13338 sayılı Yürütme Emri’ni yayınladı.
Bu adım, 2004 yılında Suriye’ye karşı başlatılacak daha kapsamlı bir ABD yaptırım programının başlangıç noktasını oluşturdu. ABD başkanları tarafından Suriye rejiminin davranışları ve ihlalleri nedeniyle cezalandırılması için çeşitli kararlar çıkarıldı.
ABD-Suriye ilişkileri, Şam rejimini eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastının arkasında olmakla ve Temmuz 2006’daki savaşta Hizbullah’ı desteklemekle suçlamasının ardından daha da gerildi.
Eski Başkan Obama Beyaz Saray’a geldiğinde ise, Suriye ile ilişkilerdeki bozulmanın derinliğini ve Bush yönetimi tarafından Suriye rejimine yöneltilen tüm suçlamaların, özellikle de terörizmi desteklediği ve ABD’nin Irak’taki varlığını sabote ettiği yönündeki suçlamalarının üstesinden gelmenin zorluğunu fark etmesine rağmen, Suriye'ye açılmaya karar verdi.

Devrimden sonra
2011 Mart ortasında Suriye devriminin patlak vermesi, ülke tarihinde bir dönüm noktası oldu.
Esed rejiminin barışçıl protestoculara acımasızca davranması, ABD ve Avrupa’nın Suriye’ye, Merkez Bankası ile ticaret yasağının yanı sıra petrol ve ihracatı da dahil olmak üzere kapsamlı yaptırımlar uygulamasına yol açtı.
Bu kapsamda ABD Kongresi, 2020’de yürürlüğe giren Sezar Yasası’nı kabul etti.
Yasa, rejimle ekonomik veya askeri olarak iş yapanları ve rejimin savaşını destekleyen veya yeniden yapılanmasına yardımcı olan Suriyeli ve uluslararası şirketleri hedef alan sert yaptırımları içeriyordu. Ayrıca hem Rusya’ya, hem de İran’a yaptırımlar uygulanmasını öngörüyordu.
ABD Başkanı Joe Biden ise 2022 yılı sonunda, uyuşturucu ticaretine karıştıkları gerekçesiyle Esed rejimi veya bağlantılı kurum ve kişilere yaptırım uyguladığı Captagon 1 Yasası’nı onayladı ve bunu 24 Nisan 2024’te imzaladığı Captagon 2 Yasası izledi.
Sonuç
ABD’nin Suriye ile ilişkileri, uzun yıllar boyunca jeopolitik boyuta odaklandı. Bu da, ilişkilerin temel dayanaklarını ciddi şekilde zedelemeden, tekrarlanan gerginliklere ve karşılaşılan sorunlara rağmen ilişkilerin önemini anlamamıza yardımcı oluyor.
Washington’ın Şam’la ilişkilerinde jeopolitik faktörün yanı sıra ekonomik, askeri ve güvenlik kaygıları gibi başka faktörler de var.
Suriye, Körfez ülkeleri gibi petrol üreten bir ülke değil ve ABD’nin bakış açısına göre İsrail, Türkiye veya Mısır gibi ülkelerin stratejik ve güvenlik önemine de sahip olmayabilir.
Ancak, Washington’ın bölgedeki ulusal hedef ve çıkarlarına ilişkin tanımı içinde jeopolitik açıdan oldukça önemli.
İki ülke arasındaki ilişkiler, tarihsel olarak Washington’ın Suriye’nin bölgesel önemine ve bölgede barış anlaşmalarına yol açabilecek herhangi bir Orta Doğu müzakeresinde vazgeçilmez bir role sahip olduğuna olan inancına bağlı oldu.
Elbette ki bu, ABD’nin barış ve bölgesel güvenlik konseptine uygundur.
Bu kanaat, iki ülke arasındaki çok sayıda kronik meselede temel anlaşmazlıkların devam etmesine ve genel olarak ılımlı ve zaman zaman gergin ilişkilere rağmen, ABD yönetimleri ne zaman yeni bir müzakere süreci başlatsa, Washington’ın neden Suriye’ye taktiksel veya geçici bir açılım konusunda ısrarcı olduğunu açıklayabilir.
Son olarak, ABD Başkanı Trump’ın, 13 Mayıs’ta Riyad’da Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldıracağını açıklamasının ardından, ABD-Suriye ilişkilerinde yeni bir sayfa açıldı.
Bu açıklama, Suriye’deki yeni yönetimin Esed’in tiranlık dönemiyle ve izlediği politikalarla kökten bağını koparması için gerçek bir fırsat sunuyor.
Bunun için diğer rejimlerin kucağına düşmeden dengeli ilişkiler kurmak gerekiyor. En önemlisi, içimize dönmeli, iktidarı tekelleştirme uygulamalarından vazgeçmeli ve Suriye genelindeki sivil toplum aktörlerini de kapsayan gerçek bir ulusal diyalog başlatmalıyız.
Bu diyalog, çok partili bir siyasal yaşamı başlatarak, Suriye toplumunun tüm bileşenlerini çeşitli iktidar kademelerine dahil ederek, temsiliyet kapsamını genişleterek, Suriye genelinde insanların yaşam koşullarını iyileştirmek ve onları ülkelerinin geleceğine dahil etmek için kalkınma programları başlatarak siyasal çözümlerin benimsenmesini gerektiriyor.