Sumud Filosu’na Saldırı: İsrail Müdahaleyi Açık Denize Taşıdı 

İsrail’in Küresel Sumud Filosu’na uluslararası sularda müdahalesi, Gazze ablukasına karşı yürütülen deniz girişimlerinde yeni bir döneme işaret etti. Aktivistlerin alıkonulması ve yayımlanan görüntüler, Tel Aviv’in güvenlik politikası kadar uluslararası hukuk, seyrüsefer özgürlüğüne ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. 
sumud-filosu-na-saldiri-israil-mudahaleyi-acik-denize-tasidi.jpg

25.05.2026 - 09:54  |  Son Güncellenme:  25.05.2026 - 10:12

İsrail’in Gazze’ye doğru yola çıkan deniz konvoylarını engellemesi artık sıradan bir güvenlik uygulaması olmaktan çıktı. Bu durum, Gazze Şeridi’ne yönelik abluka ve süren savaşla bağlantılı mücadelenin niteliğinde daha derin bir değişime işaret ediyor. Küresel Sumud Filosu’na düzenlenen saldırı da tek başına yaşanmış bir olay değil; askerî,, siyasi, diplomatik ve medya boyutları iç içe geçmiş karmaşık bir operasyondu. Bu saldırı, İsrail’in denizde kontrol altına alma politikasından uluslararası sularda “önleyici saldırı” politikasına geçip geçmediğine dair soruları da beraberinde getirdi.

Marmaris Limanı’ndan yola çıkan ve 40’tan fazla ülkeden yüzlerce aktivistin katıldığı onlarca gemiden oluşan filo, bölgesel açıdan son derece hassas bir dönemde harekete geçti. Gazze’deki savaş nedeniyle İsrail üzerindeki uluslararası baskılar artarken, abluka ve bölgedeki ağır insani koşullara yönelik küresel öfke de büyüyor. Bu nedenle denizden yapılan bu girişim, yalnızca yardım ulaştırma çabası değil, İsrail’i uluslararası alanda zor durumda bırakmayı hedefleyen siyasi ve ahlaki bir hamle olarak görüldü.

Ancak Tel Aviv tabloyu tamamen farklı okudu. İsrail, ilk andan itibaren filoyu kendi caydırıcılık kapasitesine doğrudan bir meydan okuma ve 2007’de Gazze’ye yönelik deniz ablukasının başlamasından bu yana kullandığı en önemli baskı araçlarından birini kırmaya dönük girişim olarak değerlendirdi. Bu nedenle gemilerin Gazze kıyılarına yaklaşmasını beklemedi, çatışmayı Akdeniz’in açıklarına taşıdı. Bu adım, İsrail’in güvenlik doktrininde belirgin bir değişime işaret etti.

Erken saldırısı doktrini

Sumud Filosu’nda yaşananlarla 2010’daki Mavi Marmara saldırısı arasındaki en belirgin fark, İsrail’in yaklaşımında ortaya çıktı. Mavi Marmara olayında İsrail’in müdahalesi kanlı ve doğrudandı, 10 Türk aktivistin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı ve Ankara ile Tel Aviv arasında ağır bir siyasi krize yol açtı. Bugün ise İsrail geniş çaplı kanlı görüntülerden kaçınmaya çalışmış gibi görünse de bunun yerine tam kontrol, sistematik aşağılama ve erken caydırıcılık üzerine kurulu başka bir doktrini devreye soktu.

Müdahale, Gazze’den yüzlerce kilometre uzakta ve uluslararası sularda gerçekleştirildi. Operasyonda İsrail donanmasının seçkin birliği Şayetet 13 yer aldı. Ayrıca yüzer gözaltı merkezleriyle donatılmış askerî gemiler kullanıldı. Bu ayrıntılar yalnızca teknik detaylardan ibaret değil, aynı zamanda açık bir stratejik dönüşümü yansıtıyor. İsrail artık konvoyların Gazze yakınlarına ulaşmasını ve orada insani, siyasi ve medya baskısına dönüşmesini beklemek istemiyor. Bunun yerine herhangi bir girişimi siyasi ivme kazanmadan önce açık denizde durdurmayı hedefliyor.

Daha da önemlisi İsrail bu kez operasyonu, güvenlik ve medya boyutları birlikte düşünülmüş bir olay olarak yönetmeye çalıştı. 

Binyamin Netanyahu

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun donanma komuta merkezini ziyaret etmesi, ordu ve Dışişleri Bakanlığı tarafından peş peşe yapılan açıklamalar ve ardından gözaltına alınan aktivistlere ait görüntülerin yayımlanması, Tel Aviv’in çift yönlü bir mesaj vermek istediğini gösterdi. İlk mesaj aktivistlereydi: Ablukayı kırmaya dönük her girişim güçle karşılanacak. İkinci mesaj ise uluslararası topluma yönelikti: İsrail, Akdeniz’de hâlâ üstünlüğü elinde tutuyor.

Ben-Gvir’in videosu neden bu kadar tepki çekti?

En tehlikeli dönüşüm yalnızca müdahalenin kendisinde değil, aktivistlerin alıkonulduktan sonra maruz kaldığı muamelede ortaya çıktı. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in yayımladığı görüntülerde, onlarca aktivistin elleri kelepçeli hâlde yerde diz çöktürüldüğü, provokatif davranışlara ve aşağılayıcı yorumlara maruz bırakıldığı görüldü. Bu görüntüler geniş çaplı tepkilere yol açtı.

Söz konusu görüntüler Avrupa’da yalnızca münferit bir taşkınlık olarak değil, İsrail hükûmeti içindeki siyasi yaklaşımın yansıması olarak okundu. Bu nedenle tepkiler nispeten eşi görülmemiş düzeydeydi. Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika ve Kanada’nın da aralarında olduğu çok sayıda Avrupa ve Batı ülkesinde İsrail büyükelçileri dışişleri bakanlıklarına çağrıldı. İngiltere, Almanya, Türkiye ve başka ülkelerden de sert kınamalar geldi.

Dikkat çekici noktalardan biri de eleştirilerin bir kısmının İsrail içinden gelmesiydi. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Ben-Gvir’i İsrail’in uluslararası imajına zarar vermekle suçladı. Netanyahu da tepkileri kontrol altına almak amacıyla Ben-Gvir’in yönteminden kısmen uzak durmak zorunda kaldı.

Ancak İsrail açısından sorun şu ki bu kez ortaya çıkan görüntüler yalnızca Filistinlilerle bağlantılı değildi. Uluslararası sularda aşağılanan ve gözaltına alınan kişiler arasında Avrupalı ve Batılı vatandaşlar da vardı. Bu durum, meseleyi Gazze’deki savaş dosyasının ötesine taşıdı; uluslararası hukuk, seyrüsefer özgürlüğü ve sivillerin haklarıyla ilgili daha geniş bir tartışmaya dönüştürdü.

Türkiye ve İsrail: Perde arkasında süren gerilim

Olay, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski yarayı da yeniden açtı. Çünkü filo Türkiye kıyılarından yola çıkmış ve onlarca Türk aktivisti de bünyesinde barındırmıştı. Ankara şu ana kadar doğrudan bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınsa da Türkiye’nin söylemi oldukça sertti. Dışişleri Bakanlığı, yaşananları korsanlık, barbarlık ve uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirdi.

Tarihsel olarak Mavi Marmara olayı, iki ülke ilişkilerinde kırılma noktası olmuş ve o dönem uzun süreli bir siyasi kopuşa yol açmıştı. Bugün aynı hafıza yeniden gündeme geliyor. Ancak bu kez koşullar daha gergin. Özellikle 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı ve sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik söyleminde benzeri görülmemiş bir sertleşme yaşandı.

Caydırıcılık mı, korku üretimi mi?

Operasyonun arkasındaki temel İsrail mesajı, caydırıcılığı yeniden inşa etme arayışıyla bağlantılı görünüyor. İsrail, deniz konvoylarının Gazze’ye ulaşamasa bile dünya medyasında abluka dosyasını canlı tuttuğunu ve Gazze’deki savaşı uluslararası kamuoyu önünde sürekli bir ahlaki meseleye dönüştürdüğünü biliyor.

Sumud Filosu

Bu nedenle Tel Aviv, Sumud Filosu’na müdahaleyi gelecekteki benzer girişimler için caydırıcı bir örneğe dönüştürmeye çalıştı. Bunu da hızlı askerî kontrol, toplu gözaltı, gösterişli medya dili ve devletin uluslararası sularda bile egemenlik dayatabilecek kapasiteye sahip olduğunu gösterme çabasıyla yaptı.

Ancak bu yaklaşım risk de taşıyor. Uluslararası dayanışmayı caydırmak yerine genişletebilir. 

Özellikle kelepçelenmiş aktivistlerin görüntülerinin Batı başkentlerinde geniş çaplı öfkeye dönüşmesi bu ihtimali güçlendirdi. Ayrıca Adalah Merkezi’nin dile getirdiği işkence, elektrik şoku ve cinsel içerikli aşağılamalara ilişkin suçlamalar, önümüzdeki dönemde daha ciddi hukuki ve insan hakları girişimlerinin önünü açabilir.

Mücadelenin kuralları gerçekten değişti mi?

Pratikte İsrail’in deniz konvoyları dosyasını yönetmede yeni bir aşama başlattığı söylenebilir. Artık mesele yalnızca gemilerin Gazze’ye ulaşmasını engellemekten ibaret değil. İsrail, askerî gücün yanında psikolojik ve medya araçlarını da kullanarak Gazze çevresindeki deniz alanı üzerinde, uluslararası sular dâhil tam kontrol kurmaya çalışıyor.

Tel Aviv, ablukayı kırmızı çizgi olarak dayatan bir denklem kurmaya çalışırken, aktivistler ve dayanışma hareketleri de her deniz müdahalesini Gazze’ye, ablukaya ve savaşa yeniden dikkat çeken siyasi ve ahlaki bir olaya dönüştürmeye çalışıyor.

Bu nedenle Sumud Filosu’nda yaşananlar, bu deniz karşılaşmalarının sonu gibi görünmüyor. Aksine, Akdeniz’de daha hassas ve daha karmaşık bir dönemin başlangıcı olabilir. Bu dönemin başlığını ise şöyle özetlemek mümkün: Bir yanda ablukayı güç yoluyla dayatmaya çalışan bir devlet, diğer yanda Gazze’nin siyasi ve ahlaki yalnızlığını kırmaya çalışan uluslararası dayanışma hareketleri arasında Akdeniz’de süren irade savaşı.