Önyargıların Kıskacında Dürzilerin Suriye’deki Varlığı ve İsrail İlgisi 

Araştırmacı Mehmed Mazlum Çelik, Suriye'deki Dürzilerin tarihsel ve dini kimliğini, İsrail’in onlara yönelik politikalarını ve bu bağlamda önyargıların stratejik zararlarını Fokus+ için inceledi.
Önyargıların-kıskacında-Dürzilerin-Suriye’deki-varlığı-ve-İsrail-ilgisi.jpg

23.05.2025 - 17:06  |  Son Güncellenme:  01.07.2025 - 13:23

Eskilerin veciz bir ifadesi bulunur; “Avcının kekliği avlamak için önüne serpiştirdiği ekmek taneleri, avcının merhametinden değildir.”  Son zamanlarda Suriye’de Dürzi ileri gelenlerinin Yeni Hükümetle arasında gerginliklerin bulunması ve İsrail’in Dürzi propagandası akıllara bu vecizeyi getirmektedir.  

Bizler Türkiye’de, oturduğumuz yerden hiç tanımadığımız Dürziler hakkında kesif ahkâmlar keserken İsrail’in çoğunlukla platonik ilgisinden kaynaklı olarak Dürzileri tefe koyarak düşmanlaştırmayı tercih ediyoruz. Bereket versin, Golani Hükümeti bizden daha sağduyulu şekilde meseleye yaklaşıyor ve Dürzileri kazanma siyasetini, çatışma seçeneğinden daha güçlü bir niyet olarak benimsenmiş durumda.  

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyerek Dürzileri tanıtacağımız dosyamıza başlayalım. Dürziler hakkında yeterli malumatımız bulunmaması nedeniyle düşmanlık besliyor ve kesin yargılarda bulunuyoruz. Oysa Suriye’nin en savaşçı topluluklarından birisi olan Dürziler, Osmanlı sahadan çekildiği ilk günden beri Siyonizm’i kendi varlığı için ya bir tehdit olarak görmüştür ya da alenen yanında durmamayı tercih eden bir siyaset izlemiştir. İsrail, onlarca yıldır Dürzileri yanına çekme siyaseti takip etmişse de bunda başarılı olamamıştır. Bugünden sonra başarılı olursa da bu ancak bölge dinamiklerini bilmeyen ve topluluklara ‘kategorik’ önyargılarla yaklaşan stratejistlerin bedbaht politikalarının neticesinde gerçekleşecektir. Bugün dahi Dürzileri anlatan çalışmaların önemli bir kısmı meseleyi ezoterik bir büyü ile anlatıyor ve sanki karşımızda asırlarca birlikte yaşadığımız komşularımız değil de bilhassa Osmanlı tarihi içinde, bölgede her an bir kriz bekleyerek gizlenmiş efsunlu bir topluluk gibi lanse ediyor. Evet, Dürziler ile ilgili ilginç birçok ayrıntı mevcuttur, ancak bunu bilmemek bizim ayıbımızdır. Oysa, Dürziler birçok hadisede Osmanlı ile birlikte hareket etmiş yahut bölge halklarına doğal bir haset/kin beslememiştir, yeri geldiğinde de mağrur duruşunu muhafaza etmiş bir topluluktur. Bu yazımızda kadim komşularımızı ve dostlarımızı yeniden hatırlayacağız. Dürziler sonradan birileri tarafından gelip bölgeye yerleştirilmiş işgalciler değil, rabıtamızın yaklaşık bir asır kadar kesilmiş gönül coğrafyamızın asli unsurlarıdır.  

Dürzilerin kökeni  

Batı, bölgeyi işgal hareketlerine başlamadan evvel kendisi adına vekalet savaşları yürütecek topluluklar icat etmek adına ilgilendiği topluluklardan birisi de Dürzilerdi. Henry Maundrell isimli İngiliz araştırmacı, “A Journey from Aleppo to Jerusalem: At Easter” eserinde Dürzilerin Haçlıların çocukları olduğu iddiasıyla onları Avrupai bir kimliğe bürümeye çalıştı.  

Henry Tristram’ın araştırmalarından hareket eden İsrail bile Dürzilerin kökenini kendi soyuna bağlamaya uğraşmaktadır. Bazı görüşler ise onları Arap olarak tanımlamaktadır. Dürzileri, Arap olarak görenler daha çok Alman ekolüdür ve Max von Oppenheim’in araştırmaları bu anlamda öne çıkmaktadır.  

Dürzilerin kökenine dair Faik Bulut, Kürt olabileceğine dair yaklaşımlara işaret ederken bazı araştırmacılar da onları Persler olarak tanımlamaktadır. Bu konuda Dürzilerin kendilerini Arap ırkına mensup olduğunu belirttiğine dair bazı ciddi makaleler okusak da ırktan ziyade din merkezli bir topluluk olmaları nedeniyle köken sorunsalı önemsiz bir hale gelmektedir.  

Dürzilerin inancı ve mahremiyet  

Dürzilerin inanç sistemi Hicretten yaklaşık dört asır sonra ortaya çıkmıştır. Bu inanca göre Rab, insan suretinde zuhur edebilir ve bahsi geçen tarihte Sultan el-Mansur bin el-Aziz Billah’ın bedeninde vücut bulmuştur. Fatimi Devletinin hükümdarı olan el-Mansur, tuhaf bir kişiliktir. Onun davranışları çoğu kimseye göre delilik olsa da Vezir Hamza bin Ali onun Rab olduğunu iddia etmiştir. Yani Dürzilik her şeyden evvel İsmaili diskurunun içinde yetişmiştir. Rab Mansur, vezir Hamza da onun habercisi, başka bir deyişle peygamberidir.  

Vahdet inancına sıkı sıkıya bağlı olan Dürzilik şeriatı 7 öğretiye dayanır;  

Doğru sözlülük, Din kardeşini korumak, Putperestliğin reddi (Bu sebeple muvahhid de denilir), İblisin yolundan uzak durmak, Tevhidin kabulü, yüce iradeye teslimiyet, el-Mansur bin el-Aziz Billah’ın emir ve yasaklarına riayet etmek.  

Bu inanç sisteminde mahremiyet son derece önemli olması nedeniyle Dürzilerin inanç sistemini yakından anlamayı güçleştiren bir sorunsal olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle kapalı toplum yapısı Dürzilerin inanç yapısını enine boyuna anlamamızı güçleştirmektedir.  

Dürzilerde güçlü bir reenkarnasyon anlayışı bulunur; ama İslamiyet’te yer alan namaz, oruç, zekât gibi temel inançlar reddedilmektedir. Her ne kadar kapalı bir toplum desek de Dürziler için misafir kavramı dinin temel dinamiklerinden birisidir. Misafirperverlik dini bir vecibe olarak kabul edilir ve bu konuda yapılan hürmetsizlik bir günah olarak değerlendirilir.  

Dürzilere, Müslüman değildir gibi kesin bir yargıda bulunmamıza engelleyen en önemli konu velayet meselesidir; çünkü bu inanışta Hz. Ali her şeydir. Kendilerini Hazreti Ali’nin soyundan geldiğini söyler. Ancak el-Mansur velayete geldiğinde İslam’ın emirlerini iptal etmiş olması Dürzileri İslamiyet içinde değerlendirmeyi güçleştirmiştir.  

Dürziler ve Osmanlı  

Memlükler, Mısır’da kendisinden önce kurulan medeniyetlerin mirasçıları tarafından pek sevilmemiştir. Dolayısıyla Osmanlı Yavuz Sultan Selim ile bölgeye geldiğinde onu destekleyen toplulukların başında Dürziler gelmiştir. Bu ittifak sayesinde Osmanlılar, Dürzilere müspet bakmış ve bölgede başta ticari anlamda güçlenmelerine olanak sağlamıştır.  

Jumblatt Ailesi olarak bilinen Dürzi güçleri Osmanlı ile yalnızca siyasi değil, askeri ittifaklar da kurmuş ve Memlük izlerinin sonraki asırlarda bölgeden tamamen silinmesinde de önemli katkılarda bulunmuştur. Dürzilerin adanmış askeri coşkusundan etkilenen Osmanlı sonraları birçok hadisede Dürzileri doğal bir müttefik olarak görmüş ve mümkün olduğunca kendi safında tutmuştur. 19. Asırda Halep’te Dürziler ve Sünniler arasında başlayan çatışmalarda ise Osmanlı kenarda durmayı tercih etmiş ve meseleyi bölge dinamiklerinin kendi arasında halletmesini beklemiştir; ama bu yanlış politika sonucu Dürziler ağır kayıplar vermiştir. Dürziler bilhassa bu hadiseyle Osmanlı’nın hakemliğine ve hamiliğine karşı derin bir kaygı içine düşmüştür. Bu durumu yakından izleyen Batılı güçler Dürzilere yakınlaşma yoluna gideceklerdi. Bu süreçten sonra Dürziler, Osmanlı Valilerinin yanlış politikalarına alenen itiraz edecek ve zaman zaman isyan noktasına varacaklardı.  

Dürzilerle Osmanlı arasına siyasi ayrılık ve hatta kan girmiş olmasına rağmen Suriye Dürzileri, Fransızların tüm çabalarına rağmen Cihan Harbinde, Osmanlı’ya kesin bir saldırı veya düşmanlık yapmak yerine yalnızca arasına mesafe koymayı tercih etmiştir. Esasen bu siyaset Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemde benimsenen politikaydı. Buna rağmen Fransızlar, Cebel Horan Emirliği adıyla 1921 senesinde Suriye’de bağımsız bir Dürzi Devleti kurmayı dener. Fransızların tüm çabalarına rağmen 1922 yılında Dürzilerin Fransız karşıtlığı üs noktalara ulaşmış ve Suriye’nin tek devlet olarak kalması siyasetine daha meyyal bir çizgide hareket ettikleri gözlemlenecekti.  

1946 yılında Suriye’de Milli Blok başarıya ulaşıp Manda yönetiminden kurtulduğunda Dürziler, yaklaşık 20 yıllık Fransız propagandasına rağmen Suriye çatısı altında birleşme konusunda ciddi bir tereddüt göstermemiştir.  

Dürziler, Suriye’nin millileşmesi sürecine herkesten daha çok desteklemişlerdir desek abartılı olmaz. Fransız’a karşı 1925 yılında ağır kayıplar verdirerek diğer unsurların cesaret bulmalarını sağlamışlardı. Suriye bağımsız bir devlet olarak kurulduktan sonra mağrur kişiliklerini korumuşlardı. Merkezi sistemlerle alenen düşmanlık beslememiş; ama kendi içlerinde özerk bir yapılarının bulunmasına dikkat etmişlerdi.  

Dürziler, Suriye Devrimine kadar net bir politikaya sahip değildir. Çoğunlukla coğrafi konumlarının onlara sağladığı avantajla meselelere tarafsız kalmayı seçmişlerdi. Bazı aktivist ve subaylar rejim karşıtı bir politika içinde olsalar da Dürzilerin içinde kendi menfaatleri için Esad’ı destekleyen isimler de bulunmuştu. Günün sonunda çoğunlukla tarafsız bir politika izlediklerini söylemek mümkündür.  

İsrail’in Dürzi siyaseti ise çok eskilere dayanmaktadır. Her şeyden evvel İsrail işgali altında bulunan Golan Tepelerinde çok önemli bir Dürzi nüfusu bulunmaktadır. İsrail buradaki Dürzilere kimlik vermeye kalkışmış, ekonomik ve siyasi imkânlar sağlayarak kendi hinterlandına almaya çalışmıştır. Bu girişimlerin çoğu Dürzilerce reddedilmiş ve çok az Dürzi İsrail kimliğini kabul etmiştir. İsrailliliği kabul eden Dürzilerin içinde Siyonist orduya hizmet eden isimler bulunsa da çoğu kendisini Filistinli olarak tanımlayarak İsrail içindeki muhalif kanat içerisinde hareket etmektedir. Sonuç olarak İsrail’in tüm çabalarına ve tavizlerine rağmen ortada Tel ‘Aviv açısından başarısız bir Dürzi siyaseti söz konusudur. Bugünlerde Sünni radikal grupları tehdidi ile hem Golan hem de Golan ötesindeki Dürzileri yanına çekme politikasının başarıya ulaşma ihtimali pek yok gibi görünmektedir. Lakin buradaki arka planı bilmeden Dürzilere düşmanlık içine girmek hem Suriye unsurlarını tanımamak hem de siyasi ferasetten yoksunlukla yakından alakalı bir durum. Geçmişte Fransızların denediği ama başarısız olan yöntemin acı tecrübeleri Dürziler açısından acı bir tecrübe olarak hatıralarda durmaktadır. Onlar bu konuda hassas davranırken bizlerin önyargılarımızdan sıyrılmamız bölgedeki İsrail yayılmacılığını engellemek adına stratejik bir önem taşımaktadır.