Normalleşmeyi Normalleştirme ve Diğer Hususlar

Arap Araştırma ve Siyaset Çalışmaları Merkezi Başkanı Dr. Azmi Bişare, İsrail ile ilişkileri normalleştirme çağrılarının, Filistin’deki adaletsizliği ve İsrail’in yayılmacı politikasını meşrulaştırmaya hizmet ettiğini savunuyor. Bişare, normalleşmenin bölgedeki gerçek sosyal, ekonomik ve siyasi sorunları çözmeyeceğini, aksine ahlaki değerleri zayıflatıp baskıcı düzenleri güçlendireceğini vurguluyor.
İsrail-Saldırılarını-Meşrulaştırma-Çabası

04.07.2025 - 15:01  |  Son Güncellenme:  27.08.2025 - 11:26

İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik çağrı yapmak artık cesaret gerektirmiyor. 

Utancın yokluğundan kaynaklanan sahte meydan okuma tonu ise, İsrail-ABD’nin, güçlünün etik olmayan cesaret ve cüretten vazgeçtiği bölgedeki yayılmacılığı göz önüne alındığında zamanlamanın kötü olduğunu ortaya koyuyor. 

Dahası, bu desteğin gerekçeleri, İsrail ile normalleşmenin “hayat iksiri ve iç-dış zorlukların çözümü” olduğu yönündeki yanılgısına dayanan cehaleti (veya saflığı) yansıtıyor.  

Uluslararası ilişkilerde sihir olmadığı gibi sosyal ve ekonomik sorunların çaresi de yoktur. Bunların tedavisi ekonomik ve sosyal politikalara, yönetim sistemlerinin doğasına, toplumların yapısına ve elitlerinin kültürüne bağlıdır.  

Normalleşme yönündeki acelecilik, İsrail’in Arapların sadece “güç dilinden” anladığına dair inancını güçlendirir, bu da onu Araplarla ilişkilerinde dikta yaklaşımına bağlı kalmaya ve bu dile yatırım yapmaya teşvik eder.  

Tüm bunlar pragmatik, pratik bir bakış açısıyla doğrudur. Yani, tartışma uğruna ahlakı etkisiz hale getirirsek, bu pratikte bile toplumlara karşı bir günahtır.  

Hızlı değişim, gelişim ve toplumsal çalkantı dönemlerinde, kamu ahlakının sarsılmazlığı, bireyler arasındaki karşılıklı güvenin dayandığı ortak standartlar, başkalarının davranış ve tepkilerini önceden tahmin edebilme yeteneklerinden daha önemli hiçbir şey yoktur.  

Bu sahte cüret, Levant’ta İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmekten bahsederek, soykırımın işlenmesinden zaman ve mekan olarak sıfır mesafede olmalarına rağmen, insanları bu fikre alıştırmak yani “normalleşmenin normalleştirilmesi” için kullanılıyor.  

Filistin davasının adaletin sembolü ve Batı’daki gençler için İsrail’in suçlarına ortak olmaya karşı bir miting çağrısı haline geldiği bir zamanda, yakın zamanda düzenlenen Glastonbury Festivali’nde Filistin bayrakları yüz binlerce seyirci ve sanatçıların ellerinde dalgalandı. “Filistin için özgürlük” sloganları atıldı ve İsrail’in eylemleri kınandı.  

Herkesin gözü önünde suç işlenirken, İsrail ile normalleşmeden tekrar tekrar bahsederek görsel ve işitsel medya organlarını kirletmek, insanların duygularını uyuşturmaya ve değerlerini ayaklar altına almaya yönelik bir girişimdir.   

Filistin davası, rejimler ve Netanyahu'nun iddiaları 

Gazze'deki yıkım

Etik değerlerin törensel olarak ortadan kaldırılması, Netanyahu’nun övünerek, İsrail’in eski Suriye rejimini ortadan kaldırdığını ve Hizbullah ile sözde “Direniş Ekseni’ni yendiğini iddia etmesinin ardından geldi.  

Netanyahu bunu sadece iç seçim propagandası amacıyla değil, aynı zamanda bu eksenin Arap muhaliflerine, kendilerini koruyan ve bölgeyi yönetenin rejimlerin ABD ile ittifakı ya da Arap ülkelerindeki değişim sürecini bu temelde destekleyenlerin demokrasi yanılsamaları değil, İsrail olduğunu vurgulamak için yapıyor.  

Filistin davasının adaleti, bu davanın arkasına saklanan iktidar rejimlerine veya İsrail ile çatışmaya bağlı değildir.  

Bu rejimlerin, Filistin davasının adaleti ve İsrail ile çatışmanın halkları için önemli olması nedeniyle, İsrail ile çatışmaya bağlılığı “meşruiyet kaynaklarından biri” olarak kullandıkları göz ardı edilmemelidir.   

Bu rejimlere karşı çıkan “bazılarının”, rejimlerin yıkılmasıyla Filistin’den vazgeçme çağrısının kolaylaşacağını düşünüyor.  

Bu, ya Filistin davasının haklılığına ve İsrail ile çatışmanın gerekliliğine asla inanmadıkları ya da bu rejimlere karşı muhalefetlerinin gerçekten ilkeli olmadığı anlamına geliyor.  

Esed rejimi gibi bir rejime, halkına karşı zalim ve adaletsiz olduğu için karşı çıkan herkesten, başka nedenlerle değil -Esed rejimine karşı çıkıp Saddam Hüseyin’in rejimine hayranlık duyanlar gibi- sömürgeci adaletsizlik de dahil olmak üzere genel olarak adaletsizliğe karşı çıkması beklenir.   

Esed rejimini Golan Tepeleri’nden vazgeçmekle suçlayanlar, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhak etmesini ve rejimin devrilmesinden sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın bu ilhakı tanımasını hafife alamaz.  

Bu, Esed rejiminin Golan Tepeleri’nden vazgeçmediğini ve bir rejimin hem nefret dolu hem zalim, hem de gerçek anlamda İsrail karşıtı bir diktatörlük olabileceğini bilmedikleri sürece geçerlidir.  

Ancak tüm bu konular onu ilgilendirmiyor. Bu suçlamayı sadece siyasi karalama amacıyla kullandı. Oysa diktatörlük yeterli bir suçlamadır ve diktatörü daha fazla şeytanlaştırmak için İsrail işbirlikçisi olmakla suçlamak gerekli değildir.  

Ancak, bazılarına (sadece normalleşmeyi savunanların bir kısmına) göre sorunun kökeni Suriye halkı için olduğu gibi diktatör değil, diktatörün kimliği, Golan Tepeleri’nin işgali veya Suriye topraklarının teslim edilmesi değil, başka meselelerdi. Mesele insan haklarının çiğnenmesi de değildi, zira bu konuda özel bir hassasiyet yok.  

İsrail’in Golan ve Kudüs’ü ilhakını ilk tanıyan kişi olan Trump, insan hakları konusunda hiçbir hassasiyeti olmadığını ve küresel liderliğini tanıyan rejimlerin kendi ülkelerinde istediklerini yapabileceklerini açıkça beyan etti.  

İran-İsrail çatışması ve İbrahim Anlaşmaları 

İsrail’in, Hizbullah’a ve Gazze’deki Filistin direnişine ve özel olarak da Hamas’a ağır darbeler indirmeyi başardıktan sonra İran’a saldıracağı açıktı. Bu sadece bir zamanlama meselesiydi.    

ABD yönetimi, İran’a yönelik saldırının zamanlamasını kontrol ederek, savaşa başvurmadan İran’ı boyunduruk altına almaya çalıştı.    

Trump’ın narsisizmi onu her istediğini söylemeye itiyor ve açıklamalarını yapar yapmaz bir şeylerin olmasını bekliyor. 

Buna karşılık Netanyahu, bu yılın başından beri, İran’ı caydırma unsurunu kaybetmemek için saldırının erken başlatılması için çok uğraştı.  

Netanyahu, İranlı olan ve olmayanların İsrail’in ortadan kaldırılmasına ilişkin söyleminin her zamanki gibi sadece içi boş ve caydırıcı olmadığını biliyordu.  

Hatta bunun, uluslararası alanda sempati toplamak ve planlanan saldırıyı İsrail’i ortadan kaldırmaya çalışanlara karşı savunma amaçlı olarak pazarlamak için de yararlı olduğunun farkındaydı ve bu niyetini her fırsatta dile getirdi.  

Savaş gerçekleşti ve İsrail’in planladığı gibi ABD de savaşa katıldı. Sonuçta, 40 yıldır teyakkuz ve hazırlık halinde olduğu varsayılan İran’a yapılan saldırının etkisiyle sekteye uğradılar. 

Ancak iç güvenliği, nedenlerini açıklamak için çok uzun bir süreye ihtiyaç duyulacak kadar perişan ve ağır bir şekilde delinmiş durumda.  

Yaygın güvenlik ihlaline ve esas olarak en son yapay zeka teknolojileriyle ve en ölümcül silahlarla donatılmış gelişmiş hava gücü ve muazzam teknolojik üstünlüğe rağmen, İran rejimi düşmedi ve devlet çökmedi.  

İsrail, normalleşme savunucularının tasvir ettiği gibi ne her şeye gücü yeten bir ülkedir, ne de zafer ve yenilgi kelimelerini bile siyasallaştıran ve politize eden soytarılıkların tasvir ettiği gibi kırılgan ve kolayca kırılabilen, örümcek ağından daha zayıf bir ülkedir.  

İran ise içerde ve dışarda gerçek ikilemlerle karşı karşıya kaldı ve seçenekleri kafa karıştırıcı.  

Önünde, bir yandan ambargonun kaldırılmasını gerektiren yeniden yapılanma, diğer yandan ABD ve İsrail’in kendisine boyun eğdirme iddialarına karşı nükleer projesini sürdürmek var. (Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler, ABD ve Avrupa yaptırımlarının kaldırılmasına gerçek bir alternatif midir? Belki)  

Bir diğer yandan, içerideki denetimi sıkılaştırarak güvenlik ihlaliyle yüzleşmek ve öte yandan reformist hareketi güçlendirmek, güvenlik denetimini gevşetmek ve baskıları artacak olan tüm İran halkına açılmak da seçenekleri arasında.   

Diğer yandan direniş hareketleri, 7 Ekim’den bu yana, İsrail’i, toplumları ve Arap devletleri hakkındaki anlayışlarıyla ilgili başka ikilemlerle karşı karşıya kaldı.   

Bu ikilemleri biliyorlardı, ancak inkar halinde yaşıyorlardı ve şimdi onlarla yüzleşmek zorundalar. Tüm bu konular uzun bir açıklama gerektiriyor.  

İbrahim Anlaşmaları'nın imzalanması

Belki de İsrail ile normalleşme çağrısında seslerini yükseltenler, Filistin’i İran’ın ve direniş ekseninin münhasır meselesi olarak görüyorlar.  

İran, İsrail ve onların Washington’daki ABD siyasi analiz dükkanlarındaki yandaşları, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray’a eleman göndererek, sözde İbrahim barış anlaşmalarına yeni Arap ülkelerinin dahil edilmesinin vaktinin geldiğini iddia ediyorlar.  

Onlara göre, Gazze’ye yönelik savaş “İbrahim Anlaşmaları” süreci engellemek yerine onu hızlandırdı. Çünkü güç basitçe işe yarıyor ve Gazze’de işlenen katliam, soykırım ve sayısız vahşet için İsrail’i ödüllendirmeye hazır Araplar var.  

Söylemeye gerek yok ki, bu, toprakları işgal edilmiş Filistinlinin, ülkelerini bekleyenlerden korkan Ürdünlü ve Lübnanlı kardeşlerinin, toprakları İsrail tarafından işgal edilmiş Suriyeli vatanseverler, bölgedeki Arapların göz ardı edilmesi ve ülkelerindeki nüfuzun Arap olmayan bölgesel devletler arasında paylaşılmasından hoşlanmayan genel Arapların (Levant ve Mağrip) tutumu değildir.  

Onlar, ülkeleri ve yöneticilerinin, tüm bölgeyi stratejik bir tehdit olarak gören, ajanları olmadıkları sürece kimseye güvenmeyen ve sadece güç mantığına inanan bir devletin hakimiyetine ve tiranlığına tabi tutulmasını kabul etmiyorlar.  

Gazze Şeridi’ndeki halkla tam bir dayanışma içinde olan Batı Şeria’lı Filistinli, Hamas'ın 7 Ekim’deki operasyonuna katılmasa da Batı Şeria’daki yerleşim birimlerin şaşırtıcı bir hızla genişlediğini ve işgalci devletin bazı kısımlarını ilhak etmesinin kaçınılmaz olduğunu gayet iyi biliyor.   

Bu durum, İsrail’in güç sarhoşluğu, ABD’nin suç ortaklığı ve İsrail’i istediğini yapmaya teşvik eden Arapların Tel Aviv ile normalleşmesine yönelik çağrılar sonucu gerçekleşiyor.  

Bu bağlamda, Gazze’de gerçekleştirdiği katliam, soykırım ve sayısız zulüm için İsrail’i ödüllendirmeye hazır Araplar var. 

Öte yandan, İsrail ile normalleşmeyi reddeden Filistinli olmayan bir kişi, başka bir halka insani bir iyilik yapmıyor veya milliyetçiliği Arap milliyetçiliğine dönüştürmüyor, ancak bunda kendi başına yanlış bir şey yok. 

Modern devlet inşası ve gerçek çözümler  

Bu tutumun ulusal bir boyutu var; örneğin Suriye’de, Suriye halkının birliği ve toprak bütünlüğü ile ilgili tamamen ulusal bir mesele bulunuyor. 

Bunlar olmadan, Suriye’nin geleceğini düşünmek imkansızdır. Çünkü bunlar herhangi bir istikrar ve ekonomik refah için ön koşullardır. Demokrasiyi bir kenara bırakalım ve modern bir Suriye devleti inşa etmekten bahsedelim!    

Bunun en önemli unsurlarından biri Suriye vatanına aidiyet ve İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri de dahil olmak üzere devletin egemenliğine ve toprak sınırlarına bağlılıktır.  

Bunu kabul etmek marjinal bir konu değildir. Aksine, Suriye milliyetçiliğinin, vatana ait olmanın kırılganlığını ve ulusal aidiyetten ziyade siyasi mezhepçiliğin ve bölgeciliğin ön plana çıkarılmasının bir ifadesidir.  

Bunlar Suriye, Irak ve Lübnan’da modern bir devletin inşasını engelleyen felaketlerdir. Kimsenin bu tavizi vereceğini sanmıyorum, bu yüzden böyle bir tavizi gerektirmeyen alternatifler aranıyor. 

Modern Suriye, ulusal aidiyet ve eşit vatandaşlık yerine mezhepsel siyasi bağlılıkların tercih edilmesi temelinde inşa edilemez.  

Siyasi mezhepçilik ve çeşitli fanatizm biçimleri tarafından gündeme getirilen devlet sorunu, özellikle Doğu’nun yeniden doğuşu için güvenilen ve çeşitli siyasi mezhepçilik biçimleriyle boğuşan Irak, Suriye ve Lübnan olmak üzere Arap Levant’ının karşı karşıya olduğu sıkıntıların kökenidir.   

Bu siyasi mezhepçilik, ulus-devletin sınırlarını aşan ve onu içten ve dıştan zayıflatan siyasi mezhepler üretir.  

Modern bir Suriye devleti, Suriye vatandaşlığına dayalı, mezhepsel siyasi bölünmeleri aşan ve nüfusunun çoğunluğunun Arap aidiyetiyle bütünlüğünü güçlendiren, Kürt ulusal kimliğini tanıyan ve eşit vatandaşlık ve tek bir Suriye vatanı gölgesinde onunla bir arada yaşayan Suriye milliyetçiliği olmadan inşa edilemez.  

İsrail ile yaşanan çatışmanın ekonomik büyüme ve refahın önünde bir engel olduğunu düşünenlerin, iki Arap devletiyle barış sağlandıktan ve Suriye sınırında sükunet elde edildikten sonra bile sürekli savaş halinde olan çatışmanın diğer tarafına bakmaları yeterlidir.  

İsrail’in ekonomisi, girdiği savaşlara rağmen gelişiyor ve en azından Yahudiler için bir demokrasi olan kurumlar devletini koruyor.  

Düşman devletler, işgalci devletin nüfuz edilmesi zor aygıtında ajanlar bulamazlar, çünkü ulusal güvenlik konusunda bir fikir birliği vardır.   

Elbette, birden fazla çatışan çıkar ve sayısız çatışma vardır, ancak bunlar ulusal güvenliğin üstüne çıkamaz.  

Bazıları, bunun ABD desteği ve Batı ile ittifak olduğunu söyleyerek zorluğu daha kolay hale getirir.  

ABD’nin desteği olmadan İsrail’in herhangi bir savaşta birkaç haftadan fazla dayanamayacağına şüphe yoktur ve Batı’nın İsrail’i kucaklaması İsrail’in gücünün temel unsurudur.  

Ancak kilit nokta devlet olma meselesini çözmek ve mezhepsel aidiyetler ve hatta dini-seküler kutuplaşmanın üstesinden gelen modern bir kurumlar devleti inşa etmektir.  

Bu temelde Batı’nın yardımı işe yarar ve bu olmadan paranın kimseye faydası olmaz, tıpkı birçok Arap vakasında yardım etmediği gibi.  

Çatışmada yalnızca İsrail tarafının durumunu incelemekle yetinmeyenler için, barış sürecindeki Mısır tarafını ve İsrail ile barışın sorunlarını çözmeye ne ölçüde katkıda bulunduğunu veya Mısır ile İsrail arasındaki teknolojik uçurumu ne ölçüde daralttığını gözlemlemek yeterlidir.   

Militarize edilmiş, sürekli savaşan bir İsrail gelişip ilerliyor. 1973’ten beri savaşmamış ve sınırlarının hemen ötesinde Filistinli kardeşlerine karşı işlenen ve durdurabileceği katliamlara rağmen barış antlaşmasına bağlı kalan Mısır ile arasındaki uçurum giderek genişliyor. 

Burada savaş çağrısı yok, çünkü savaşlar herkes için bir felakettir. Aksine, normalleşmenin iddia edilen “faydalarından” bahsediliyor.   

Arap devletlerinin Filistin direnişi veya diğerleri tarafından belirlenen bir takvime göre İsrail ile savaşması veya genel olarak savaş açması gerekmiyor.  

Bunun yerine, İsrail hegemonyasını reddetmeleri ve kardeş bir halkı yok etmesini engellemeleri bekleniyor. Bunu da başarmanın çok sayıda yolu var.  

Filistin halkına ve bölge halklarına karşı savaş 1948’den beri devam ediyor.   

İsrail ile normalleşme çağrısı, Filistin halkı da dahil olmak üzere bölge halkları tarafından kabul edilecek adil bir barış çağrısı değil. Aslında, adil bir barışın yokluğunda devam eden bu savaşa taraf olarak İsrail ile ittifak çağrısıdır.  

Arap toplumlarının ihtiyaç duyduğu son şey, medeni bir toplumda insanlar arasındaki etkileşimi düzenleyen ahlaki normlar ve standartların çökmesidir.  

Vatandaşlık temelinde bir ulus inşa etmek (çoğunluğun ulusal kimliğinden vazgeçmeden), modern kurumlar oluşturmak, her türlü mezhepçilikle mücadele etmek ve ulusal toplumlar üzerinde üstünlüğe, keyfiliğe ve hukuka ve hukukun üstünlüğüne düşmanlığa dayanan milis ve hizip zihniyetinden kurtulmak istikrarı sağlayacak, ekonomiyi ilerletecek, dünyanın saygısını kazanacak ve yatırımlar ve diğer ülkelerle etkileşim için kapılar açacaktır.  

Bu, İsrail tarafından zorla işgal edilen ve ulusun gençlerinin şehit edildiği (Hermon Dağı örneğinde olduğu gibi Arap dünyasının dört bir yanından gelen gençler) topraklar üzerindeki egemenliğe bağlı kalmayı, haklı davalara inanmayı ve bir yanda devlet ve vatan, diğer yanda hükümet ve değişen otorite arasında ayrım yapmayı gerektirir. Devlet ve ulusal sabitler, iktidarların birbirini takip etmesiyle değişmez.  

Otorite olmadan devlet olmaz, ama otorite ile devlet arasındaki bu ayrım yapılmadan da modern devletler kurulamaz.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.