Mekke Anlaşması Uygulama Aşamasına Doğru İlerliyor
01.09.2026 - 11:59 | Son Güncellenme: 01.09.2026 - 12:12
Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması'nın önümüzdeki dönemde hayata geçirilme aşamasına girdiğine dair çok sayıda gösterge bulunuyor. Üç taraf, siyasi ve askerî koordinasyon mekanizmalarının kurulması, kara, hava ve siber alanlarda ortak tatbikatların düzenlenmesi ile savunma sanayii iş birliği ve teknoloji transferi konularını fiilen müzakere etmeye başladı. Arap diplomatik çevrelerine göre bölgede yakın vadede üst düzey görüşmeler ve ziyaretler gerçekleştirilmesi planlanıyor. Bu görüşmelerin amacı, yeni güvenlik düzenlemesinin altyapısını oluşturmak ve Mekke Anlaşması kulübünün Orta Doğu ile Körfez ülkelerinden yeni üyeler almasının önünü açmak. Mısır'ın bu sürece dâhil olabileceğine ilişkin spekülasyonlar gündemdeki yerini korurken Kahire'nin anlaşmanın hazırlık görüşmelerine ortak olduğu hatırlatılıyor. Diğer Körfez ülkelerinin katılım ihtimali de gündemde olmakla birlikte bunu kesinleşmiş bir mesele olarak değerlendirmek için henüz erken.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" kapsamındaki Siyasi ve Stratejik Savunma Komitesi'nin ilk toplantısının ardından Pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında, anlaşmayla birlikte bölgede yeni bir güvenlik ve iş birliği yapısının inşa sürecinin başladığını vurguladı. Fidan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın genişlemeye açık bir kapı bırakılarak kurgulandığını belirterek "Mekke Savunma İttifakı sayesinde bölgede istikrarın giderek pekişeceğine ve belirsizliğin azalacağına tanıklık edeceğiz" dedi.
Gözlemci çevreler, Mekke Anlaşması'nın hayata geçirilmesi ve sınanabilir bir caydırıcı güce dönüştürülmesinin, üç tarafın anlaşmanın niteliğini ve hedeflerini daha net biçimde ortaya koymaya ne ölçüde hazır olduğunu anlamak açısından kilit önem taşıdığını değerlendiriyor. Bu bağlamda temel soru şu: Karşımızda tam anlamıyla bir askerî anlaşma mı var, yoksa zamanla tutarlı bir askerî güce dönüşebilecek bir caydırıcılık platformu mu? Bu sorunun yanıtı; komuta ve koordinasyon mekanizmalarının, askerî müdahale kurallarının ve taraflardan birinin saldırıya uğraması hâlinde karar alma süreçlerinin netleştirilmesini gerektiriyor. Dolayısıyla anlaşmanın en kritik sınavı, siyasi bildiri düzeyinden ortak askerî eylem düzeyine geçip geçemeyeceğinde yatıyor.
Gözden Kaçmasın
Mekke Anlaşması artık salt bir fikir ya da müzakere aşamasındaki bir mutabakat değil; ancak henüz olgunlaşmış bir askerî anlaşmaya da dönüşmüş değil. Süreç, üç tarafın önümüzdeki dönemde atacağı adımlara bağlı olmaya devam ediyor. Türk tarafından gelen açıklamalar son derece iyimser bir tablo çiziyor; AK Parti'ye yakın gazeteler anlaşmayı yeni bir güç merkezinin doğuşunun yansıması olarak değerlendiriyor. Dışişleri Bakanı Fidan ise anlaşmanın bölgesel güvenliği güçlendirmeyi ve yeni bir bölgesel caydırıcılık mekanizması oluşturmayı hedeflediğini belirterek savunma içeriğinin teknik açıdan NATO'nun Beşinci Maddesi'nde yer alan kolektif savunma ilkesiyle örtüştüğüne dikkat çekti. Bu durum daha büyük bir soruyu gündeme taşıyor: Yeni bir bölgesel askerî ittifakın çekirdeğiyle mi karşı karşıyayız, yoksa esas olarak caydırıcılığı güçlendirmeyi ve bölgedeki güvenlik yükünü yeniden dağıtmayı amaçlayan bir savunma düzenlemesiyle mi?
Mekke Anlaşması; siyasi ve askerî mekanizmalara, kara, deniz, hava ve siber alanlarda ortak tatbikatlara, savunma sanayii iş birliği ile teknoloji transferine yönelik planlar içeriyor. Ancak bu taahhütlerin pratikte sınanması için birkaç düzeyde adım atılması gerekiyor: Kalıcı bir komuta ve iletişim mekanizmasının kurulması, ortak manevralar yapılması ve orduların birlikte hareket edebilirliğinin test edilmesi bunların başında geliyor. En kritik sınav ise savaş eşiğinin altında kalan sınırlı bir kriz anında ortaya çıkacak; üç ülkeden birinin insansız hava aracı saldırısına, füzeye ya da deniz tehdidine maruz kalması hâlinde anlaşmanın gerçek bir taahhüde dönüşüp dönüşmediği anlaşılacak.
Anlaşmayı bölgede önemli bir dönüşüm unsuru kılan birkaç etken öne çıkıyor. Birincisi zamanlama: Anlaşma, İran'la yaşanan savaşın ve Hürmüz Boğazı krizinin ardından bölgesel güvenlik sisteminin kırılganlığını gözler önüne serdiği bir dönemde imzalandı. İkincisi imzacı ülkelerin kapasitelerinin çeşitliliği: Anlaşma, mali ağırlık, stratejik konum, büyük askerî kapasiteler ile füze ve nükleer güç gibi unsurları bir araya getiriyor. Üçüncüsü ise anlaşmanın sıfırdan başlamaması: Mevcut güvenlik ve askerî iş birliğini daha organize bir düzeye taşıyor. Nitekim Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki ilişki, iki ülkenin Eylül 2025'te imzaladığı savunma anlaşmasıyla yeni anlaşmadan önce zaten kurumsal bir zemine oturmuştu.
Mekke Anlaşması yakın vadede tam bir savunma sistemi olmaktan çok caydırıcı sonuçlar üretebilir. Şimdiden İran'a ya da başka herhangi bir güce şu mesajı verebilir: Suudi Arabistan'a yönelik herhangi bir saldırı, Suudi-İran ikili çatışmasıyla sınırlı kalmayacak. Bu tek başına büyük bir caydırıcı değer taşıyor. Türkiye ve Pakistan ordularının Suudi Arabistan'ı savunmak için doğrudan harekete geçmesi şart değil; istihbarat, lojistik ve hava desteğinden başlayarak limanların ve kritik tesislerin korunmasına, Kızıldeniz'de serbest geçişin güvence altına alınmasına kadar uzanan çeşitli araç ve yöntemlerle denge Suudi Arabistan lehine çevrilebilir. Bu da Suudi Arabistan'ı ve Körfez ülkelerini hedef almanın bedelini artırır.
Mekke Anlaşması'nın mevcut aşamadaki değeri, Suudi Arabistan adına savaş yürütme kapasitesinde değil; herhangi bir rakibin güvenliğini tehdit etme hesaplarını değiştirme gücünde yatıyor. Bu da acil önlemler ve askerî adımların yanı sıra tarafların taahhütlerini netleştiren siyasi açıklamaları gerektiriyor. İş birliği bildirilerden sınanabilir pratik düzenlemelere ne kadar hızlı geçerse, her türlü senaryonun bedeli o ölçüde yükseliyor. Bu düzeye geçişin mevcut aşamada iki önemli faydası var: Birincisi, anlaşmanın bölgesel ve uluslararası itibarını pekiştirmek ve onu teorik bir bildiri olmaktan çıkarıp sınanabilir ve uygulanabilir düzenlemelere dönüştürmek. İkincisi, katılmayı değerlendiren ülkeler nezdinde ciddiyetini kanıtlamak; zira anlaşmanın fiili iş birliği mekanizmaları inşa etmedeki başarısı, ona katılımı daha cazip kılabilir ve işlevselliğine ilişkin kaygıları azaltabilir.
Bu noktada Mekke Anlaşması'nın yapısı ve yönelimi açısından merkezî bir hususun altını çizmek büyük önem taşıyor: Anlaşma, açıklanan biçimiyle saldırgan nitelik taşımıyor ve kimseye karşı savaş açmayı hedeflemiyor. Üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırılara karşı caydırıcılık ve ortak savunma ilkesi üzerine kuruluyor. Bu perspektiften bakıldığında anlaşma, bölgedeki Amerikan güvenlik sisteminin rakibi olmaktan çok, Washington'ın Körfez'de kalıcı güvenlik ve istikrarı sağlayacak düzenlemeler kuramadığı bir dönemde daha fazla bölgesel sorumluluk üstlenmeye yönelik yeni bir güvenlik çerçevesi olarak değerlendirilebilir. Üç ülke de Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıya değil; aksine farklı düzeylerde önemli güvenlik ve askerî ilişkiler sürdürüyorlar. Bu durum Mekke Anlaşması'nı, Amerikan nüfuzunu dengeleme ya da dışlama projesinden çok bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini koruma kapasitesini artırma girişimine yaklaştırıyor.
Mekke Anlaşması'nın önündeki temel engel, üç ülke arasındaki güvenlik öncelikleri farklılığı. Üç taraf tehditlere ve risklere aynı gözle bakmıyor; yakın ve uzak vadede aynı düşmanlara ve dostlara sahip değil. Suudi Arabistan'ın İran, Hindistan ve Yunanistan'a ilişkin tutumu, Türkiye ve Pakistan'ınkinden farklılaşıyor. İsrail tehdidi ve tehlikesi ise en önemli yakınlaşma noktası ve ortak payda olmaya devam ediyor. Anlaşma, Türkiye'nin denklemdeki güç ve caydırıcılık ağırlığını artırdığı için Türkiye-İsrail gerginliğini daha da derinleştirdi. Türkiye artık yalnız hareket etmiyor; arkasında füze ve nükleer güç olan Pakistan ile ekonomik ve İslam dünyasındaki ağırlığıyla Suudi Arabistan var. Bu çerçevede Türkiye'nin Suriye'deki Ebu'z-Zuhur Havalimanı'nın bombalanması yoluyla sınanması, İsrail saldırısına nasıl yanıt vereceğiyle değil, Suriye'deki rolünü ve konumunu pekiştirme kapasitesiyle ilgili. Türkiye şimdi harekete geçmezse, Suriye içindeki hareket alanını ve konumunu belirleyen taraf İsrail olacak; bu da doğrudan askerî çatışma yaşanmasa bile her türlü hesapta siyasi ve stratejik bir kayıp anlamına geliyor.
Kaynak: Al-Araby Al-Jadeed