Lübnan’da Genel Af Tartışması: Tahliyeler Yargıdaki Sorunları Çözecek mi?

Lübnan Meclisinin 12 Ağustos’ta kabul ettiği genel af yasası, cezaevlerindeki aşırı kalabalık ve yıllarca hüküm almadan tutuklu kalanların durumunu yeniden gündeme taşıdı. Eski Bakan Ziyad Barud, affın bazı mağduriyetleri giderebileceğini ancak uzun tutukluluk ve geciken yargılamalar gibi yapısal sorunları tek başına çözemeyeceğini belirtiyor.
Lübnan’da Genel Af Tartışması Tahliyeler Yargıdaki Sorunları Çözecek mi

23.08.2026 - 17:42  |  Son Güncellenme:  27.08.2026 - 14:38

Af yasası cezaevi kapısını açar; ancak mahkûmu oraya sokan ve orada tutan soruyu her zaman yanıtlamaz: Adil bir yargılama sonucunda ve makul bir sürede mi ceza verildi, yoksa tutuklulukta geçen yılların kendisi mi hükümden önce gelen bir cezaya dönüştü?

Bu soru, Lübnan Meclisinin 12 Ağustos 2026’da “Genel af tanınması ve bazı cezaların sürelerinin istisnai olarak indirilmesi” yasasını kabul etmesinin ardından yeniden gündemin merkezine oturdu. Yasa, siyasi güçler arasındaki yıllarca süren pazarlıkların ve taslak önerilerin ardından yasalaştı.

Bu gelişme, parlamentonun 2004’ten bu yana fiilen uygulanmayan idam cezasını kaldırmak için oy kullandığı günün hemen ertesine denk geldi.

İki yasa zaman olarak yan yana duruyor; ancak aynı meseleyi ele almıyor. İdam cezasının kaldırılması, devletin cezalandırma yetkisinin sınırlarını ve ceza felsefesini ilgilendirirken af yasası, mevcut suçlara, hükümlere ve tutukluluklara müdahale ederek bunların sonuçlarını yeniden şekillendiriyor.

Eski Lübnan Bakanı ve avukat Ziyad Barud, “Hamiş Cad” programının bir bölümünde tam da bu ayrımdan hareket ediyor. Ardından tartışmayı yasadan yararlananların ötesine taşıyarak daha temel bir soruya yöneltiyor: Yıllarca hüküm giymeksizin cezaevinde kalan kişilerin sorununu çözmek için devletin baştan bir afa ihtiyaç duyması ne anlama geliyor?

“Af kural hâline gelmemeli”

Barud, hukuki bir araç olarak affa bütünüyle karşı çıkmıyor. Ona göre istisnai ve belirli bir müdahaleyi gerektiren mağduriyetler bulunabilir. Ancak sorun, istisna ile kural arasındaki ilişkinin tersine dönmesiyle başlıyor: Yargı gecikiyor, cezaevleri doluyor, dosyalar ve tutuklular birikiyor, ardından siyaset bir af yasasıyla cezaevi kapılarının bir bölümünü açıyor.

Barud’un “Af kural hâline gelmemeli” sözleri de bu soruna işaret ediyor. Esas olan yargının kişileri yargılaması, sorumluluğu ve cezayı belirlemesi; affın ise adalet sisteminin çözemediği sorunlara düzenli aralıklarla başvurulan bir yöntem değil, istisnai bir araç olarak kalması.

Genel af mı, birden fazla af mı?

Hukuki açıdan genel af, yalnızca ceza süresini kısaltmak anlamına gelmiyor. Yasayla çıkarıldığında belirli eylemlerin suç niteliğini ortadan kaldırabilir; böylece yasama organının çizdiği sınırlar içinde cezai sonuçlar da sona erebilir. Bu yönüyle, mahkûmiyeti ortadan kaldırmadan yalnızca cezayı etkileyen özel aftan ayrılıyor. Yasama organı ayrıca bazı suçlar için af ile diğerleri için ceza indirimi uygulamalarını aynı düzenleme içinde birleştirebilir.

2026 tarihli yasayı basit bir af tablosunun ötesine taşıyan da bu yapı. Yasanın resmî başlığı dahi “genel af tanınması” ile “bazı cezaların sürelerinin istisnai olarak indirilmesi” ifadelerini birlikte içeriyor.

Barud’un değerlendirmesine göre yasa, birden fazla hukuki araç kullanan bir paket niteliğinde. Kimi durumlarda hukuki anlamda gerçek bir af söz konusuyken kimi durumlarda suç ve mahkûmiyet yerinde kalıyor, yalnızca cezada değişiklik yapılıyor. Bazı koşullar ve süre sınırları ise tahliye sonucunu doğuruyor. Dolayısıyla “af” ifadesi, cezaevinden çıkan herkesin aynı hukuki yolla tahliye edildiği veya suçun her durumda ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Nihai yasa; tecavüz, insan ticareti, yolsuzluk, terörün finansmanı ve kasten öldürme gibi ağır suçları kapsam dışında bıraktı. İsrail’le iş birliği suçundan hüküm giyenler ve uyuşturucu suçlarını tekrarlayanlar da bazı düzenlemelerden yararlanamıyor. Buna karşılık yasa, yıllarca siyasi tartışmaların odağında yer alan başka kategoriler için indirim ve af öngörüyor. 

İdam cezasının kaldırılması başka, af başka

Lübnan Meclisi, ülkedeki son infazın üzerinden 22 yılı aşkın süre geçtikten sonra 11 Ağustos 2026’da idam cezasını kaldırdı. Bu süre boyunca mahkemeler idam cezası vermeye devam etti ancak devlet Ocak 2004’ten bu yana hiçbir infaz gerçekleştirmedi.

Barud’a göre idam cezasının kaldırılması, af yasasına ilişkin tutumdan bağımsız olarak savunulabilecek bir insan hakları tercihi. Devlet, en ağır suçları mahkûmun hayatına son vermeden müebbet hapis cezasıyla karşılayabilir.

Af meselesi ise farklı bir zeminde duruyor: Yasama organının, suç işlendikten sonra cezayı kaldırmak, indirmek veya sonuçlarını sona erdirmek için müdahale etmesi ne zaman meşrudur?

Bu nedenle Barud, iki dosyanın art arda oylanmasına rağmen birbirinden ayrı tutulması gerektiğini vurguluyor. İdam cezasının kaldırılmasını desteklemek her affı desteklemek anlamına gelmediği gibi, belirli bir suçun affedilmesine karşı çıkmak da idam cezasını savunmayı gerektirmiyor.

1991’de af uzlaşının parçası oldu

Lübnan’ın afla ilişkisi yeni değil. Ancak siyasi bellekte en güçlü iz bırakan düzenlemelerden biri, iç savaşın sona ermesinin ardından 26 Ağustos 1991’de çıkarılan 84/91 sayılı yasa. Bu yasa, aynı yılın 28 Mart’ına kadar işlenen geniş bir suç yelpazesini kapsıyordu.

Lübnan o dönemde savaştan Taif Anlaşması sonrası düzene geçiş sürecindeydi. Af da savaş dönemindeki geniş bir suç alanının cezai boyutunun kapatılmasını sağlayan araçlardan biri oldu.

Bununla birlikte yasa bazı suçları kapsam dışında bıraktı. Bu da bir siyasi uzlaşının hangi suçları aşabileceği, hangilerini aşamayacağı sorusunu beraberinde getirdi.

“Hamiş Cad” programında Barud’un dikkat çektiği noktalardan biri de bu. Barud’a göre 1991’deki istisnalar mağdurlar arasında bir ayrım yarattı. Bunu, devletin o dönemde “sıradan vatandaş” ile “ekstra vatandaş” arasında bir hiyerarşi oluşturduğu sözleriyle ifade ediyor. Bir kişiye karşı işlenen suç affedilebilirken başka bir kişiye karşı işlenen suç farklı bir korumadan yararlanabiliyordu.

Bu, 2026 yasasının savaş sonrası affın bir kopyası olduğu anlamına gelmiyor. Bağlam, suçlar ve hedefler farklı. Ancak iki deneyimi birbirine bağlayan ortak nokta, Lübnan’da affın nadiren yalnızca cezai bir mesele olarak kalması. Af çoğunlukla bir dosyayı kapatmak veya uzlaşma üretmek isteyen siyasi dengelerin yargıyla kesiştiği noktada gündeme geliyor.

Cezaevleri boşalıp yeniden mı dolacak?

Affı meşrulaştırmak için en sık başvurulan gerekçelerden biri cezaevi krizi.

Lübnan Ulusal İnsan Hakları Komisyonunun yıllık raporu, cezaevlerindeki aşırı kalabalık ve uzun tutukluluk sürelerinin kronik bir sorun olduğuna dikkat çekiyor. Komisyon bu tabloyu yargılamalardaki gecikmeler ile yargı ve cezaevi sistemindeki kaynak yetersizliğiyle de ilişkilendiriyor. Ayrıca affın, adalet kurumlarının reformundan bağımsız bir çözüm olarak kullanılmasına karşı uyarıyor. Çünkü tutuklu sayısını azaltmak, sorunu doğuran nedenleri ortadan kaldırmıyor. 

Barud’un yaklaşımını özetleyen temel noktalardan biri şu: Af, cezaevlerindeki kişi sayısını azaltabilir ancak cezaevi sorununu tek başına çözemez.

Bugün tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılırsa aşırı kalabalık oranı doğrudan düşer. Ancak tutuklama hızı aynı kalır, yargılamalar yıllarca sürmeye devam eder ve sanıklar lojistik nedenlerle mahkemeye getirilemediği için duruşmalar ertelenirse boşalan yerler kısa sürede yeniden dolabilir.

Bu nedenle Barud, çözümü yalnızca “yargılamaları hızlandırmak” şeklinde formüle etmiyor. Ona göre ihtiyaç duyulan şey, usule uygun ve makul süre içinde tamamlanan adil yargılamalar.

Bir kişi yargılanmayı bekliyor olabilir veya yargılaması henüz başlamamış olabilir. Bu sırada tutukluluğu sürer ve cezaevi krizine her gün yeni bir gün eklenir.

Bu durumda mağduriyet, affın çıkmamasından değil, kişinin suçlu olup olmadığını ve hak ettiği cezayı belirleyecek bir hükmün zamanında verilmemesinden kaynaklanıyor.

12 yıl hüküm olmadan: Kaybedilen zamanı kim telafi edecek?

Sorun, yıllarca hüküm giymeksizin cezaevinde kalan kişilerin durumunda daha da belirginleşiyor.

Programda 12 veya 13 yıl tutuklu kalan kişilerin durumu gündeme geliyor. Barud ise soruyu tersine çeviriyor: Yasanın bu kişileri bugün serbest bırakıp bırakmayacağını tartışmadan önce, onların bu kadar yıl cezaevinde kalmasının sorumluluğunu kim üstlenecek?

Bir tutuklu, cezaevine girdiği anda masumiyet karinesini kaybetmez. Davası beraatle veya kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanabilir. Hakkında, fiilen tutuklu kaldığı süreden daha kısa bir ceza da verilebilir. Böyle bir durumda geçen zaman, geri alınması mümkün olmayan bir cezaya dönüşür.

Barud bu noktada, 2000’li yılların başında Ceza Muhakemesi Kanunu’nun hazırlanması sırasında gündeme gelen bir tartışmayı hatırlatıyor: Tutuklanıp daha sonra beraat eden kişiye tazminat ödenmesi.

Barud’un aktardığına göre o dönemde öne sürülen itirazlardan biri, tazminat yolunun açılmasının devlete çok büyük maliyetler yükleyebileceğiydi.

Ancak bu itiraz başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Mağdurların tazmin edilmesi bu kadar büyük bir maliyet doğurabilecekse, bu durum sistemin tutukladığı ancak daha sonra suçunu kanıtlayamadığı kişilerin sayısı hakkında ne söylüyor?

Barud’un ifadesiyle, af insanı cezaevinden çıkarabilir ancak kaybedilen yılları geri getiremez. 

Her mezhebin bir “tutuklu dosyası” olduğunda

Bu noktada af tartışması cezaevinin sınırlarını aşarak doğrudan Lübnan siyasi sisteminin yapısına uzanıyor.

Yıllarca süren tartışmalar boyunca dosya, farklı biçimlerde mezhep siyasetiyle iç içe geçti. Sünni siyasi güçler İslamcı tutukluların dosyasını üstlenirken Şii güçler uyuşturucu davalarında affın kapsamının genişletilmesi yönünde baskı yaptı. Hristiyan siyasi güçlerin gündeminde ise İsrail’in 2000’de Güney Lübnan’dan çekilmesinin ardından İsrail’e giden Lübnanlıların durumu yer aldı.

Nihai yasa hiçbir tarafa talep ettiği her şeyi vermedi ve çok sayıda suç ile kategoriyi kapsam dışında bıraktı.

Ancak pazarlığın sonucundan daha önemli bir başka unsur bulunuyor: Bir yargı dosyasının çözüme kavuşturulmasının yolu, siyasi pazarlığın kendisine dönüşüyor.

Barud bu nedenle “Af yasası kişiye özel dikilmiş bir yasadır” ifadesini kullanıyor.

Her siyasi güç, serbest bırakılmasını istediği kişilerin dosyasını müzakere masasına taşıdığında tartışmanın ölçütü giderek suçtan, mağduriyetten ve cezadan uzaklaşıp bir kesimi kapsama dâhil etme veya başka bir kesimi dışarıda tutma yönündeki siyasi güce kayıyor.

Mağduriyetlerin kendisi gerçek olabilir. Barud, yasadan yararlananlar arasında haksızlığa uğramış ve serbest bırakılmayı hak eden kişilerin bulunduğunu reddetmiyor.

Sorun, mağduriyetin giderilmesinin adalet kurumunun kendi mekanizmaları içinde hatasını düzeltmesi yerine, ilgili topluluk adına pazarlık yapan siyasi lider veya blok üzerinden gerçekleşmesi.

Böylece tehlikeli bir denklem ortaya çıkıyor: Devlet tutukluyor, yargı gecikiyor, siyaset tahliye ediyor.

Bu denklem tekrarlandıkça af, yalnızca sistemdeki sorunun çözümü olmaktan çıkıp sistemin dayandığı ilişki biçimini de güçlendirebilir. Vatandaş, adalet kurumunun zaten güvence altına alması gereken bir hakkı elde etmek için siyasi aracıya ihtiyaç duyar hâle gelebilir.

Gönderdiğin çeviri burada, “Paradoks, affın gerekçelerinden birinin bizzat ‘yargı önünde haksızlığa uğramış kişiler’ olduğu noktada doruk noktas…” ifadesinde kesiliyor.

Kaynakta bundan sonra “Yargının kendisi mağduriyetin adresi hâline geldiğinde” ve “Cezaevi yalnızca kapalı bir kapı değildir” başlıklı iki ana bölüm daha bulunuyor. Bu bölümlerde Barud, yargının kendi hatalarını düzeltebilmesi gerektiğini, affın kurumsal reformun yerine geçmemesi gerektiğini ve cezaevlerinin yalnızca tutma değil rehabilitasyon işlevi de taşıması gerektiğini anlatıyor. Kaynak ayrıca cezaevi yönetiminin Adalet Bakanlığına devredilmesi tartışmasına değiniyor. 

Önceden belirlediğimiz çalışma kuralına uygun olarak göndermediğin bu son bölümleri metne kendiliğimden eklemedim. Devamını da istersen kaynaktan eksiksiz tamamlayabiliriz.

 

 

Kaynak: Alaraby