Korkunun Dengesi: Nükleer Diplomasi

ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları ile başlayan çetrefilli süreç günümüzün ve geleceğin en büyük tehditlerinden biri olmaya devam ediyor.
dosya-korkunun-dengesi-nukleer-diplomasi-sude-yildirim.jpg

22.07.2026 - 15:50  |  Son Güncellenme:  22.07.2026 - 16:03

2. Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB arasında bir mücadele var oldu: nükleer yarış. Karşılıklı güvensizlik ve belirsizlik ortamında doğan güvenlik ikilemi, her iki devletin de karşısındaki gücün neye sahip olmadığını bilmeden daha fazla nükleer silaha sahip olma mücadelesini anlatıyor. 

Küba Füze Krizi: 13 gün 

Küba Füze Krizi; ABD’nin Türkiye ve İtalya’daki Jüpiter füzeleri, Washington’ın Küba üzerindeki baskısı ve Sovyetler Birliği’nin adaya gizlice nükleer füze yerleştirmesiyle şekillenen çok yönlü gerilimi ifade ediyor. Kriz, iki süper gücün nükleer çatışmaya en çok yaklaştığı zamandı ancak Başkan John F. Kennedy ile Sovyet lider Nikita Kruşçev’in doğrudan ve gizli iletişimiyle çözüme ulaştı.  

ABD’nin Castro yönetimini devirmek amacıyla düzenlediği ancak başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi çıkarmasının ardından Kennedy yönetimi, Küba üzerindeki baskıyı sürdürmek için Mongoose Operasyonu’nu planlamıştı. Bu gelişmeler yaşanırken, ABD’nin Türkiye ve İtalya’ya yerleştirdiği Jüpiter nükleer füzeleri, Sovyetler Birliği tarafından tehdit olarak algılanıyordu. Bu nedenle Kruşçev hem stratejik dengeyi sağlamak hem de Küba’yı olası bir ABD işgaline karşı korumak amacıyla Temmuz 1962’de Fidel Castro ile anlaşarak adaya gizlice nükleer füze yerleştirme kararı aldı. 

Bu süreçte ABD istihbaratı, Küba’daki Sovyet askerî faaliyetlerini gözetleme uçuşlarıyla yakından takip ediyordu. Başkan Kennedy, 4 Eylül’de Sovyetleri Küba’ya saldırı amaçlı silah yerleştirmemeleri konusunda açıkça uyardı. Ancak bu uyarıya rağmen, 14 Ekim’de bir U-2 casus uçağı Küba’da yapım aşamasındaki orta ve orta-uzun menzilli nükleer füze üslerini görüntüledi. Bu fotoğrafların ertesi gün Beyaz Saray’a ulaşmasıyla birlikte Küba Füze Krizi resmen başlamış oldu. 

Küba'daki San Cristobal füze fırlatma üssünün havadan görünümü. (John F. Kennedy Kütüphanesi)

Krizin derinleşmesiyle birlikte Kennedy’nin danışmanları arasında farklı görüşler ortaya çıktı: Bazıları doğrudan hava saldırısı ve Küba’nın işgalini savunurken, diğerleri daha temkinli bir yaklaşım benimseyerek diplomatik baskıyı önerdi. Kennedy ise bu seçenekler arasında denge kurarak 22 Ekim’de Küba’ya deniz “karantinası” uygulanmasına karar verdi. “Blockade” (Abluka) yerine “quarantine” (abluka) teriminin tercih edilmesi, bunun bir savaş ilanı olarak algılanmasını engellediği gibi Amerikan Devletleri Örgütünün desteğinin alınmasını da kolaylaştırdı. 

Krizin en tehlikeli günü 27 Ekim’di: Küba üzerinde bir Amerikan U-2 uçağı düşürüldü. Gerginlik tırmanmaya devam ederken, ABD Başsavcısı Robert Kennedy ile Sovyet Büyükelçisi Anatoly Dobrynin’in arasında gizli görüşmeler gerçekleştirildi. Görüşmeler sonucunda ABD, Küba’nın işgal edilmeyeceğine dair güvence verdi. Robert Kennedy ayrıca Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin birkaç ay içinde kaldırılacağını, ancak bu kararın kamuoyuna açık bir takasın parçası olarak duyurulamayacağını Sovyet tarafına bildirdi. İtalya’daki Jüpiter füzeleri de 1963’te hizmetten çıkarıldı; ancak bunların kaldırılması, Robert Kennedy ile Dobrynin’in arasındaki gizli pazarlığın doğrudan bir unsuru değildi. 

Sonunda Kruşçev, 28 Ekim’de Küba’daki Sovyet füzelerinin söküleceğini açıkladı. Bunun ardından Sovyetler, IL-28 bombardıman uçaklarını da geri çekmeyi kabul etti. Bu gelişmeler üzerine ABD, 20 Kasım 1962’de deniz karantinasını sona erdirdi. Türkiye ve İtalya’daki Jüpiter füzeleri ise planlandığı şekilde 1963 yılında kaldırıldı. 

Küba Füze Krizi, bir nükleer yarışın karşılıklı yıkıma yol açabileceğini iki süper güce de açık biçimde gösterdi. Bunun üzerine Washington ile Moskova arasında doğrudan iletişim hattı kuruldu ve nükleer silahlanmayı sınırlamaya yönelik ilk önemli adımlar atıldı. 

NPT: Nükleer düzenin üç sütunu 

1968’de imzaya açılan ve 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, üç temel sütun üzerine kuruldu: nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, nükleer silahsızlanma ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımı. 

Dönemin nükleer güçlerinden ABD, SSCB ve Birleşik Krallık, antlaşmanın ilk tarafları arasındaydı. Başlangıçta antlaşmaya katılmayan Çin ve Fransa ise 1992’de NPT’ye taraf oldu. Nükleer silaha sahip olmayan Türkiye dâhil çok sayıda devlet de nükleer silah geliştirmeme taahhüdüyle antlaşmaya katıldı. 

Ancak NPT’ye taraf olmayan Hindistan ve Pakistan’ın 1998’de gerçekleştirdiği nükleer denemeler, antlaşmanın sistem dışında kalan devletler üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu gösterdi. Bu denemeler, NPT’nin doğrudan ihlali değildi fakat küresel nükleer düzenin güvenilirliği konusunda ciddi tartışmalar başlattı. Nükleer düzenin mihenk taşlarından biri kabul edilen NPT’ye Hindistan, Pakistan, İsrail ve Güney Sudan hiçbir zaman taraf olmadı. Kuzey Kore ise 1985’te katıldığı antlaşmadan 2003’te çekildiğini açıkladı.  

NPT’nin uygulanması her beş yılda bir düzenlenen Gözden Geçirme Konferanslarında ele alınıyor. New York’ta 27 Nisan-22 Mayıs 2026 tarihlerinde yapılan 11. Gözden Geçirme Konferansı, ortak bir sonuç belgesi üzerinde uzlaşma sağlanamadan tamamlandı. Bu sonuç, 2015 ve 2022 konferanslarının ardından NPT diplomasisindeki görüş ayrılıklarının devam ettiğini de gösterdi. 

İran’ın nükleer tesisi

İran Nükleer Anlaşması 

İran’ın nükleer programı, Soğuk Savaş sonrasındaki en kapsamlı çok taraflı nükleer diplomasi girişimlerinden birini ortaya çıkardı. Resmî adı "Ortak Kapsamlı Eylem Planı" olan JCPOA, 14 Temmuz 2015’te İran ile Çin, Fransa, Almanya, Rusya, Birleşik Krallık, ABD ve Avrupa Birliği arasında kabul edildi.  

Plan; yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini, santrifüjlerini ve nükleer madde stoklarını sınırlandırmasını; tesislerini daha yoğun Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEA) denetimlerine açmasını içeriyordu.  

Ancak ABD’nin 2018’de anlaşmadan çekilerek yaptırımları yeniden uygulaması kartları yeniden dağıttı. İran, Mayıs 2019’dan itibaren JCPOA kapsamındaki yükümlülüklerini aşamalı biçimde azaltmaya başladı. Şubat 2021’de Ek Protokol’ün geçici uygulanmasını ve anlaşmanın öngördüğü ilave şeffaflık önlemlerini durdurdu; NPT kapsamındaki temel UAEA güvence denetimleri devam etti. 

İlerleyen yıllarda gözetim cihazlarının kaldırılması ve UAEA’nın bazı tesislere erişiminde yaşanan sorunlar, denetim sürekliliğini zayıflattı. 2025’te Avrupa ülkelerinin yaptırımları geri getiren “snapback mekanizması”nı işletmesi yeni bir anlaşmazlık doğururken İran, Rusya ve Çin sürecin geçerliliğine itiraz etti. 2026 itibarıyla JCPOA, ilk tasarlandığı biçimiyle işleyen bir uzlaşma olmaktan büyük ölçüde çıktı; buna rağmen UAEA denetimleri, İran programının niteliğini doğrulayabilecek temel uluslararası mekanizma olmayı sürdürüyor. 

INF Antlaşması’nın sonu: Füze rekabetinin dönüşü 

ABD ile Sovyetler Birliği’nin 1987’de imzaladığı Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF), 500 ila 5.500 kilometre menzile sahip karadan fırlatılan balistik ve seyir füzelerini yasakladı. Antlaşma, yalnızca Avrupa’da konuşlandırılan sistemleri değil, tarafların bu sınıftaki kara konuşlu füzelerini dünya genelinde kapsıyordu. Denizden ve havadan fırlatılan füzeler ise düzenlemenin dışında bırakılmıştı. 

Antlaşma, ilerleyen yıllarda karşılıklı ihlal suçlamaları nedeniyle aşındı. Washington ve NATO, Rusya’nın geliştirdiği 9M729 seyir füzesinin INF hükümlerini ihlal ettiğini savundu. Moskova ise bu iddiayı reddederek ABD’nin Avrupa’daki Aegis Ashore füze savunma sistemlerinin antlaşmayla bağdaşmadığını ileri sürdü. 

Donald Trump yönetimi, Rusya’nın ihlallerinin yanı sıra Çin’in INF’ye taraf olmadan orta menzilli füze kapasitesini geliştirmesini de gerekçe göstererek antlaşmadan çekilme kararı aldı. ABD’nin çekilmesi 2 Ağustos 2019’da yürürlüğe girerken Rusya da antlaşmanın sona erdiğini açıkladı. Böylece bütün bir füze sınıfını ortadan kaldıran önemli bir silah kontrolü düzenlemesi son buldu ve özellikle Avrupa ile Asya-Pasifik’te yeni bir füze rekabetinin önü açıldı.  

Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması (START) 

ABD Başkanı George H. W. Bush ile Sovyet lider Mihail Gorbaçov’un 31 Temmuz 1991’de imzaladığı START I, tarafların konuşlandırılmış stratejik taşıyıcılarını ve antlaşma kapsamında sayılan nükleer savaş başlıklarını önemli ölçüde düşürmesini öngörüyordu. Anlaşma 1994’te yürürlüğe girdi ve ayrıntılı veri paylaşımı, yerinde denetimler ve sürekli izleme mekanizmaları oluşturdu. 

George H.W. Bush ve Mihail Gorbaçov, START anlaşmasını 31 Temmuz 1991'de imzaladılar

Bu kontrol mekanizmasının son halkası olan New START, 2010’da ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev tarafından imzalandı. Antlaşma, her tarafı 1.550 konuşlandırılmış stratejik savaş başlığı ve 700 konuşlandırılmış kıtalararası füze, denizaltından fırlatılan füze ve ağır bombardıman uçağıyla sınırlandırıyordu. Rusya 2023’te antlaşmanın uygulanmasına katılımını askıya aldı; New START ise izin verilen tek uzatmanın ardından 5 Şubat 2026’da sona erdi. Böylece ABD ile Rusya’nın nükleer cephanelikleri, onlarca yıl sonra ilk kez bağlayıcı bir ikili antlaşmanın sınırlamaları dışında kaldı. 

Nükleer diplomasinin belirsiz geleceği 

Nükleer diplomasinin geleceği, küresel çatışmalar (Rusya-Ukrayna) ve bölgesel krizlerin (İran) gölgesinde şekilleniyor. Ancak nükleer diplomasinin önündeki sorun artık yalnızca savaş başlığı sayısı değil. NPT konferanslarındaki uzlaşmazlık, INF’nin ortadan kalkması, New START’ın sona ermesi ve İran denetim sisteminin aşınması; onlarca yılda kurulan güvenlik mimarisinin birbirine bağlı parçalarını inceltiyor. Avrupa’daki gerilim, Orta Doğu’daki nükleer belirsizlikler ve Asya-Pasifik’te büyüyen füze rekabeti ise klasik iki kutuplu caydırıcılığı daha karmaşık ve çok aktörlü bir dengeye dönüştürüyor. 

Büyük güçler sınırlı risk azaltma düzenlemelerine, karşılıklı bildirimlere ve yeni acil iletişim hatlarına yönelebilir. ABD, Rusya ve Çin’i aynı çerçevede buluşturan daha geniş bir silah kontrol sistemi kurulabilir; ancak cephaneliklerin büyüklüğü ve yapısındaki farklılıklar bu süreci zorlaştıracaktır. Bir diğer ihtimal olaraksa devletlerin bağlayıcı anlaşmalar yerine tek taraflı modernizasyona ve esnek caydırıcılık doktrinlerine ağırlık vermesi tartışılabilir. 

Yıllar geçse de Küba Füze Krizi’nin bıraktığı en temel ders değişmedi: Nükleer caydırıcılık, rakibin her zaman rasyonel davranacağı varsayımına teslim edilemeyecek kadar yüksek risk taşır. Gelecekteki nükleer düzenin yönünü yalnızca silahların menzili ya da sayısı değil, devletlerin kriz sırasında iletişim kurabilme, birbirlerinin kapasitesini doğrulayabilme ve geri dönüş yolu bırakabilme yeteneği belirleyecek.