Gazze Ateşkes Anlaşması: Özellikleri, Gerekçeleri ve Zorlukları

Gazze’deki ateşkes adımları, savaşın sona erdirilmesini ve insani yardımın güvenli ulaştırılmasını hedeflerken, anlaşmanın etkin biçimde uygulanması, taraflar arasındaki güven eksikliği ve kalıcı silahsızlanma sürecindeki belirsizlikler nedeniyle ciddi bir sınav niteliği taşıyor.
Fokus+
Gazze Ateşkes Anlaşması Özellikleri, Gerekçeleri ve Zorlukları

17.10.2025 - 10:37  |  Son Güncellenme:  17.10.2025 - 11:32

ABD Başkanı Donald Trump, 9 Ekim 2025'te İsrail ile Hamas arasında Gazze Şeridi’nde süren savaşı sona erdirmeyi hedefleyen bir barış planı üzerinde uzlaştıklarını açıkladı. 

Trump’ın duyurduğu plana ilişkin Hamas’tan gelen yanıt ise dikkat çekiciydi: Hareket, yalnızca üzerinde mutabık kalınan maddelere değinirken, kendi tutumuna uymayan noktaları açıklamadı.

Hamas'ın dolaylı onay verdiği noktalar arasında, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren 72 saat içinde İsrailli rehinelerin serbest bırakılması, buna karşılık İsrail'in çok sayıda Filistinli tutukluyu salıvermesi ve İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nden kademeli olarak çekilmesi gibi maddeler yer alıyor. 

İsrail tarafı ise plana yaklaşımda daha temkinliydi. İsrail kabinesi, arabulucular tarafından planın resmi olarak açıklanmasından bir gün sonra anlaşmayı onayladı. 

Trump, Hamas’ın açıklamasını anlaşmaya onay olarak yorumlarken, İsrail bu yaklaşımı ihtiyatla karşıladı ve bunu yalnızca planın ilk aşamasına yönelik bir kabul olarak değerlendirdi. 

Başbakan Binyamin Netanyahu, planın geri kalan aşamalarının özellikle Hamas’ın silahsızlandırılmasını içeren mutlaka uygulanması gerektiğini vurgulamayı sürdürdü.

Planın ilk aşamasına dair ihtiyatlı bir iyimserlik görülse de, uygulama mekanizmalarına ve kalıcı ateşkesin sağlanmasına ilişkin belirsizlikler sürüyor.

Ateşkese varılmasının sebepleri

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı, uluslararası alanda yoğun tepkilere yol açtı ve İsrail’in küresel izolasyonunu derinleştirdi. 

Kamuoyu yoklamaları, ABD'lilerin Filistinlilere duyduğu sempatinin, ülke tarihinde ilk kez İsrail’e duyulan sempatiyi geçtiğini ortaya koydu. 

Bu eğilim, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi genç seçmenler arasında yaygınlaşırken, küresel protestolar da artarak devam etti.

Dünyanın dört bir yanındaki şehirler ve başkentlerde düzenlenen gösterilerde Gazze'deki savaşın durdurulması, Filistinlilere uygulanan ablukanın kaldırılması ve insani yardımın engelsiz ulaşımı gibi talepler öne çıktı.

Bu halk baskısı, Batı'nın geleneksel İsrail müttefiklerinin tutumlarında da değişim yarattı. 

İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler, Eylül 2025’te New York’ta düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumu sırasında yapılan iki devletli çözüm konferansında, ABD ve İsrail’in muhalefetine rağmen Filistin Devleti’ni tanıma yönünde adımlar attı.

Bu süreçte İsrail, küresel düzeyde artan tepkilerle daha da yalnızlaştı. Özellikle İsrail’in eylemlerine karşı, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediği gerekçesiyle uluslararası ceza soruşturmalarının ve yaptırım çağrılarının gündeme gelmesi, ABD'nin desteğini sürdürmesini daha da zorlaştırdı.

Bu gelişmeler, İsrail’i koşulsuz destekleyen Trump’ın pozisyonunda da gözle görülür bir değişime yol açtı.

Trump ve Netanyahu

Trump'ın, Netanyahu'nun, özellikle İsrail'in yaklaşık bir milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şehri'ni işgal etmeye, onları yerlerinden etmeye ve sivillere karşı korkunç katliamlar yapmaya hazırlandığı bir dönemde, savaşı net bir sonu olmadan devam ettirme arzusuna karşı sabrı tükenmiş gibi görünüyor.

Ayrıca, Trump’ın Nobel Barış Ödülü’nü alma arzusu, kendisini Gazze savaşını sona erdirmeye yönelik kararlılığa sevk eden önemli bir etken olarak öne çıktı. 

Trump, küresel çatışmalarda “barış yapıcı” imajını pekiştirmeyi hedeflerken, bu savaşı durdurmanın kendisine uluslararası prestij kazandıracağına inandı.

ABD’nin, Netanyahu’nun özellikle 9 Eylül'de Katar’a yönelik saldırısıyla birlikte daha da tepki çeken politikalarından duyduğu rahatsızlık da göz ardı edilemez. 

Katar’a yönelik saldırının ardından Arap ve İslam dünyasında yükselen öfke dalgası, Trump’ı diplomatik bir inisiyatif almaya zorladı.

BM Genel Kurulu oturumlarını fırsata çeviren Trump, Katar, Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Pakistan ve Mısır gibi ülkelerin liderleriyle temasa geçerek kapsamlı bir diplomatik girişim başlattı. 

Netanyahu daha sonra Washington'a çağrılarak kendisini bu konuda bilgilendirdi.

Bu çerçevede hazırlanan 21 maddelik plan, Beyaz Saray’da Netanyahu ile birlikte düzenlenen ortak basın toplantısında kamuoyuna açıklandı.

Plana göre, İsrail’in savaş boyunca dile getirdiği güvenlik hedeflerinin büyük bir kısmı uluslararası bir formata büründürülerek plana entegre edildi. 

Böylece Trump, İsrail’i hem uluslararası izolasyondan çıkarmayı hem de kendi liderliğinde bir barış girişimi başlatmayı hedefledi.

Ancak planın açıklanması ve Arap-İslam ülkeleri tarafından kabul edilmesi Hamas açısından zor bir tablo ortaya çıkardı. 

Hamas, İsrailli askerlerin serbest bırakılması sonrasında savaşa dönüşü daha da zorlaştıracak bir dinamik yaratmak amacıyla plana dahil olma niyetini açıklamak zorunda kaldı.

Rehinelerin serbest bırakılması ve Trump’ın bu diplomatik başarıyı ilan etmesiyle birlikte, uluslararası kamuoyunda yeniden savaşa dönüşü önleyecek bir atmosferin oluşacağı beklentisi güçlendi. 

Bu beklenti, yalnızca siyasi değil, ahlaki temellere de dayanıyordu. 

Zira Trump’ın başarısı, büyük ölçüde Batı kamuoyunun şimdiye kadarki en güçlü baskısına ve –uzun süredir zayıf kalan– Arap dünyasının bu kez daha net bir tutum sergilemesine bağlıydı.

Bu çerçevede Hamas’ın verdiği yanıt, hareketin elindeki tek çıkış yoluydu. Yani Trump’ın planına doğrudan İsrail'in taleplerini kabul etmeden olumlu yanıt vererek, ABD Başkanı’nın arzuladığı siyasi başarıya katkıda bulunmak zorunda kaldılar.

Planın ilk aşamasına dair anlaşma, Aksa Tufanı operasyonunun ikinci yıldönümü olan 7 Ekim'in hemen sonrasında, Mısır’da yürütülen dolaylı görüşmeler sonucunda sağlandı. 

Görüşmelere ABD, Katar, Türkiye ve Mısır’dan üst düzey yetkililerin katılması, sürecin siyasi ağırlığını artırdı. 

Trump, anlaşmaya varılması konusundaki isteğini göstermek amacıyla, damadı ve eski başdanışmanı Jared Kushner ile Orta Doğu özel temsilcisi Steve Witkoff’u doğrudan müzakerelere gönderdi.

Ertesi gün Trump, İsrail ve Hamas’ın, çatışmaların durdurulmasını, tüm İsrailli rehinelerin –hayatta olanlar ve cesetler– serbest bırakılmasını ve İsrail’in "sarı çizgi" olarak adlandırılan güvenlik sınırına çekilmesini öngören ilk aşama planını imzaladıklarını duyurdu.

Anlaşmanın genel özellikleri

Hamas Siyasi Büro Başkanı Halil el-Hayya, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesi için bir anlaşmaya varıldığını açıkladı. 

Anlaşma, İsrail'in Gazze'den kademeli çekilmesinin yanı sıra rehine ve tutukluların takasını içeriyor. 

Hayya, Hamas’ın, ABD ve bölgesel arabuluculardan, askeri operasyonların sona erdirilmesi ve anlaşma şartlarının uygulanması yönünde güvence aldığını belirtti.

İsrail Başbakanlık Ofisi ise, 10 Ekim sabah saatlerinde Trump’ın sunduğu planın resmi olarak onaylandığını duyurdu. 

Kushner ve Witkoff

Kushner ve Witkoff’un İsrail kabinesindeki aşırılık yanlısı isimleri ikna etmek için kabine toplantısına katıldığı bildirildi. 

Kushner, planı şu sözlerle savundu: “Bu anlaşma, Hamas’ın tecrit edilmesini, Arap dünyasında birçok tarafın barışa yönelmesini sağlıyor ve İsrail’in güvenliğini koruyor.”

İsrail hükümetinin amacı, kendisini çevreleyen diplomatik izolasyonu Hamas’a yönlendirmekti. 

Ancak, aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi bazı kabine üyeleri plana karşı oy kullandı. 

Bu bölünmeye rağmen, anlaşma onaylandı ve İsrail ordusu, ateşkesin yürürlüğe gireceğini açıkladı.

Netanyahu ise yaptığı açıklamada, İsrail güçlerinin Gazze’de kalmaya devam edeceğini ve Hamas’ın silahsızlandırılması hedefinin yerine getirilmesi gerektiğini belirterek, “Kolay yoldan olursa iyi, olmazsa zor yoldan olacak,” ifadeleriyle sert bir mesaj verdi.

Anlaşmanın ilk aşaması, İsrail’in 24 saat içinde güçlerini “sarı çizgi”ye çekmesini, insani yardım akışının sağlanmasını ve üç gün içinde Filistinli tutukluların salıverilmesinin yanı sıra hayatta olan rehineler ile hayatını kaybedenlerin cesedinin teslimini öngörüyor. Bu süreçte İsrail, Gazze’nin yaklaşık %53’ünü kontrol etmeye devam edecek.

Geçtiğimiz günlerde anlaşma kapsamında hayatta olan 20 İsrailli rehine serbest bırakıldı. İsrail ise yaklaşık 2 bin Filistinli tutukluyu salıverdi.

Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, insani yardım taşıyan kamyonlar da Gazze’ye giriş yapmaya başladı.

Özellikle savaşta evsiz kalan yüz binlerce kişinin yaşadığı kamplara gıda ve tıbbi yardım sağlanması hedefleniyor. 

Trump, hiçbir Gazzelinin Gazze’yi terk etmeye zorlanmayacağını da özellikle vurguladı.

Trump, ateşkesin korunacağına güvendiğini ve sonraki aşamalara ilişkin genel bir mutabakatın bulunduğunu belirtti. Ancak, bu sürecin hala birçok çözülmemiş unsuru içerdiğini kabul etti. 

Bu bağlamda Trump, hem İsrail Knesset’ine hitap etti hem de çok sayıda liderin katılımıyla Mısır’da düzenlenen imza törenine katıldı.

Söz konusu zirveye, Trump dahil 20’den fazla lider katıldı.

Buna karşın, Hamas ve diğer Filistinli gruplar ortak bir bildiri yayımlayarak, bu planı “yabancı vesayet” olarak nitelendirdi ve Gazze’nin yönetiminin yalnızca Filistinlilere ait olduğu mesajını verdi.

Anlaşmanın uygulanmasını sağlamak amacıyla ABD, bölgeye 200 askerlik bir görev gücü konuşlandırmaya karar verdi. 

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı General Brad Cooper, Gazze’yi ziyaret ederek bir koordinasyon merkezi kurulmasına ilişkin mekanizmaları görüştü. 

ABD, doğrudan asker konuşlandırmayacağını belirtse de, istikrar gücünde yer alması beklenen Endonezya ve Azerbaycan gibi ülkeler, bu misyonun BM Güvenlik Konseyi veya Arap Birliği gibi yasal bir çerçeveyle tanımlanması gerektiğini vurguladı.

Anlaşma geçerli olacak mı?

Her ne kadar arabulucular, Hamas ile İsrail arasında planın ilk aşamasına dair birçok sorunu çözmeyi başarmış olsa da, müzakerelerin daha karmaşık başlıklarda –silahsızlanma, yeniden inşa ve yönetim gibi– gerçek bir ilerleme sağlayıp sağlamadığı hala belirsiz.

Bu yönüyle anlaşma, çok daha kapsamlı bir planın yalnızca başlangıç adımını temsil ediyor. İlk aşamanın en az karmaşık bölüm olması, umutları artırsa da; silahlı direnişin geleceği, Gazze’nin yeniden inşası ve İsrail’in tam çekilmesi gibi meseleler hala tanımsız ve açıkta duruyor.

Trump'ın planı, bu haliyle çatışmaya kapsamlı ve kalıcı bir çözüm sunmak yerine, temel ilkeleri ortaya koyan bir çerçeve anlaşma olma niteliği taşıyor. 

Özellikle bağlayıcı garantilerin eksikliği, Netanyahu’nun ilerleyen aşamalarda planın bazı kısımlarından cayma riskini beraberinde getiriyor. Bu durum, Filistinli tutukluların listesi gibi detaylarda da kendini gösterdi.

İlk aşamanın eşzamanlı uygulanması, planın başarısızlığa uğrama olasılığını azaltsa da, Netanyahu'nun İsrailli rehinelerin tesliminden sonraki taahhütlerinden kaçabileceği endişesi devam ediyor. 

Bu noktada barış sürecinin devamı, yalnızca tarafların değil, aynı zamanda uluslararası toplumun özellikle ABD, Avrupa ve Arap ülkelerinin siyasi iradesine bağlı olacak.

Sonuç

Gazze’de ateşkes anlaşmasının duyurulması, yaklaşık çeyrek milyon Filistinlinin – Gazze Şeridi nüfusunun yaklaşık %13’üne tekabül eden – ölümüne veya yaralanmasına yol açan iki yıllık yıkıcı savaşın sona erdirilmesi yönünde atılmış en kritik adım olarak öne çıkıyor. 

Bu sayı, modern tarihte kaydedilmiş en yüksek sivil kayıp oranı olarak dikkat çekiyor ve savaşın yıkıcılığının boyutlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Söz konusu ateşkesin ilk aşaması, büyük ölçüde uluslararası diplomatik ivmeye ve özellikle Trump liderliğindeki yoğun ABD baskısına dayanıyor. 

Her ne kadar çerçeve plan, İsrail’in temel taleplerini açıkça benimsemiş olsa da, bu güçlü uluslararası destek ve baskı, Netanyahu’nun anlaşmadan caymasını zorlaştırıyor.

Söz konusu anlaşma, iki ana aşamadan oluşuyor. İlk aşama, ateşkesin ilanı, İsrail güçlerinin kısmi geri çekilmesi ve tutuklu ve rehine takasını kapsıyor. 

Bu aşama, ateşkesin kalıcı hale gelmesi için gerekli temel zemini oluşturuyor. Ancak anlaşmanın tamamı, üç farklı şartnameye dayanması nedeniyle oldukça karmaşık bir yapı arz ediyor. 

Hamas ve Filistinli gruplar ile İsrail arasında hem anlaşmanın şartlarına hem de nihai hedeflerine dair ciddi vizyon farklılıkları bulunuyor.

ABD’nin İsrail’in taleplerine uyumlu bir pozisyonda hareket etmesine rağmen, kalıcı bir ateşkese ulaşmak için taraflar arasında esneklik sağlamaya çalıştığı görülüyor.

Washington’un en büyük kozu, İsrail’i –direnişin silahlı gücü ve Gazze’deki İsrail askeri varlığı gibi tartışmalı konuları– savaşı sürdürerek değil, diplomatik müzakereler yoluyla çözmeye ikna etme kapasitesinde yatıyor. 

Fakat aynı zamanda, direniş gruplarının ABD'nin planını, İsrail’in taleplerine boyun eğdiği gerekçesiyle reddetmesi; bu durumu, Hamas’a baskı uygulamak ve İsrail’in savaşı sürdürmesi için bir gerekçe haline getirme riskini de taşıyor. 

Dolayısıyla, önümüzdeki süreçte barış sürecinin yönü, yalnızca tarafların değil, aynı zamanda uluslararası toplumun tavrıyla da şekillenecek.

 

Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)