El Sıkışmadan Kuşatmaya: ABD ile Venezuela Arasında Bitmeyen Çatışmanın Hikayesi
24.12.2025 - 17:51 | Son Güncellenme: 25.12.2025 - 11:30
Venezuela ile ABD arasındaki ilişkiler son 20 yıldır yüksek gerilim hattında ilerliyordu. Ancak son haftalarda bu gerilim, yalnızca diplomatik bir kriz olmaktan çıkarak daha tehlikeli ve doğrudan bir güç mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bir dönem Washington’un Güney Amerika’daki en önemli ticaret ortaklarından biri olan Karakas, bugün ABD’nin bölgesel güvenlik stratejisinde açık bir hedef haline gelmiş bulunuyor.

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Karayipler’i fiilen çatışmanın ön cephesi konumuna yerleştirirken, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı baskıyı sistematik biçimde artırıyor.
The Conversation’a göre Trump, yönetiminin Aralık başlarında yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi aracılığıyla, uzun süre rafa kaldırıldığı düşünülen “Monroe Doktrini”ni fiilen yeniden canlandırıyor.
Böylece Washington, Latin Amerika’yı rakip güçlere kapalı bir “arka bahçe” olarak tanımlayan eski ama etkisi güçlü bir jeopolitik anlayışı güncelleyerek devreye sokuyor.
Monroe Doktrini: Avrupa’yı caydıran bir ilkeden müdahaleyi meşrulaştıran doktrine
Yaklaşık iki yüzyıl önce, dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen ve daha sonra “Monroe Doktrini” olarak adlandırılan bu yaklaşım, Batı Yarımküre’yi Avrupalı güçler için girilmez bir alan olarak tanımlıyordu.
İlk bakışta Avrupa sömürgeciliğine karşı savunmacı bir caydırıcılık olarak kurgulanan bu doktrin, zamanla Amerikan hegemonyasının ideolojik temel taşlarından birine dönüştü.
Aynı zamanda Washington’un, kendi “yaşam alanı” olarak gördüğü bölgelerde tekrarlanan müdahaleleri için güçlü bir meşruiyet zemini oluşturdu.
Nitekim 2013 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Monroe Doktrini dönemi sona erdi” açıklaması, ABD’nin vesayetçi yaklaşımı terk ederek Latin Amerika ile daha eşitlikçi bir ortaklık ilişkisine yöneldiği iddiasını simgeliyordu.
Ancak bu söylem bugün geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Özellikle Kasım 2025’ten bu yana Karayip Denizi’nde gemilere yönelik saldırılar ve artan askeri hareketlilik, Monroe Doktrini’nin Washington tarafından yeniden müdahaleci bir çerçeve olarak kullanıldığını ortaya koyuyor.
İki kritik dönüm noktası: 1895 ve Roosevelt’in Monroe Doktrini’ne ekledikleri
Monroe Doktrini, iki yüzyılı aşkın süredir ABD’nin Venezuela ve genel olarak Latin Amerika’ya yönelik dış politikasının omurgasını oluşturdu.
Başlangıçta Venezuela gibi gelişmekte olan cumhuriyetleri Avrupa sömürgeciliğine karşı koruma iddiasıyla ortaya çıkan bu ilke, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre’ye müdahale etmemeleri konusunda uyarma aracı olarak ortaya çıktı.
Ancak zamanla ABD’ye, komşu ülkelerin iç işlerine müdahale etme bahanesi sunan bir araca dönüştü.
İki tarihi dönüm noktasında, bu dönüşümün en çarpıcı biçimde gözlemlendiği ülkelerden biri Venezuela oldu.
ABD Dışişleri Bakanlığı Tarihçiler Ofisi’nin verilerine göre, 1895 yılında Venezuela, İngiltere ile yaşadığı bir sınır anlaşmazlığında Washington’dan destek talep etti.
ABD’nin bu krize müdahalesi, Monroe Doktrini’ni gerekçe göstererek, Batı Yarımküre’de özel bir rol ve ayrıcalık iddia ettiğinin açık bir göstergesi oldu.
Bu çizgi, Başkan Theodore Roosevelt döneminde daha da belirginleşti.
Roosevelt, 1904 ve 1905 yıllarında Kongre’ye sunduğu yıllık mesajlarda, Monroe Doktrini’ni genişleten ve literatüre “Roosevelt’in eklemeleri” olarak geçen yaklaşımı benimsedi.
Buna göre, Batı Yarımküre ülkeleri yalnızca Avrupa sömürgeciliğinden muaf tutulmayacak, aynı zamanda ABD, bu ülkelerde “düzeni sağlama”, “can ve mal güvenliğini koruma” sorumluluğunu üstlenen bir güç olarak konumlandırılacaktı.
Resmi ABD belgelerinde yer alan bu anlayış, ABD müdahalelerinin hukuki ve ahlaki gerekçesi haline geldi.

Petrol ve Soğuk Savaş: Washington ile yıllarca kesişen ilişkiler
Venezuela henüz Kolombiya Federasyonu’nun bir parçasıyken, 1824 yılında Maracaibo’da bir ABD konsolosluğunun açılması, Washington’un ülkeye yönelik erken ve stratejik ilgisinin ilk somut göstergesi oldu.
Bu adım, ABD’nin Venezuela’daki ilk diplomatik temsilciliği olarak kayda geçti.
Federasyondan ayrılmasının ardından ise, Washington 28 Şubat 1835’te Venezuela’yı bağımsız bir devlet olarak tanıdı.
Aynı yıl 30 Haziran’da, ABD Maslahatgüzarı John G. A. Williamson’ın Karakas’ta güven mektuplarını sunmasıyla iki ülke arasında resmi diplomatik ilişkiler tesis edildi.
Kronolojik olarak ABD-Venezuela ilişkilerindeki dönüm noktaları
1824: Maracaibo’da ABD’nin ilk diplomatik temsilciliği olan konsolosluk açıldı.
1835: ABD, Venezuela’yı bağımsız bir devlet olarak tanıdı.
1836: İki ülke arasında ilk ticaret anlaşması imzalandı.
1895: İngiltere ile yaşanan sınır anlaşmazlığı, Monroe Doktrini’ni bir test haline getirdi.
1904–1905: Roosevelt’in eklemeleriyle, Batı Yarımküre’de müdahaleci doktrin yeni bir evreye taşındı.
1998: Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle siyasi kopuş başladı.
2019: Juan Guaido üzerinden yürütülen “azami baskı” politikasıyla gerilim zirve yaptı.
2024: Tartışmalı seçimler sonrası yaptırımlar yeniden devreye alınıp yoğunlaştırıldı.
2025: Karayipler merkezli süreç ekonomik baskıdan saha operasyonlarına, deniz ve hava kuvvetlerinin tırmandığı açık bir güç gösterisine dönüştü.
Erken dönemde ilişkiler, büyük ölçüde ticaret ve karşılıklı ekonomik çıkarlar etrafında şekillendi.
20 Ocak 1836’da imzalanan ve 20 Haziran’da yürürlüğe giren ilk ticaret anlaşması, ABD Başkanı Andrew Jackson ile Venezuela’nın ilk sivil devlet başkanı Jose Maria Vargas döneminde gerçekleşti.
Bu anlaşma, Washington ile Karakas arasındaki ilişkilerin uzun yıllar boyunca ekonomik temelde ilerleyeceğinin de işaretini verdi.
Zaman içinde bu ekonomik bağlar daha da derinleşti. 20. yüzyılın başlarında ABD şirketleri Venezuela’nın petrol sektörüne yoğun biçimde yatırım yapmaya başladı.
1920’lere gelindiğinde ise ABD, Venezuela petrol ihracatının en büyük pazarı konumuna yükseldi.
Bu tablo, iki ülke arasındaki ilişkileri yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda enerji güvenliği açısından da stratejik bir ortaklığa dönüştürdü.
Soğuk Savaş yıllarında Venezuela, ABD’nin komünizmi çevreleme politikasında kilit bir müttefik olarak konumlandı.
Venezuela Silahlı Kuvvetleri, büyük ölçüde ABD askeri eğitimi ve silah sistemlerine bağımlı hale geldi.
Bu dönem, ilişkilerin en istikrarlı ve uyumlu seyrettiği safha olarak değerlendiriliyor.
Chavez dönemi: Siyasi kopuşun başlangıcı
Ancak bu tablo, Hugo Chavez’in 1998’de iktidara gelmesiyle köklü biçimde değişti.
Chavez’in yükselişi, Washington-Karakas hattında keskin bir kırılmanın başlangıcı oldu.

Bolivarcı Devrim’i ilan eden Chavez, anayasayı yeniden yazdı, petrol sektörünü millileştirdi ve ülkenin enerji gelirlerini sosyal politikalar için seferber etti.
Yüksek petrol fiyatlarının da etkisiyle sübvansiyonlu mal ve hizmetler genişletildi. Global Conflict Tracker’a göre bu politikalar aşırı yoksulluğun yaklaşık yüzde 15 oranında azalmasına katkı sağladı.
Ancak bu dönüşüm, Venezuela’nın dış politikasında da eksen kaymasına yol açtı. Chavez, İran, Rusya ve Çin ile ilişkilerini derinleştirerek çok kutuplu bir dış politika izlemeye başladı.
2002 yılında Chavez’i birkaç saatliğine görevden uzaklaştıran darbe girişimi, ilişkilerdeki güvensizliği kalıcı hale getiren bir dönüm noktası oldu. Karakas, Washington’u darbeyi organize etmekle suçladı.
2010’a gelindiğinde Karakas ve Washington’da büyükelçiler bulunmuyordu, diplomatik temsil yalnızca maslahatgüzar düzeyinde sürdürülüyordu.
Obama yönetiminin, Chavez’in Larry Palmer’ı büyükelçi adayı olarak kabul etmeyi reddetmesine karşılık Venezuela’nın Washington Büyükelçisi Bernardo Alvarez’in vizesini iptal etmesi, ilişkilerin ne denli kırılgan bir noktaya geldiğini gösterdi.
Maduro dönemi
Hugo Chavez’in 2013’te ölümünün ardından, dönemin Devlet Başkan Yardımcısı Nicolas Maduro geçici olarak başkanlığı devraldı ve kısa süre sonra yapılan seçimlerle görevini resmileştirdi.
Ancak bu dönem, Venezuela için hızla ağırlaşan bir ekonomik krizle ve Washington ile ilişkilerin daha da sertleştiği bir sürecin başlangıcı oldu.
2014 yılına gelindiğinde, ülke genelinde yaygın hükümet karşıtı protestolar patlak verdi.

Maduro yönetimi, bu gösterilere sert müdahaleler nedeniyle insan hakları ihlalleriyle suçlandı.
Bu gelişmeler, ABD’nin Venezuela’daki üst düzey yetkililere yönelik vize kısıtlamaları ve hedefli yaptırımlar uygulamasına zemin hazırladı.
Yaptırımlar, zaten kırılgan olan ekonomiyi daha da zorladı. Gıda ve ilaç tedarikinde ciddi sıkıntılar baş gösterirken, enflasyon yükseldi ve ülkeden kitlesel göç dalgaları başladı.
Guaido krizi ve “azami baskı” politikası
Mayıs 2018’de Maduro, muhalefetin boykot ettiği ve uluslararası kamuoyunda hile iddialarıyla yoğun biçimde eleştirilen seçimlerin ardından ikinci altı yıllık dönem için yeniden seçildi.
Buna karşılık Washington, Venezuela Ulusal Meclisi’nin bu seçimin meşruiyetini tanımayan kararını destekledi ve Meclis Başkanı Juan Guaido’yu “geçici devlet başkanı” olarak tanıdı.
Maduro ise Çin, Küba, Rusya ve Türkiye başta olmak üzere bir dizi ülkenin siyasi ve ekonomik desteğini korumayı başardı.
Bu siyasi çıkmaz, ABD’nin “azami baskı” olarak adlandırdığı yaptırım politikasını daha da sertleştirmesine yol açtı.
Venezuela’ya yönelik yaptırımlar yalnızca Karakas’ı değil, Küba’ya yapılan petrol sevkiyatlarını ve Venezuela petrol sektöründe faaliyet gösteren üçüncü taraf şirketleri de hedef aldı.
Rusya ve Çin ise Latin Amerika’daki müttefiklerini destekleyerek Maduro yönetiminin yaptırımları kısmen aşmasına yardımcı oldu.
Buna rağmen, Venezuela’daki insan hakları ihlalleri Washington açısından temel bir baskı unsuru olmayı sürdürdü.
ABD’nin Venezuela petrolüne yaptırımları
2017 yılına gelindiğinde, ABD’nin Venezuela’nın petrol sektörüne uyguladığı yaptırımlar en sert seviyesine ulaştı.
Karakas’ın uluslararası kredi piyasalarına erişimi fiilen kesilirken, devletin borcunu yeniden yapılandırması da yasaklandı.
Bu mali kuşatma, zaten derinleşmiş olan ekonomik durgunluğu ağırlaştırdı, hiperenflasyon ve deflasyon dalgaları birbirini izlerken, toplumsal kriz daha da görünür hale geldi.
2019 başında baskı ve yaptırımlar yoğunlaşmasına rağmen Maduro, iktidardaki konumunu korumayı ve hatta konsolide etmeyi başardı.
2020’de ABD Adalet Bakanlığı’nın Maduro’yu uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarıyla resmen itham etti. Ancak bu adım da Maduro yönetiminin iç dengeler üzerindeki kontrolünü sarsmaya yetmedi.
Zamanla uluslararası tablo değişti. Biden yönetiminin, Venezuela muhalefetindeki bölünmeleri gerekçe göstererek Juan Guaido’yu ülkenin meşru lideri olarak tanımaktan vazgeçmesi, “geçici başkan” figürüne verilen desteği büyük ölçüde zayıflattı.
Buna paralel olarak Batılı aktörlerin Karakas’la diyaloğu yeniden başlatması ve Meksika, Kolombiya ile Brezilya’da daha uzlaşmacı hükümetlerin iş başına gelmesi, Maduro’nun uluslararası alandaki yalnızlığını kısmen azalttı ve itibarını sınırlı da olsa toparladı.
Tartışmalı seçimler ve baskının geri dönüşü
2024’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, Venezuela krizinde yeni bir kırılma noktası oluşturdu.
Muhalefet, “özgür ve adil” seçimler karşılığında yaptırımların kademeli olarak hafifletileceği beklentisiyle, yıllar süren boykotun ardından sandığa dönme girişiminde bulundu.
Ancak seçim süreci, bağımsız gözlemcilerin engellenmesi, önde gelen adayların yarış dışı bırakılması ve idari kısıtlamalar gibi suçlamalarla gölgelendi.
Bu tablo, Washington’un yaptırımları yeniden devreye almasına yol açtı. Uluslararası tepkiler ise keskin biçimde bölündü.
Bir kısım aktör seçim sonuçlarını tanırken, ABD, Kanada, Avrupa Birliği (AB) ve çok sayıda uluslararası kuruluş seçimlerin ne özgür ne de adil olduğunu ilan etti.

Buna karşılık bazı hükümetler ve siyasi yapılar, muhalefet adayı Edmundo Gonzalez’i “seçilmiş başkan” olarak tanıdı ve Venezuela’daki meşruiyet krizini daha da derinleştirdi.
Uyuşturucu kaçakçılığı söylemi ve askeri tırmanış
ABD Başsavcısı Pam Bondi’nin, 7 Ağustos’ta Maduro’nun tutuklanmasına yol açacak bilgi için 50 milyon dolarlık ödül açıklaması, gerilimi yeni bir boyuta taşıdı.
Bondi, Maduro’yu “dünyanın en güçlü uyuşturucu kaçakçılarından biri” olduğunu ve ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu öne sürdü.
Bu açıklama, Washington’un Karayipler’de deniz unsurlarını konuşlandırmasıyla eş zamanlı gerçekleşti ve gelişmeler askeri tırmanışın habercisi olarak yorumlandı.
Aynı ay ABD Başkanı Donald Trump, Latin Amerika’da “uyuşturucu kartelleriyle mücadele” gerekçesiyle ABD güçlerinin daha geniş kullanımına izin veren bir başkanlık emri imzaladı.
Maduro ise buna, olası bir saldırıya karşı ülke genelinde 4,5 milyon milis gücün seferber edildiğini duyurarak yanıt verdi.
ABD ordusunun Karayipler ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığı gerekçesiyle teknelere yönelik ve doğrudan teknedeki kişileri hedef alan operasyonları ise “yargısız infaz” tartışmalarını beraberinde getirdi.
Hava ve deniz ablukası
Öte yandan Trump, Kasım ayında Venezuela üzerindeki ve çevresindeki hava sahasının tamamen kapatılacağını açıkladı.
1 Aralık’ta Miami Herald, Trump’ın Maduro ile yaptığı bir telefon görüşmesinde “derhal istifa etmesini ve ülkeyi terk etmesini” istediğini yazdı.
Ardından ABD, Venezuela kıyılarında yaptırım kapsamındaki bir petrol tankerine el koyarak gerilimi daha da tırmandırdı.
Bu kez 17 Aralık’ta Trump, yaptırım uygulanan tüm petrol tankerlerinin Venezuela’ya giriş ve çıkışını engelleyen bir “abluka” emri verdi.
Karakas bu kararı “akıl dışı” ve “ülkenin servetini çalmayı amaçlayan” bir adım olarak nitelendirirken, “devam eden ABD saldırganlığını” görüşmek üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) acil toplanmasını talep etti.
Bu aşamada Washington ile Karakas arasındaki ilişki, onlarca yıl süren bir “petrol ortaklığından” açık bir “varoluşsal düşmanlığa” dönüşmüş durumda.
Karayipler ise yalnızca iki ülke arasındaki bir kriz alanı olmaktan çıkarak, önümüzdeki on yıllarda uluslararası dengeleri yeniden şekillendirebilecek bir patlamanın eşiğinde duruyor.
ABD yönetimi bu süreci, uzun süredir çıkarları için hayati önem taşıyan “arka bahçesinde” nüfuzunu yeniden tanımlama kapasitesinin bir testi olarak okuyarak, bölgedeki hakimiyetini yeniden tesis etmeye kararlı görünüyor.
Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)