Düşman Yaratmadan Devlet Olunabilir mi?
04.09.2026 - 12:39 | Son Güncellenme: 04.09.2026 - 12:47
Charles Tilly’nin ifadesiyle “Savaş devleti yaptı, devlet de savaşı.”
“Düşman yaratmadan devlet olabilir misiniz?” sorusu, yalnızca devletin nasıl kurulduğuna değil; siyasal toplulukların nasıl bir “biz” bilinci oluşturduğuyla da ilişkilidir. Çünkü devlet; sadece sınırlar, kurumlar ve yasalar bütünü değildir. Aynı zamanda insanların kendilerini ortak bir siyasal düzenin parçası olarak görmelerini gerektirir. Bu noktada asıl mesele, bu ortaklığın mutlaka bir düşmana karşı mı kurulacağı, yoksa ortak hukuk, güvenlik, çıkar ve değerler üzerinden de kurulup kurulamayacağıdır.
Hobbes: Güvensizlik, korku ve devlet ihtiyacı
Thomas Hobbes’a göre devletin ortaya çıkışında belirli bir dış düşmandan çok, insanların yaşadığı güvensizlik ve korku belirleyicidir. Hobbes’un Leviathan’daki başlangıç noktası “doğa durumu” olarak tanımladığı güvensizlik ortamıdır. Herkes kendi güvenliğini sağlamak zorunda olduğu için diğer insanlar potansiyel bir tehdit hâline gelir. Bu durum, sürekli bir çatışma ihtimali yaratır. İnsanlar bu güvensizlikten kurtulmak için bazı özgürlüklerinden vazgeçerek güçlü bir egemen otoriteye boyun eğerler ve böylece devlet ortaya çıkar.
Bu nedenle Hobbes açısından devletin kurulması için belirli bir düşmana ihtiyaç yoktur; ancak korku, tehdit ve güvenlik ihtiyacı devletin doğuşunda merkezî bir yere sahiptir. İnsanları bir araya getiren şey; birbirlerini sevmeleri değil, güvenli bir düzen içinde yaşamak istemeleridir.
Rousseau: Genel irade ve ortak iyi
Hobbes’un çatışma merkezli insan doğası yaklaşımdan ayrılan Jean-Jacques Rousseau, doğa durumunda insanı sürekli savaşma dürtüsü içerisinde olan olarak tanımlamaz. Ona göre insan, toplumsal eşitsizlikler ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte rekabet ve çatışmanın içine çekilir. Bu yüzden de siyasal topluluğun oluşumunu yalnızca korku ve güvenlik üzerinden açıklamaz. Rousseau’ya göre meşru bir devletin temeli, insanların ortak bir “genel irade” oluşturabilmesidir. Yurttaşlar yalnızca kendi bireysel çıkarlarını değil, toplumun ortak iyiliğini de düşünmelidir. Bu nedenle Rousseau açısından bir topluluğun birlik oluşturması için mutlaka dışarıda bir düşmana ihtiyacı yoktur. İnsanlar ortak yasalar, ortak özgürlük anlayışı ve yurttaşlık bilinci üzerinden de siyasal bir “biz” yaratabilirler. Böyle bir devletin temelinde düşmana duyulan nefret değil, ortak bir siyasal düzen kurma isteği vardır. Ancak bireylerin oluşturduğu toplumsal düzeni, bireysel vicdanların koruyamayacağını ifade eder. Yaptırım ve zorlama gücünden noksan olan bireysel vicdanın yetersiz kaldığı bu noktada, kurumlar üstü bir kurama ihtiyaç vardır. Bu gereksinim ise Rousseau’ya göre devlet kavramını doğurur.
Marx: Dış düşmandan sınıf çatışmasına
Karl Marx ise sorunu başka bir düzleme taşır. Marx açısından devletin ortaya çıkışını anlamak için yalnızca dış düşmanlara veya ortak iradeye değil, toplumun içindeki sınıfsal ilişkiler ve çatışmalara bakmak gerekir. Marx’a göre şimdiye kadarki tüm mevcut toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Köle ile efendi, serf ile feodal bey, işçi ile burjuvazi arasındaki çatışmalar toplumun siyasal yapısını belirler. Bu nedenle devlet, ekonomik ve toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Devlet çoğu zaman mevcut ekonomik ve toplumsal düzenin korunmasında rol oynar. Marx’ın yaklaşımında “düşman” mutlaka ülkenin dışında değildir; iç toplumsal çatışmadadır da. Hatta sınıfların tamamen ortadan kalktığı bir toplumda, baskı aracı olarak devletin de zaman içinde gereksiz hâle gelerek sönümlenebileceği düşünülür. Devletin sönümlenmesi kavramı burada zorlayıcı güce gerek kalmadığından kendi kendine ortadan kaybolacağını anlatmak için geliştirilmiş bir kavramdır. Friedrich Engels tarafından yapılan bu atıf, Marx’ın devlete bakış açısını da açıkça gösterir.
Carl Schmitt: Siyasal kavram
Carl Schmitt’e gelindiğindeyse düşman kavramının siyasetin merkezine yerleştirildiği görülür. Ona göre politik olanı diğer toplumsal alanlardan ayıran temel ölçüt “dost-düşman” ayrımıdır. Schmitt’in burada sözünü ettiği düşman, kişisel olarak nefret edilen biri değil; başka bir siyasal topluluğu temsil eden kamusal bir düşmandır. Bir siyasal topluluk kendisinin kim olduğunu, aynı zamanda kendisinden olmayanı ayırt ederek belirler. Dolayısıyla Schmitt açısından siyasal birlik, en uç durumda kimin dost ve kimin düşman olduğuna karar verebilme kapasitesiyle ilişkilidir. Bu düşünceye göre hiçbir çatışma ihtimalinin bulunmadığı, herkesin tamamen uyumlulaştığı bir dünyada “politik olan” da anlamını büyük ölçüde yitirirdi. Schmitt bu nedenle düşmanı sadece devletin karşı karşıya kaldığı geçici bir tehdit olarak değil, siyasal kimliğin oluşumunda temel bir kategori olarak görür. Ancak burada dikkat çekici bir ayrım bulunuyor: Schmitt, tüm devletlerin sürekli bir savaş hâlinde olması durumunu gözetmiyor. “Düşmanın” fiilen savaşılması gereken biri olması gerekmez, çatışmanın gerçek bir ihtimal olması hususu yeterlidir.
Bu dört yaklaşım birlikte düşünüldüğünde, devletin kurulması için mutlaka somut bir düşmana ihtiyaç olmadığı görülür. Ancak devletin ortaya çıkışı ve devamlılığı çoğu zaman çeşitli karşıtlıklarla ilişkilidir. Hobbes’ta bu karşıtlık, insanların birbirine duyduğu güvensizliktir. Rousseau’da düşmanın yerini ortak irade ve yurttaşlık alabilir. Marx’ta temel karşıtlık, toplumun içindeki sınıflar arasındadır. Schmitt’te ise dost-düşman ayrımı doğrudan siyasetin özünü oluşturur.
“Öteki” olmadan “biz” olabilir mi?
Burada “düşman” ile “öteki” kavramlarını birbirinden ayırmak önemlidir. Her devlet belirli sınırlar çizer. Vatandaş ile vatandaş olmayanı, kendi hukuk alanıyla dışarıdaki alanı, izin verilenle yasaklananı ayırır. Bu anlamda bir devletin tamamen sınırsız veya hiçbir ayrım içermeyen bir yapı olması mümkün değildir. Fakat bu ayrımların mutlaka düşmanlığa dönüşmesi gerekmez. Başka bir devlet rakip, komşu veya müttefik olabilir; yabancı bir kişi düşman olmak zorunda değildir; siyasal muhalifler de devletin düşmanı değil, aynı siyasal sistemin farklı görüşlere sahip üyeleri olarak görülebilir. Dolayısıyla bir “öteki”nin varlığı, zorunlu olarak bir “düşman”ın varlığı anlamına gelmez: öteki var oluşsal bir düşman değildir.
Tehditler ve kimlik insaşı
Modern devletin gelişiminde ise iç düşman algısı da dış düşman kadar etkili olmuştur. Merkezî iktidara karşı çıkan isyanlar, rakip siyasal gruplar, mezhepsel ayrılıklar ve yerel güç odakları, devlet tarafından düzeni tehdit eden unsurlar olarak tanımlanmıştır. Bu tehditlere karşı mücadele, devletin güvenlik kurumlarını güçlendirmesine ve toplum üzerindeki denetimini artırmasına neden olmuştur. Böylece “düzen” ve “güvenlik” kavramları, merkezî yönetimin meşruiyetini açıklamak için kullanılan temel unsurlar hâline gelmiştir.
Ulus devlet dönemindeyse düşman kavramı yeni bir anlam kazanmıştır. Devletin meşruiyeti yalnızca hükümdarın otoritesine veya hanedanın yönetme hakkına dayanmamış; halkın ortak bir ulusal kimlik etrafında birleşmesi de önem kazanmıştır. Bu süreçte dış düşman, ortak kimlik oluşturulmasında etkili olmuştur. Farklı bölgelerde yaşayan, farklı ekonomik ve kültürel özelliklere sahip topluluklar, kendilerini aynı ulusun üyeleri olarak görmeye başlamıştır. Ortak dil, tarih, kültür ve siyasal hedefler bu kimliğin oluşumunu desteklerken, dış tehdit algısı da bu unsurları güçlendirmiştir.
Ulusal kimliğin inşasında eğitim, zorunlu askerlik, resmî tarih anlatıları, bayrak, marş ve ulusal bayramlar gibi araçlar kullanılmıştır. Okullar aracılığıyla ortak bir dil ve tarih bilinci yaygınlaştırılmış, ordu ise farklı toplumsal kesimleri aynı disiplin ve semboller altında bir araya getirmiştir. Savaş dönemlerinde askerlik hizmeti, bireylerin kendilerini yalnızca yerel veya dinsel toplulukların değil, daha geniş bir ulusal topluluğun parçası olarak görmelerine katkıda bulunmuştur. Bu nedenle ordu, yalnızca savunma yapan bir kurum değil, aynı zamanda ulusal kimliği şekillendiren bir toplumsallaşma alanı olmuştur.
Düşman zorunlu mudur?
Tarihsel olarak ortak düşmanlar devletlerin güçlenmesinde önemli rol oynamıştır. Savaşlar merkezî yönetimleri, orduları, vergi sistemlerini ve bürokrasileri güçlendirmiştir. Dış tehditler aynı zamanda farklı toplumsal gruplar arasında güçlü bir birlik duygusu yaratabilir. “Biz” duygusunu üretmenin en kolay yollarından biri, karşısına bir “onlar” koymaktır. Ancak kolay olması, bunun zorunlu veya sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Sürekli düşman üzerinden kurulan siyasal kimlik, toplumun varlığını sürekli yeni tehditler üretmeye bağımlı hâle getirebilir. Dış düşman ortadan kalktığında iç düşmanlar yaratılabilir ve siyasal birlik korku üzerinden sürdürülmeye çalışılabilir. Bu nedenle daha kalıcı bir siyasal topluluğun yalnızca düşmanlık üzerine değil, ortak amaçlar üzerine kurulması mümkündür. Ortak hukuk, adalet anlayışı, ekonomik refah, güvenlik, vatandaşlık, ortak tarih veya anayasal değerler insanları bir arada tutabilir. Böyle bir siyasal düzen “Kime karşı olduğumuz?” sorusundan çok “Birlikte neyi korumak ve neyi inşa etmek istiyoruz?” sorusuna dayanır.
Sonuç olarak düşman olmadan devlet yaratmak mümkündür; ancak hiçbir ayrım, sınır veya ortak kimlik olmadan devlet yaratmak çok daha zordur. Devletin var olabilmesi için insanların kendilerini belirli bir siyasal topluluğun parçası olarak görmeleri gerekir. Düşman, siyasal birlik yaratmanın güçlü yollarından biridir fakat tek yolu değildir. Asıl mesele, bir toplumun kendi birliğini korku ve düşmanlık üzerinden mi, yoksa ortak hukuk, değerler ve gelecek tasavvuru üzerinden mi kuracağıdır.