Barrack Tartışması: ''Yüksek Komiser'' Benzetmesi ve Vesayet İddiası

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack görüşmesinin oturma düzeni sosyal medyada “yüksek komiser” benzetmesiyle tartışma yarattı. Tartışma, protokol ve diplomatik temsil sınırlarına ilişkin değerlendirmeleri de beraberinde getirdi.
Barrack Tartışması ''Yüksek Komiser'' Benzetmesi ve Vesayet İddiası

22.02.2026 - 11:03  |  Son Güncellenme:  04.03.2026 - 13:10

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack görüşmesinin oturma düzeni sosyal medyada tartışma yarattı. Fotoğraf üzerinden yükselen “yüksek komiser” benzetmesi, modern diplomaside vesayet tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack arasında gerçekleşen görüşmeye ilişkin paylaştığı fotoğraf, sosyal medyada dikkat çekici bir tartışmayı beraberinde getirdi.

“Rutin” olarak tanımlanan toplantıda oturma düzeni, bazı siyasetçiler ve sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi.

Fotoğrafta Barrack’ın salonun ortasında yer alan ikili koltukta tek başına oturduğu, Bakan Güler’in ise heyet üyeleriyle aynı hizada oturduğu görüldü.

Eleştiriler, Savunma Bakanı’nın siyasi hiyerarşi bakımından daha üst konumda olması ve ev sahibi ülkeyi temsil etmesi nedeniyle, Barrack’ın görsel olarak öne çıkan pozisyonuna odaklandı.

Bu konuda yorumlar ikiye ayrıldı. Bir kesim bunu protokol hatası olarak değerlendirirken, bir diğer kesim fotoğrafı Barrack’ın özellikle Suriye ve Lübnan başta olmak üzere bölgesel meselelerde oynadığı “büyük” rolün sembolik bir yansıması olarak okudu.

Bazı gazeteciler ise Barrack’ı doğrudan “Yüksek Komiser” olarak nitelendirdi.

Sosyal medyadaki abartılı yorumlar bir kenara bırakıldığında Barrack,  ABD’nin iç içe geçmiş dış politika dosyalarını yönetme biçiminin bir örneği olarak sunuluyor.

ABD Başkanı Donald Trump

Bu çerçevede Suriye ve Lübnan’dan, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Kurulu’nun himayesinde, Bulgar diplomat Nickolay Mladenov’un "yönetmek” üzere atandığı Gazze’ye, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun "yöneteceği” iddia edilen Venezuela’ya kadar uzanan bir tablo çiziliyor.

Siyasi ve medya söylemine göre bu yaklaşım, Grönland’dan Küba ve İran’a kadar uzanan imalar ve sert mesajlarla devam ediyor. Gerekçe kimi zaman mevcut ABD politikalarıyla uyumsuzluk, kimi zaman da Washington’un söz konusu bölgelerdeki stratejik çıkarları olarak gösteriliyor.

Bu atmosferde “yeni emperyal hırslar” ifadesi giderek daha sık dillendiriliyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Ocak ayında Davos Forumu’nda yaptığı konuşmada, dünyanın içinden geçtiği dönemin risklerine dikkat çekerek, güçlü aktörlere zayıflara karşı neredeyse sınırsız hareket alanı tanıyan bir anlayışın güç kazandığını vurguladı.

Macron özellikle parçalanmış, kırılgan ya da büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği ülkelerin bu süreçten daha fazla etkilendiğini belirtti.

“Yüksek Komiser” rolü, adı konulmadan da olsa bir devletin diğerine tahakkümünün sembolü olarak geri mi dönüyor?

Bu soruya yanıt ararken, son iki yüzyılda Levant’ta görev yapan yüksek komiserlerin deneyimine bakmak anlamlı olabilir.

Zira bu makam, bölge ülkelerinin iç işlerine doğrudan müdahale eden bir otoriteyi temsil etmiş, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği ve etkileri bugün hala süren çatışma süreçlerinin şekillenmesinde rol oynamıştı.

Tarihte “Yüksek Komiserlik” makamı

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, “Yüksek Komiser” unvanı, emperyal yönetimin en güçlü araçlarından biri haline geldi.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin manda sistemini kurumsallaştırmasıyla birlikte, Osmanlı ve Alman imparatorluklarına ait eski topraklar “uluslararası vesayet” söylemi altında yabancı idarelere devredildi.

Suriye ve Lübnan’daki Fransız yüksek komiserleri ile Filistin ve Mısır’daki İngiliz yüksek komiserleri bu modelin en belirgin örnekleri arasında yer aldı.

Aynı manda sistemi içinde hareket etmelerine rağmen, yönetim anlayışları ve siyasi stratejileri farklılık gösterdi. Bu farklılıklar yalnızca milliyetçi hareketlerin seyrini değil, Orta Doğu’nun uzun vadeli siyasi mimarisini de etkiledi.

Fransız modeli daha merkeziyetçi ve askeri bir karakter taşırken, mezhepsel temelde idari bölünmelerle parçalama stratejisine yöneldi.

İngiliz modeli ise daha bürokratik, dolaylı ve stratejik kontrol yöntemlerine dayandı. Ancak her iki model de uluslararası meşruiyet söylemi altında emperyal yetkilerin kullanımını mümkün kıldı.

Manda Sistemi

Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22. maddesi, bazı bölgelerin “modern dünyanın zorlu koşullarında henüz kendi başlarına ayakta duramayacağı” gerekçesiyle manda sistemini oluşturdu.

Bu bölgeler, “bağımsızlığa” ulaşıncaya kadar “gelişmiş ulusların” vesayeti altına bırakıldı.

Özellikle Orta Doğu’yu kapsayan A sınıfı mandalar teorik olarak egemenliğe yakın görünse de, pratikte iç düzenin kurulmasından dış politikanın belirlenmesine kadar geniş yetkiler yabancı idarelerin elindeydi.

Yüksek komiser, yürütme ve yasama yetkilerini kullanan, çoğu zaman yargı alanına da fiilen müdahil olan en üst otoriteydi. Milletler Cemiyeti’ne bağlı Daimi Manda Komisyonu’na karşı sorumluluk ise büyük ölçüde sembollik kaldı.

Her ne kadar Cenevre’ye yıllık raporlar sunulsa da uygulama ve denetim mekanizmaları zayıftı.

Galip devletler arasındaki güç dengeleri ve çekişmelere tabi olan bu yapı, manda sahibi ülkelere geniş bir hareket alanı sağladı.

Bu nedenle “uluslararası yönetim” ile “sömürge idaresi” arasındaki çizgi çoğu zaman belirsizleşti.

Yüksek Komiser ne klasik bir büyükelçiydi ne de sıradan bir valiydi. Uluslararası hukuk zemininde meşruiyet iddia eden, ancak sahada emperyal çıkarları uygulayan hibrit bir otoriteydi.

Fransızlar Suriye ve Lübnan’da: Merkeziyetçilik, güç ve parçalanma

1920’de Suriye ve Lübnan mandasını üstlenen Fransa, Beyrut merkezli yüksek komiserlik aracılığıyla sivil idareden askeri yapıya ve anayasal düzenlemelere kadar geniş yetkiler kullandı.

General Henri Gouraudİlk yüksek komiser General Henri Gouraud, Meyselun Savaşı’nın ardından kısa ömürlü Suriye Arap Krallığı’nın kurumlarını dağıttı ve bölgeyi Büyük Lübnan Devleti, Alevi Devleti ve Cebel Dürzi gibi idari birimlere ayırdı.

Necip el-Armenezi, “Suriye: İşgalden Tahliyeye” adlı eserinde Gouraud’nun şu sözlerini aktarır:

“Suriye’nin, ülkeyi otoritemize uygun ve pratik bir biçimde örgütlememize yardımcı olması gereken bölünmeleri, bugün bize karşı örgütlü hareketi kontrol altına almak açısından büyük fayda sağlıyor.”

Bu parçalama politikası, yükselen Arap milliyetçiliğini zayıflatmayı hedefleyen bilinçli bir strateji olarak değerlendirildi. Mezhepsel ve bölgesel temelde yapılan idari bölünmeler, uzun vadeli siyasi kimlik kalıplarının oluşumuna zemin hazırladı.

Fransız yüksek komiserleri, yerel tercihler Paris’in çıkarlarıyla çeliştiğinde anayasaları askıya aldı ve seçilmiş meclisleri feshetti.

1925–1927 Büyük Suriye İsyanı sırasında Şam’ın bombalanması dahil olmak üzere sert askeri müdahaleler devreye sokuldu. “Uluslararası manda” söylemi, bu zorlayıcı yönetim pratiğinin üzerini örtmeye yetmedi.

Fransız yetkililer her ne kadar Suriyelileri ve Lübnanlıları öz yönetime hazırladıklarını dile getirmiş olsalar da, manda döneminin son yıllarına kadar fiili iktidar yüksek komiserin elinde yoğunlaşmayı sürdürdü. Bunun siyasal sonuçları derin oldu.

Fransız manda politikaları, Lübnan’da mezhep temelli yönetim anlayışının kurumsallaştırılması ve Suriye’nin çoklu idari birimlere bölünmesi yoluyla, bağımsızlık sonrasında da varlığını sürdüren siyasi kimlik kalıplarının şekillenmesine katkı sundu. Bu kalıplar zaman zaman zayıflayıp güç kazansa da bütünüyle ortadan kalkmadı.

Filistin’deki İngilizler: Yeni bir gerçeklik yaratmaya yönelik bürokratik yaklaşım

Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiseri, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’nda yer alan “Yahudi halkı için bir ulusal yurt” kurulması taahhüdünü içeren İngiliz Manda Belgesi çerçevesinde ülkeyi yönetti.

İlk yüksek komiser Herbert Samuel, Britanya’nın stratejik hedeflerini hayata geçirmeye çalışırken, 1922 Britanya nüfus sayımına göre nüfusun yaklaşık yüzde 90’ını oluşturan Filistinli Arap çoğunluk, manda metinlerinde “Filistin’deki Yahudi olmayan topluluklar” olarak tanımlandı.

Sahar Huneidi, “Yahudi Ulusal Yurdunun İngiltere Tarafından İnşası – Herbert Samuel Dönemi” adlı kitabında, Samuel’in siyasi, ekonomik ve idari düzlemlerde aldığı tedbirlerin büyük ölçüde yalnızca bir ulusal yurt için değil, aynı zamanda yaşayabilir bir Yahudi devleti için zemin hazırlamak üzere tasarlandığını vurguladı.

Bu süreçte İngiltere, yüksek komiser aracılığıyla Filistinlilerin kendi kaderini tayin sürecini fiilen erteledi.

Göç ve yerleşim politikaları, sahada artan çatışmalar ve dayatılan fiili durumlarla birlikte demografik ve siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirdi.

İngiliz Mandası altındaki bazı bölgeler zamanla sembolik bağımsızlık elde etti (Irak 1932’de, Ürdün 1946’da). Ancak Filistin’de süreç 1948’deki büyük kopuş ve kitlesel yerinden edilmeyle sonuçlandı.

Filistin’deki İngiliz Mandası, Siyonist hareketin yerli halkı kontrol altına almasına olanak tanıyan yapılar kurarak, bağımsızlık yerine 1948’de yerlerinden edilmelerine ve sürgün edilmelerine yol açtı.

Fransa’nın aksine İngiltere, Filistin’i resmen mezhepsel devletçiklere bölmedi. Ancak Siyonist hareketin yerli nüfus üzerinde kontrol kurmasını kolaylaştıran idari, hukuki ve güvenlik mimarisini inşa ederek, dünyanın en uzun soluklu ve en yoğun siyasi çatışmalarından birinin zeminini hazırladı.

Doğrudan vesayetten modern müdahalelere: İsim değişti, mantık aynı kaldı

İkinci Dünya Savaşı sonrası manda sistemi siyasi ve ahlaki meşruiyetini büyük ölçüde yitirdi.

Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasıyla birlikte yüksek komiserlerin yerini büyükelçiler aldı. Ancak “kırılgan devletler” üzerindeki dış denetim ve gözetim anlayışı ortadan kalkmadı, farklı hukuki ve kurumsal çerçeveler altında varlığını sürdürdü.

Bu modelin en dikkat çekici örneklerinden biri, 1995 Dayton Anlaşması’nın ardından Bosna-Hersek’te kurulan Yüksek Temsilcilik Ofisi oldu.

Geniş yetkilerle donatılan bu makam, yasa dayatma ve seçilmiş yetkilileri görevden alma dahil olağanüstü yetkiler kullandı. Görev süresinin 20 yılı aşkın süre uzatılması ise “vesayet” tartışmalarını canlı tuttu.

2023’te Bosnalı Sırpların lideri Milorad Dodik’in, Yüksek Temsilci’nin Bosna Sırp Cumhuriyeti’ndeki yetkisini “gayrimeşru” ilan eden bir yasa çıkarması, ancak bu girişimin uluslararası düzeyde karşılık bulmaması, iç siyasi itirazların sınırlarını gözler önüne serdi.

Benzer bir tablo 2003 sonrası Irak’ta ortaya çıktı. ABD işgalinin ardından ülkenin yönetimi, Geçici Koalisyon Otoritesi aracılığıyla Paul Bremer’e devredildi. Bremer, devletin siyasi ve güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren kapsamlı kararlar aldı.

Time dergisinin “ağır hatalar” olarak nitelediği uygulamalar arasında ordunun feshedilmesi, Baas Partisi’nin tasfiyesi, mezhepsel ve etnik kotaya dayalı siyasi düzenin inşası ile petrol ve yeniden imar sözleşmelerinin yönetimi yer aldı.

Ayrıca, yeniden yapılanma sürecinde yüz milyonlarca doların akıbetine ilişkin tartışmalar gündeme geldi.

The Guardian’a göre, Irak Geçici Yönetim Konseyi üyeleri, Samarra Çimento Fabrikası’nın onarım ihalesinin neden 20 milyon dolar yerine 60 milyon dolara mal olduğunu Bremer’e sordu.

Saddam Hüseyin

Bremer ise konsey üyelerine, kendilerini Saddam Hüseyin’den kurtardıkları için minnettar olmaları gerektiğini söyledİ.

Bu örnekler, “yönetici/komiser” modelinin güvenlik ve toplumsal düzeyde derin sarsıntılara yol açtığını ve etkilerinin uzun yıllar devam ettiğini gösteriyor.

Uluslararası vasi tartışması: Kabul ve red arasında

Yüksek komiserlik deneyimi, “uluslararası meşruiyet” çerçevesinde olağanüstü yetkilerle donatılmış müdahale modellerinin tarihsel bir örneği olarak güncelliğini koruyor.

Bugün de bazı diplomatlar, klasik diplomatik temsilin ötesine geçen rollerle anılıyor.

Bu isimler arasında, Suriye’nin iç siyasetinin şekillenmesinde, özellikle etnik ve mezhepsel gruplarla ilişkilerin düzenlenmesinde ve Şam’ın bölgesel bağlarının inşasında etkili olduğu öne sürülen ABD’li diplomat Tom Barrack da bulunuyor.

Kimi değerlendirmeler, Barrack’ın rolünü yeni bir düzenin hamiliği olarak tanımlarken, mesele bundan daha karmaşık. 

Kamuoyunun bir kesimi dış müdahaleleri, Suriye’nin sahil bölgesinde yaşanan olaylar, Süveyda’daki gelişmeler ve silahlı Kürt gruplarla gerilim gibi kriz başlıklarının “kontrol altına alınması” çabası olarak görüyor.

Ancak bu süreçlere, ulusal birliği zedeleyen ve mezhepsel ile etnik gerilimleri artıran ciddi ihlallerin eşlik ettiği yönünde eleştiriler de var.

Bu tablo, temel soruyu yeniden gündeme taşıyor:

“Uluslararası vasi” kabul edilebilir mi, yoksa ilkesel olarak reddedilmeli mi? Yoksa yangınları söndürdüğünde meşru görülüp, karar alma süreçlerini dışa bağımlı hale getirdiğinde mi reddedilir?

Türkiye’de tartışmayı tetikleyen görüşme fotoğrafına gelince, söz konusu oturma düzeninin ABD’li diplomata tanınmış istisnai bir ayrıcalıktan ziyade, Milli Savunma Bakanlığı’nın yabancı konuklara yönelik yerleşik protokol uygulamasının bir yansıması olabileceği değerlendiriliyor.

 

 

Kaynak : Alaraby TV