AfD Almanya’yı Nereye Sürüklüyor?
09.09.2026 - 16:37 | Son Güncellenme: 09.09.2026 - 17:06
Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD), 6 Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde oyların yüzde 43,8’ini alması, Almanya ve Avrupa genelinde büyük endişeye yol açtı. Aşırı sağcı parti, mevcut Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in partisinin aldığı oyun iki katından fazlasına ulaştı. Mutlak çoğunluğu küçük bir farkla kaçırmasına rağmen AfD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir Alman eyaletinde ilk aşırı sağ hükûmeti kurmaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Sonuçlar, Almanya’da Nazi dönemine duyulan özleme ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirirken, aşırı sağın neden yükseldiği ve bu yükselişin nereye varacağına ilişkin soruları da beraberinde getirdi.
2013 yılında Almanya’nın euro kurtarma politikalarını protesto etmek için bir araya gelen bir grup öfkeli ekonomistin küçük toplantısının, günün birinde çağdaş Avrupa’nın en fazla kaygı uyandıran siyasi oluşumlarından birine dönüşeceğini kimse tahmin etmiyordu. Kuruluşundan bu yana oldukça karmaşık bir süreçten geçen AfD, liberal-muhafazakâr akademik bir çevreden radikal sağ popülist bir güce dönüştü. Partinin bazı yapılanmaları bugün bizzat Alman devlet kurumları tarafından resmen aşırılıkçı olarak sınıflandırılıyor. Buna rağmen AfD, artık Almanya’daki iktidar denkleminde görmezden gelinemeyecek bir aktör hâline geldi.
Bu çalışma yalnızca partinin yükselişinin kronolojisini ortaya koymuyor. Aynı zamanda AfD’nin söyleminin derinliklerine inerek kullandığı dili, sembolleri ve ikna yöntemlerini inceliyor. Böylece ekonomik bir krizin içinden doğan bir partinin, toplumsal öfkeyi nasıl Federal Almanya Cumhuriyeti’nin temel yapılarına kadar uzanan bütünlüklü bir siyasi projeye dönüştürdüğünü anlamaya çalışıyor.
Ekonomiden kimliğe: AfD’yi dönüştüren üç aşama
Partinin söylemsel dönüşümünü üç kritik döneme ayırmak mümkün. İlk dönem tamamen ekonomi odaklıydı. AfD, 2013’teki kuruluş kongresinde oldukça teknik bir söylem benimsedi. Euroya karşı çıkıyor, ortak para biriminden düzenli bir çıkış çağrısı yapıyor ve ekonomik sıkıntı içindeki ülkelerin kurtarılmasının doğuracağı sonuçlara dikkat çekiyordu. Partinin öne çıkan yüzü ise ekonomist ve akademisyen Bernd Lucke’ydi. Lucke, oluşuma kalabalıklardan uzak, daha seçkinci bir görünüm kazandırıyordu.
Ancak ikinci kırılma 2015’teki sığınmacı kriziyle yaşandı. Partinin öncelikleri tamamen değişti. Artık temel mesele para birimi değil, kimlikti. Önce Frauke Petry, ardından Björn Höcke öncülüğündeki milliyetçi kanadın etkisi giderek artarken, daha ılımlı ekonomik söylemi savunan isimler geri plana düştü. Bernd Lucke’nin partiden ayrılması ise bir anlamda eski AfD’nin öldüğünün ve tamamen farklı bir siyasi hareketin doğduğunun gayriresmî ilanı oldu.
Üçüncü ve en önemli aşama ise 2017 ila 2026 arasında şekillendi. Bu dönemde parti içindeki dengeler tamamen radikal milliyetçi kanadın lehine döndü. Medyada “Flügel (Kanat)” olarak anılan yapı ortaya çıktı. Yapı daha sonra resmen feshedilmiş olsa da kadroları ve fikirleri parti içinde varlığını sürdürdü. Bu aşamadan itibaren AfD yöneticileri, çok yakın zamana kadar Almanya’nın kamusal alanında tabu kabul edilen kırmızı çizgileri aşmaktan çekinmemeye başladı.
Önce halk: Aşırı sağ söylemin temel yapısı
AfD söylemini tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse bu kelime “halk” olurdu. Ancak burada söz konusu olan anayasal anlamda çeşitlilik barındıran bir halk değil; yok olma tehdidi altında bulunduğu ileri sürülen, homojen ve neredeyse efsanevi bir topluluk. AfD de kendisini bu topluluğu yeniden ayağa kaldıracak güç olarak konumlandırıyor. Partinin diğer bütün söylem başlıkları da bu merkezden besleniyor.
İlk olarak göç, bir yer değiştirme süreci olarak sunuluyor. AfD söyleminde Umvolkung kavramı öne çıkıyor. Nazi döneminin sözlüğünden gelen bu eski terim, parti tarafından daha yumuşatılmış bir dille yeniden dolaşıma sokuldu. Böylece göç, Alman halkının sistematik biçimde başka topluluklarla değiştirilmesi olarak resmediliyor. Bununla birlikte İslam ile entegrasyon sorunu arasında bilinçli bir bağ kuruluyor. “İslam Almanya’ya ait değildir” gibi sloganlar kullanılırken göçmenler, partinin ifadesiyle sosyal güvenlik sistemlerine göç üzerinden tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle göçmenler, Alman vatandaşlarının cebine yük olan bir kesim olarak sunuluyor.
İkinci unsur ise kurum karşıtlığı. AfD’nin söylemi halk ile elitler arasında keskin bir ayrım kuruyor. Bu dilde medya yalancı basın, geleneksel siyasi partiler ise vatandaşa karşı iş birliği yapan “kartel partileri” olarak tanımlanıyor. Yargının da partiye karşı kullanılan siyasi bir araç olduğu öne sürülüyor. Brüksel ve Washington ise Almanya’nın egemenliğini ihlal eden dış emirlerin kaynağı olarak gösteriliyor.
Üçüncü başlık tarihsel sınırların aşılması. Partinin söylemindeki en tehlikeli ve en tartışmalı alanlardan biri burada ortaya çıkıyor. AfD yalnızca belirli politikalara karşı çıkmakla yetinmiyor, Almanya’nın kendi geçmişiyle hesaplaşmasına ilişkin “suçluluk kültürü” olarak adlandırdığı anlayışı da hedef alıyor. Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri Björn Höcke’nin Berlin’deki Holokost Anıtı’nı utanç anıtı olarak tanımlaması oldu. Höcke aynı zamanda koşulsuz bir “ulusal gururun” yeniden inşa edilmesi çağrısında bulundu. Gözlemcilere göre bu tutum, sıradan bir siyasi tartışmanın ötesine geçerek Almanya’nın kolektif hafızasının temellerinin yeniden yorumlanmasına kadar uzanıyor.
Dördüncü unsur ise kültürel meseleler. AfD, toplumsal cinsiyet ideolojisi olarak adlandırdığı yaklaşıma karşı çıkarken iklim politikalarını da parti söyleminde iklim diktatörlüğü olarak nitelendiriyor. Böylece muhafazakârların yanı sıra çiftçiler ve küçük üreticiler gibi daha geniş toplumsal kesimlere ulaşmayı hedefliyor.
Öfkenin dili: Kutuplaştırma ve provokasyon nasıl inşa ediliyor?
AfD söyleminin gücü yalnızca savunduğu fikirlerden değil, bu fikirlerin nasıl aktarıldığından da kaynaklanıyor. Parti, karmaşık sorunları tek bir nedene, yani göçe indirgerken çözümü de sınırları kapatma ve göçmenleri sınır dışı etme olarak sunuyor. Böylece karmaşık ve belirsiz bir dünyada seçmenine yanıltıcı bir basitlik hissi veriyor.
Parti aynı zamanda keskin bir biz ve onlar ayrımı kuruyor ve kontrollü provokasyon yöntemini kullanıyor. Önce kamuoyunda şok etkisi yaratan bir açıklama yapılıyor, ardından geri adım atılıyor ya da söz konusu ifade farklı biçimde yorumlanıyor. Böylece asıl amaç gerçekleşiyor; parti haberi belirliyor ve gündemi kontrol ediyor, ancak ortaya çıkan tepkinin bütün sorumluluğunu üstlenmekten kaçınıyor.
AfD’nin en dikkat çekici yöntemlerinden biri ise çifte kodlama olarak tanımlanan teknik. Parti, aşırı sağ tabanın kolaylıkla anlayabileceği kelime ve semboller kullanırken aynı ifadeler geniş kamuoyu açısından masum ya da belirsiz görünebiliyor. Bunun yanında AfD, tersine mağduriyet söylemini de benimsiyor. Parti ya da bazı yapılanmaları her aşırılıkçı sınıflandırmasına tabi tutulduğunda, kendisini siyasi baskı ve sansürün mağduru olarak sunuyor. Böylece kendisine yönelik baskı iddialarını sembolik bir siyasi sermayeye dönüştürerek popülaritesini artırıyor.
Ancak en büyük değişim doğrudan kullanılan siyasi dilde yaşandı. Savaş sonrası Almanya’da siyasi söylem uzun yıllar belirli bir disiplin ve ihtiyat çerçevesinde şekillendi. AfD ise bu uzlaşıyı bozdu. Yoğun duygusal ifadeler, kısa ve doğrudan cümleler ile sert bir alay dili kullanmaya başladı. Böylece geleneksel siyasi ciddiyet, partinin histerik elitler diye nitelendirdiği kesimlerle alay etmek için kullanılan bir malzemeye dönüştü. AfD söylemi tam da bu noktada modern kitlesel iletişimin mantığıyla buluştu.
Dijital cephe: AfD, Tiktok’u ve gençleri nasıl etkiledi?
AfD’nin yükselişini, partinin dijital alandaki olağanüstü başarısından bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Parti bugün TikTok ve Reels gibi platformlarda etkileşim açısından Alman siyasi partilerinin ön sıralarında yer alıyor. Üstelik hedefinde, partinin söyleminde sık sık atıfta bulunulan tarihsel geçmişi bizzat yaşamamış genç bir kitle bulunuyor.
Kısa ve duygu yüklü videolar, çarpıcı soru-cevap formatları ve dijital kuşağın alışık olduğu hızlı kurgu, partinin propaganda yöntemlerinde oyunun kurallarını değiştirmek için kullandığı temel araçlara dönüştü. Bu durum, yakın zamana kadar ölçülü ve ağırbaşlı siyasi söylemin örnek ülkelerinden biri olarak görülen Almanya açısından önemli bir değişime işaret ediyor.
Dijital dönüşüm yalnızca teknik bir ayrıntı değil, AfD stratejisinin merkezinde yer alıyor. Parti yalnızca geleneksel seçmene hitap etmiyor; gelecekte sandığın yönünü belirleyecek bir kuşağın zihninde kalıcı biçimde yer edinmek amacıyla bütün bir kültürel alana nüfuz etmeye çalışıyor.
Öfkeli doğu: AfD’nin seçimlerde ilerlediği bölgeler
Her siyasi söylemin güçlendiği belirli bir zemin bulunuyor. AfD açısından bu zemin açık biçimde Almanya’nın doğu eyaletleri. Thüringen, Saksonya, Saksonya-Anhalt, Brandenburg ve Mecklenburg-Vorpommern gibi eyaletlerde parti, tarihî olarak nitelendirilen seçim başarıları elde etti.
Bunun arkasındaki nedenler seçimlerden çok daha derin ve yapısal. 1990’daki Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana doğu ile batı arasında devam eden ekonomik fark, daha düşük ücretler, daha yüksek işsizlik oranları ve karar merkezi Berlin’in sorunlarına uzak kaldığını düşünen bölgelerdeki köklü dışlanmışlık hissi bu zemini besliyor.
Öte yandan 2022’den sonra yaşanan enerji krizi ve enflasyonun etkileri orta sınıfı ciddi biçimde sarstı. Bu ortam, sorunun hazır faili olarak göçmeni, kurtarıcı olarak ise AfD’yi gösteren söylemin güçlenmesine uygun bir zemin oluşturdu.
Özellikle Thüringen’de, partinin en radikal isimlerinden biri olarak tanımlanan ve resmî olarak aşırılıkçı kabul edilen Björn Höcke başlı başına siyasi bir fenomene dönüştü. Höcke’nin etkisi eyalet sınırlarını aşarak partinin ülke genelindeki yönelimlerini belirleyecek seviyeye ulaştı. Partinin resmî liderliğini ise Alice Weidel ve Tino Chrupalla gibi isimler paylaşıyor.
Saksonya-Anhalt’tan Avrupa’ya: Aşırı sağın yükselişi ne getiriyor?
AfD’nin yükselişinin etkileri sandık sonuçlarıyla sınırlı kalmıyor. Almanya iç siyasetinde, özellikle doğu eyaletlerinde hükûmet kurmak giderek neredeyse çözülemez bir denkleme dönüşüyor. Geleneksel partilerin aşırı sağ ile koalisyon kurmayı reddettiği ve güvenlik duvarı olarak bilinen siyasi yaklaşım devam etse de AfD’nin güçlü varlığı, merkez partileri göç ve güvenlik konularındaki söylemlerini sertleştirmeye itti. Bu durum, Alman siyasetinde giderek daha fazla AfD etkisi olarak tanımlanıyor.
Toplumsal düzeyde ise partinin yükselişi, doğu ile batı arasındaki kutuplaşmanın sertleşmesiyle aynı döneme denk geliyor. Resmî ve bağımsız raporlar, aşırı sağ bağlantılı şiddet olaylarında da artış olduğunu ortaya koyuyor.
Avrupa açısından ise mesele Almanya’nın iç siyasetinin ötesine geçiyor. Avrupa Birliği’nin en büyük ekonomisi olan Almanya’da iç istikrarın sarsılması, özellikle göç ve enerji başlıklarında bütün kıtayı etkiliyor. Bunun yanında AfD’nin yükselişi, Fransa’da Marine Le Pen çevresi ve Avusturya Özgürlük Partisi gibi aktörlerin de içinde bulunduğu Avrupa’daki milliyetçi sağ ağları güçlendiriyor. Böylece sınırları aşan bu siyasi hareketlilik, kıtanın sağ siyaset haritasını yeniden şekillendiriyor.
Rahatlatıcı yanılsama, ağır bedel
Asıl soru şu: Yıllardır benzer şeyleri söylemesine ve hakkında yapılan bütün uyarılara rağmen AfD’nin söylemi neden hâlâ karşılık buluyor?
Bunun nedeni, Almanya için Alternatif Partisi’nin söyleminin yalnızca birtakım siyasi görüşlerden ibaret olmaması. Parti, başlı başına bütünlüklü bir anlatı inşa ediyor. Hayal kırıklığına uğramış, yorulmuş ve görmezden gelindiğini düşünen seçmene üç ayaklı bir hikâye sunuyor: mağdur, tehdit ve kurtuluş. Böylece seçmene uzun süredir eksikliğini hissettiği bazı duyguları veriyor; anlam, aidiyet, açık biçimde tanımlanmış bir düşman ve hazır bir kurtarıcı.
Tehlike de tam olarak burada ortaya çıkıyor ve AfD’nin kendisinin ötesine geçiyor. Geleneksel partilerin sakin ve teknokratik söylemleri bu güçlü duygusal anlatıyla rekabet etmekte zorlandığında, ortaya çıkan boşluk her geçen gün radikal sağın kazancına dönüşüyor. Almanya’nın bugün giderek daha fazla fark ettiği üzere bunun bedeli, sessizce ödenemeyecek kadar ağır olabilir.