ABD’nin Orta Doğu’sunun Sonu
11.09.2026 - 10:34 | Son Güncellenme: 11.09.2026 - 11:04
Foreign Affairs dergisinin Eylül-Ekim 2026 sayısında yayımlanan dikkat çekici bir analizde, George Washington Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü ve üniversitedeki Ortadoğu Siyasi Araştırmalar Programı Direktörü Amerikalı araştırmacı Marc Lynch, ABD’nin bölgedeki politikasının geldiği noktaya ilişkin köklü bir değerlendirme ortaya koyuyor. Lynch’e göre Washington’ın 1991’den bu yana inşa ettiği bölgesel düzen, fiilen artık ayakta değil. ABD ve İsrail’in İran’la yürüttüğü son savaş ise istisnai ve geçici bir olay değil, uzun süredir devam eden gerileme sürecinin son halkası niteliğinde.
Amerikan düzeninin kuruluşu
Lynch, bu değerlendirmesinin kökenlerini açıklamak için “Amerikan Orta Doğu’su” olarak adlandırdığı düzenin ortaya çıkışını İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar götürüyor. O dönemde Washington’ın bölgedeki hedefleri, Sovyetler Birliği ile rekabetin getirdiği hesaplarla sınırlı kalmıştı. ABD, bölgesel siyasete büyük önem vermesine rağmen doğrudan askerî müdahale konusunda temkinli davranıyordu. Yazara göre asıl kırılma, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve 1990-1991 Körfez Savaşı’nda Kuveyt’in kurtarılmasının ardından George H. W. Bush yönetimi döneminde yaşandı.
Washington, uzun yıllardır çatışmalarla boğuşan bölgede neredeyse mutlak bir hâkimiyet kurmak için tarihî bir fırsat yakaladığını düşündü. Irak ve İran’ı çevrelemek amacıyla askerî üslerden ve güvenlik düzenlemelerinden oluşan bir ağ kurdu. ABD’nin siyasi ve askerî desteği, bölgedeki mevcut yönetimlerin büyük bölümünün varlığını sürdürmesinin temel dayanaklarından biri hâline geldi.
Washington, yalnızca çıplak bir hâkimiyet görüntüsü vermemek ve bu rolüne meşruiyet kazandırmak amacıyla Arap-İsrail “barış sürecini” de başlattı. Hedef, Arap müttefikleriyle İsrail’i tek bir güvenlik çerçevesinde buluşturmaktı. Böylece bölge fiilen iki kampa ayrıldı. Bir tarafta ABD öncülüğünde İsrail, Türkiye ve Arap ülkelerinin büyük bölümünün yer aldığı blok bulunurken diğer tarafta daha gevşek bir yapı içinde İran, Esed yönetimindeki Suriye ve Hizbullah, Hamas ile Husiler gibi devlet dışı aktörler yer aldı. Lynch’e göre uluslararası ve bölgesel siyasette yaşanan köklü değişimlere rağmen bu ayrım yaklaşık otuz yıl boyunca kayda değer biçimde değişmeden varlığını sürdürdü. Ancak Lynch, bu düzenin Washington’ın temel çıkarlarını görece düşük bir maliyet karşılığında koruyan bir istikrar ortamı sağladığı yönündeki resmî Amerikan söylemine karşı çıkıyor. Yazara göre asıl ağır bedeli bölge halkları ödedi. İsrail’in kendisinden çok daha güçsüz komşularına karşı tekrarlanan savaşları, Filistinlilerle yürütülen çözüm sürecinin tamamen çökmesi, Irak’a 12 yıl boyunca uygulanan ağır yaptırımlar ve ardından 2003’te gerçekleşen işgal bunun örnekleri arasında yer aldı. Lübnan, Libya, Sudan, Suriye ve Yemen’de yaşanan yıkıcı savaşlar da ABD liderliğindeki bölgesel düzenin gölgesinde gerçekleşti.
Lynch’in üzerinde durduğu en önemli noktalardan biri ise bu sistemin yapısında gördüğü ahlaki tehlike. Yazara göre ABD’nin güvenlik garantileri, müttefiklerini yalnızca dış tehditlere karşı korumakla kalmadı; aynı zamanda onlara Washington’dan ciddi bir tepki görmeyecekleri düşüncesiyle kendi politikalarını sürdürme cesareti verdi. Lynch buna örnek olarak, Obama yönetiminin bölgesel istikrar için büyük önem verdiği 2015 İran Nükleer Anlaşması’na Arap müttefiklerinin çoğunun karşı çıkmasını gösteriyor. Bir diğer örnek ise Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin 2017’de Katar’a uyguladığı abluka. Lynch’e göre bu adım, ABD’nin o dönemde İran’a karşı yürüttüğü “maksimum baskı” kampanyasının ihtiyaç duyduğu ortak cepheyi zayıflattı.
Güvenlik şemsiyesindeki kırılma
Lynch, Arap Baharı ayaklanmalarının 2010-2011 döneminde Washington’ın bölgesel müttefiklerinin davranışlarında yarattığı değişime de özel önem veriyor. Ona göre bu protestolar, geçici bir iç siyasi krizden çok daha fazlasıydı. Arap yönetimleri açısından bu süreç, ABD’nin kendilerini iç tehditlere karşı koruyamayacağını ya da korumak istemediğini fark ettikleri kritik bir dönüm noktası oldu. Washington’ın Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesini önlememesi bu algıyı güçlendirdi.
Bunun sonucunda söz konusu yönetimler, Amerikan güvenlik şemsiyesine güvenmek yerine bölgesel krizlere doğrudan müdahale etmeye başladı. Lynch’e göre bu dönüşüm, Mısır’daki askerî darbeden farklı ülkelerde patlak veren iç savaşlara kadar birçok alanda yıkıcı sonuçlar doğurdu. Aynı çerçevede Lynch, Trump’ın ilk başkanlık döneminde Filistin meselesini devre dışı bırakarak Arap ülkeleriyle İsrail arasında doğrudan normalleşme üzerinden mevcut düzeni güçlendirme girişimlerini de ele alıyor. Bu süreç 2020’de BAE ve Bahreyn’in, ardından Fas’ın imzaladığı İbrahim Anlaşmaları ile sonuçlandı. Sudan’la yapılan ilk anlaşma ise resmen hayata geçirilmedi.
Lynch, Biden yönetiminin daha sonra Suudi Arabistan’ı benzer bir normalleşme sürecine dâhil etme çabasını ise sert biçimde eleştiriyor. Ona göre Washington, Suudi kamuoyunun Filistin meselesine bağlılığının ne kadar güçlü olduğunu yanlış değerlendirdi, Riyad ile Abu Dabi arasındaki giderek büyüyen rekabeti göz ardı etti ve daha sonra Gazze’de yaşanacak felaketin boyutlarını öngöremedi.
İran savaşı ve Körfez bölünmesi
Lynch, bütün bu arka plandan hareketle son dönemde yaşananların, 2003 Irak işgali ya da 2011 ayaklanmalarında olduğu gibi Amerikan düzeninin sarsılıp daha sonra kendisini yeniden şekillendirdiği sıradan bir kriz olmadığını düşünüyor. Ona göre bu kez sistem iki ölümcül darbe birden aldı.
Birinci darbe, özellikle Biden döneminde ABD’nin İsrail’in Gazze’deki askerî operasyonlarına koşulsuz destek vermesiyle geldi. Lynch’e göre bu tutum, Washington’ın bölge halkları nezdinde geriye kalan ahlaki otoritesini de büyük ölçüde ortadan kaldırdı. İkinci darbe ise Trump’ın İran’la savaşında yaşanan başarısızlıklardı. Lynch’e göre bu savaş, 1991’den bu yana ayakta tutulan mutlak Amerikan askerî üstünlüğü algısını yıktı.
Yazar bu noktada, savaş sırasında Körfez ülkeleri arasında ortaya çıkan ayrışmaya dikkat çekiyor. İbrahim Anlaşmaları’nı ilk imzalayan ülkelerden biri olan BAE, Gazze’ye yönelik saldırılar sırasında ve İran’la savaş boyunca İsrail’le koordinasyonunu sürdürdü. Lynch’in makalesinde atıf yaptığı Wall Street Journal haberlerine göre Abu Dabi, İran’daki hedeflere yönelik ortak saldırılar konusunda da İsrail’le koordinasyon yürüttü. Suudi Arabistan ise bu yakınlaşmayı giderek artan bir endişeyle izledi.
Üstelik Riyad ile Abu Dabi arasındaki anlaşmazlık yalnızca İran savaşıyla ortaya çıkmış değildi. İki ülke Suriye’de de karşıt taraflarda yer aldı. Suudi Arabistan, Esed yönetiminin devrilmesinin ardından kurulan yeni yönetime destek verirken BAE, İsrail’in yaklaşımıyla örtüşen şekilde yeni yönetime karşı düşmanca bir tutum sergiledi. Yemen’de ise Riyad, kısa süre önce Abu Dabi yanlısı vekil güçleri bölgeden çıkardı. Suudi Arabistan ayrıca BAE’yi, bölgesel istikrarı tehdit eden ayrılıkçı eğilimleri desteklemekle açık biçimde suçladı. Riyad, BAE-İsrail ortaklığını kendi bölgesel liderlik hedeflerine doğrudan rakip olarak görüyor.
Lynch’e göre bu bölünme, Washington’ın İran’a karşı yürüttüğü kampanyanın arkasında bölgenin siyasi ve askerî ağırlığını toplama ihtimalini ortadan kaldırdı. Körfez liderlerinin öfkesi ise savaşın, kendilerine danışılmadan başlatılmasıyla zirveye çıktı. Üstelik Washington ve Tel Aviv, Körfez ülkelerinin savaşa karşı olduğunu önceden biliyordu. Çatışmalar, Umman’ın Tahran’la yürütülen görüşmelere arabuluculuk yaptığı bir dönemde patlak verdi.

ABD’nin füze savunma sistemleri Körfez ülkelerini İran saldırılarının önemli bir bölümünden korudu. Ancak yeterli sayıda füze ve saldırı aracı savunma sistemlerini aşarak ciddi hasara yol açtı. İran saldırıları özellikle İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelere, başta Bahreyn ve BAE’ye yoğunlaştı.
Körfez ülkelerindeki sarsıntı, ABD-İsrail operasyonunun İran yönetimini devirmeyi başaramamasıyla daha da derinleşti. Oysa onlarca yıl boyunca bu tür bir saldırının İran tehdidini tamamen ortadan kaldıracağı savunulmuştu. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatması ve Washington’ın buna karşı etkili bir çözüm üretememesi ise Körfez ekonomilerinin tamamını tehlikeye attı.
Lynch’e göre asıl öfke, ABD’nin İran’daki su depolama tesislerini, İsrail’in ise İran’a ait petrol depolarını hedef almasıyla ortaya çıktı. Yazar, Tahran’ın benzer şekilde karşılık vermesi hâlinde bu hamlenin ekonomik ve çevresel açıdan felaket boyutunda bir tırmanışa yol açabilecek tehlikeli bir kumar olduğunu değerlendiriyor.
Lynch, içinde bulunulan dönemin sık sık 1956 Süveyş Krizi’yle karşılaştırılmasını da ele alıyor. O dönemde İngiltere, Fransa ve İsrail’in Süveyş Kanalı’nı Mısır’dan ele geçirmek için yürüttüğü plan başarısız olmuş ve bu olay daha sonra Avrupa imparatorluklarının bölgedeki gerilemesinin sembollerinden biri hâline gelmişti. Ancak Lynch, bu benzetmenin aceleci biçimde yorumlanmaması gerektiği görüşünde.
Süveyş Krizi, Fransız ya da İngiliz nüfuzunu bir gecede sona erdirmedi. Fransa, Cezayir’deki savaşını altı yıl daha sürdürdü. İngiltere ise yaklaşık 15 yıl daha Körfez’in hâkim gücü olmaya devam etti; Umman ve Yemen’deki isyanlarla mücadele etti ve bölgeden ancak 1971’de tamamen çekildi. Lynch’e göre buradan çıkarılması gereken ders açık: Büyük olayların sonuçlarının tam olarak ortaya çıkması zaman alır. Kısa vadede devamlılık görüntüsü olması, uzun vadede aynı düzenin ayakta kalacağı anlamına gelmez.
Yeni bölgesel denge ve realizm
Bu uyarının ardından Lynch, ortaya çıkmakta olan yeni bölgesel düzene ilişkin en tartışmalı öngörülerinden birini ortaya koyuyor. Ona göre İsrail ile İran, kamuoyuna yansıyan düşmanlıklarına rağmen bölgenin sürekli kaos ve gerilim içinde kalması konusunda açıklanmayan ortak bir çıkara sahip.
Lynch’e göre İsrail, böyle bir ortam sayesinde bölgesel genişlemesini ve Filistin topraklarını ilhak etme politikasını ciddi bir engelle karşılaşmadan sürdürebilecek alan buluyor. İran açısından ise devam eden çatışma, yönetimin ülke içindeki söylemini güçlendiriyor ve izlediği direniş stratejisini meşrulaştırıyor.
Yazar, buna karşılık bazı Körfez ülkelerinin İran karşıtı bir Amerikan ittifakının arkasında hizalanmak yerine, gelecekte hedef alınmamak için Tahran’la doğrudan ve ayrı anlaşmalara yönelmesini bekliyor. Bölgesel rekabetin ana ekseninin ise giderek daha fazla Suudi Arabistan ile BAE arasındaki nüfuz mücadelesine kayacağını düşünüyor.
Lynch, Riyad’ın savaş başlamadan önce dahi BAE-İsrail eksenine karşı Mısır, Pakistan, Katar ve Türkiye’yi kapsayan alternatif bir ittifak oluşturmaya başladığını belirtiyor. Söz konusu BAE-İsrail ekseninin ise ABD tarafından desteklendiğini ifade ediyor.
Lynch ayrıca savaşın ekonomik ve toplumsal etkilerinin, yalnızca altyapısı doğrudan zarar gören ülkelerle sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Örneğin Mısır’da yakıt ve gıda fiyatlarındaki sert artışlar, küresel deniz taşımacılığının aksaması nedeniyle Süveyş Kanalı gelirlerindeki düşüşle birleşiyor. Buna mevcut ekonomik krizler ve işsizlik de ekleniyor. Öte yandan bazı ülkeler, ABD yardımlarındaki kesintiler nedeniyle dış yatırım ve finansman kaynaklarını da kaybedebilir. Lynch’e göre bütün bu unsurların bir araya gelmesi, bölgede 15 yıl önce yaşananları hatırlatacak yeni bir halk protestoları dalgasına yol açabilir.
Lynch, bu kaygı verici tablonun ardından makalesinin son bölümünü alternatif bir Amerikan politikası önermeye ayırıyor. Ancak demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden kuşku duyan bir yönetim olarak tanımladığı Trump yönetiminin bu dönüşüme liderlik edecek durumda olmadığını savunuyor ve beklentisini bir sonraki Amerikan yönetimine bağlıyor.
Lynch’in ilk önerisi, askerî müdahaleyi ilk seçenek olmaktan çıkarmak ve “hava saldırılarına dayalı diplomasi” olarak tanımladığı yaklaşımı sona erdirmek. Bunun yerine saldırıya değil savunmaya öncelik verilmesini istiyor. Ayrıca Körfez’de tahrip edilen ABD üslerinin yeniden inşa edilmemesini; bunun yerine Körfez ortaklarıyla istihbarat paylaşımına, füze savunma sistemlerine ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınmasına odaklanılmasını öneriyor.
Lynch daha da ileri giderek İran’ı dışlamak yerine yeni bir bölgesel güvenlik sisteminin aktif bir parçası hâline getirecek diplomatik bir sürecin başlatılmasını savunuyor. Ona göre bu hedef ulaşılamaz değil. Yazar, 2023’te daha önce ciddi gerilim yaşayan Suudi Arabistan ile İran arasında gerçekleşen yakınlaşmayı buna örnek gösteriyor.
Lynch, İsrail’le ilişkilerin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu görüşünü Amerikan kamuoyundaki değişime işaret eden bazı verilere dayandırıyor. Haziran 2026’da yayımlanan Quinnipiac Üniversitesi anketine göre Demokratların yaklaşık üçte ikisi ve bağımsızların yarısından fazlası Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin aşırı olduğunu düşünüyor. Temmuz ortasında ise Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların yarısından fazlası, İsrail’e yapılan askerî yardımların kesilmesini öngören bir yasa tasarısına destek verdi.
Lynch’e göre bu göstergeler, Washington’ın ilk kez İsrail üzerinde insan hakları, Batı Şeria’daki genişleme politikaları ve Lübnan ile Suriye’ye yönelik müdahaleler konusunda baskı kurabilmesi için siyasi bir alan açıyor.
Yazar son olarak ABD’nin otoriter müttefiklerini kendi ülkelerindeki baskıcı politikalar nedeniyle hesap vermekten korumayı bırakmasını, Suriye ve Yemen gibi ülkelerdeki ayrılıkçı eğilimlere karşı çıkmasını ve Sudan ile Libya’daki vekalet savaşlarını sona erdirmeye yönelik adımlar atmasını istiyor.
Lynch’in ortaya koyduğu bu yaklaşım, Amerikan düşünce dünyasında tek başına duran bir görüş değil. Aksine aylardır benzer değerlendirmelerde bulunan Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve realist uluslararası ilişkiler ekolünün önde gelen isimlerinden John Mearsheimer’ın görüşleriyle büyük ölçüde örtüşüyor. Mearsheimer, uzun yıllardır ABD’nin müdahaleci dış politikasına karşı çıkmasıyla biliniyor.
Mearsheimer, bu yıl içerisinde yaptığı çok sayıda konuşmada, Washington’daki Arap Merkezi’nin konferansında yaptığı ana konuşma ve Lynch’le birlikte katıldığı bir panel dâhil olmak üzere, ABD ve İsrail’in İran’la yürüttüğü savaşın Washington ve Tel Aviv açısından stratejik bir yenilgi olduğunu savundu.
Mearsheimer’a göre ABD, savaş için açıkladığı hedeflerin hiçbirini gerçekleştiremedi. İran ise çatışmalardan füzelerini, nükleer kapasitesini ve bölgesel vekil aktör ağını koruyarak çıktı. Hatta birçok gözlemciye göre İran’ın bölgedeki nüfuzu daha da güçlendi.
Mearsheimer, İran savaşını Irak ve Afganistan’ın ardından ABD’nin bölgedeki üçüncü büyük başarısızlığı olarak değerlendiriyor. Açık bir diplomatik çıkış yolunun bulunmamasının çatışmayı mevcut sınırlarının çok ötesine taşıyabileceği uyarısında bulunuyor. Üstelik bu başarısızlık, ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki Atlantik ötesi ayrışmanın giderek büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Mearsheimer’a göre bütün bunlar Washington’ı, Amerikan karar alma çevrelerinin düşündüğünden çok daha kırılgan bir stratejik konuma sürüklüyor.
Lynch ile Mearsheimer’ın görüşlerinin bu noktada kesişmesi, yalnızca Amerikan politikasının başarısız olduğu konusunda aynı sonuca ulaşmalarından ibaret değil. Bu yakınlaşma, onlarca yıl boyunca Washington’daki resmî dış politika tartışmalarının dışında kalan bir düşünce ekolünün yeniden güç kazanmasına da işaret ediyor. Bu yaklaşım, “realizm” ya da Amerikan dış politikasında zaman zaman “itidal” olarak adlandırılan ekol.
Bu görüşü savunanlar uzun süredir, sürekli askerî müdahaleye ve gücü zor kullanarak yaymaya dayanan liberal hegemonya stratejisinin, ABD’nin bölgede art arda yaşadığı başarısızlıkların temel nedeni olduğunu savunuyor. Irak ve Afganistan’dan Libya ve Suriye’ye, bugün ise İran’a uzanan süreç bu yaklaşımın başlıca örnekleri arasında gösteriliyor.
Lynch ile Mearsheimer’ın akademik geçmişleri ve analiz yöntemleri birbirinden farklı olsa da vardıkları bu ortak nokta, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Washington’a hâkim olan müdahaleci dış politika uzlaşısının çatlamaya başladığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Bu durum aynı zamanda söz konusu düşünce akımını, bir sonraki Amerikan yönetiminin atacağı adımları dikkatle izleyen bir konuma taşıyor. Lynch’in makalesinin sonunda yaptığı gibi bu ekolün savunucuları da bir sonraki ABD yönetiminin, Washington’ın bölgeyle ilişkilerine 35 yıldır yön veren askerî müdahale ve zorlayıcı çevreleme politikasından gerçekten kopacak siyasi cesareti gösterip gösteremeyeceğini bekliyor.
Yoksa Washington, daha önce kendi bölgesel düzenini sarsan krizlerin ardından defalarca yaptığı gibi aynı politikaları yalnızca yeni sloganlarla yeniden mi uygulayacak?
Böyle olması hâlinde ABD, Lynch ve Mearsheimer’ın birlikte uyardığı aynı sonuçla karşı karşıya kalabilir: Sürekli istikrarsızlık yaşayan bir bölge, tekrar eden savaşlar, sonuç vermeyen Amerikan kaynak tüketimi ve kendisinden önce gerileyen Avrupa imparatorluklarının kaderini hatırlatan şekilde “Amerikan Orta Doğu’su”nun adım adım ortadan kalkması.