ABD -İran Yıpratma Savaşının Bedelini Kim Ödüyor?
23.07.2026 - 13:51 | Son Güncellenme: 23.07.2026 - 14:17
Washington, Tahran ve İsrail çatışmanın uzamasından nasıl yararlanıyor? Körfez ülkeleri neden bu yıpratma savaşının en büyük kaybedeni olarak öne çıkıyor?
İran ile ABD arasında devam eden askeri çatışmanın hangi senaryoyla sonuçlanacağını bugün hiç kimse kesin olarak söyleyemiyor. Çatışmanın seyri saatten saate değişirken bir yandan çelişkili açıklamalar yapılıyor, diğer yandan ABD’nin İran topraklarına yönelik saldırıları sürüyor. Tahran ise Ürdün ve Körfez ülkelerindeki üsleri ve tesisleri hedef alıyor. İran yönetimiyle açık ilişkilere sahip Katar ve Umman gibi arabulucu ülkeler dahi bu saldırıların dışında kalmıyor.
Siyasi ve askeri analistlerin yapabileceği en fazla şey, kısa sürede değişebilecek birtakım senaryolar ortaya koymak. Nitekim süreç, mutabakat zaptının oluşturduğu kırılgan ortamdan doğrudan askeri çatışmaya dönüştü. Çatışmalar henüz topyekun savaş seviyesine ulaşmadı ancak geçici sürtüşmelerin sınırını çoktan aştı.
Bu süreçte karşılıklı bir medya bombardımanı da yaşanıyor. Kullanılan dil zaman zaman açık hakaretlere kadar varıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran yönetimini bir grup aşağılık insan olarak nitelendirmesi bunun en dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Buna karşılık kimi açıklamalarda tamamen farklı, yumuşak ve diplomatik bir dil kullanılıyor. Bu söylemler, bazen müzakere kapısının hala açık olduğu, hatta iki ülke arasında savaş yaşanmadığı izlenimi veriyor.
Ancak mevcut tablo, ABD açısından alışılmadık görünen bir senaryoyu öne çıkarabilir: Açık bir askeri sonuç yerine uzun süreli yıpratma savaşı.
Askeri bir sonucun elde edilmesi mümkün olsa bile bunun, İran’daki askeri ve stratejik merkezleri hedef alan geniş çaplı bir ABD saldırısı ve Tahran’a yönelik deniz ablukasının tam anlamıyla sıkılaştırılmasıyla gerçekleşmesi bekleniyor. Diğer seçenek ise İran yönetimini herhangi bir yöntemle devirmeye yönelik girişimlere yeniden dönülmesi.
Uzun süreli yıpratma savaşı
Yakın zamana kadar uzun süreli yıpratma senaryosu, basın ve medya dilinde genellikle tuzak ya da kapan olarak tanımlanıyordu. Bu senaryoda belirli bir ülkenin, askeri kapasitesini aşamalı biçimde tüketen bir çatışmanın içine çekilmesi hedefleniyor. Ülke zamanla gelişmeleri kontrol etme gücünü kaybediyor ve yenilgi karşısında teslimiyet olarak değerlendirilebilecek siyasi kararlar almaya zorlanıyor.
Yakın tarihte bunun birçok örneği bulunuyor. Bunların en dikkat çekicilerinden biri, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da düştüğü tuzaktı. Ancak o dönemde Sovyet askerlerinin Afganistan topraklarında geniş çaplı olarak konuşlandırılmış olması, bugünkü durumla arasındaki temel farkı oluşturuyor.
Aynı kavram, yaklaşık dört buçuk yıldır kesin bir sonuca ulaşmadan devam eden ve ağır insani ve askeri kayıplara yol açan Rusya-Ukrayna Savaşı için de kullanıldı. Öte yandan bu savaşlarla mevcut çatışma arasında önemli bir fark bulunuyor: Şimdiye kadar İran topraklarında geniş çaplı bir ABD kara gücü konuşlandırılmış değil.
İran ile ABD arasındaki mevcut çatışma, birçok sıra dışı ve kendine özgü özellik taşıyor. İki taraf da ödediği bedele rağmen yıpratma savaşının devamından siyasi ve stratejik kazançlar sağlamaya çalışıyor. Körfez ülkeleri ve genel olarak bölge ülkeleri ise bu tabloda en büyük kaybeden konumunda bulunuyor.
İsrail ise mevcut durumdan siyasi, stratejik ve askeri açıdan yararlanıyor. Özellikle son İran saldırılarının bölge ülkelerindeki üs ve tesislere yönelmesiyle İsrail, doğrudan karşılık verilen hedeflerin dışında kaldı.
İran: Savaşın yeniden kazandırdığı meşruiyet
İran yönetimi, kendisine toplumsal ve bölgesel düzeyde büyük ölçüde kaybettiği meşruiyetin bir bölümünü geri kazandırdığı için mevcut durumun mümkün olduğunca uzun sürmesini istiyor olabilir.
Toplumsal açıdan bakıldığında, Eylül 2022’den itibaren Tahran ve birçok İran kentinde başlayan protestolar hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Gösteriler sırasında yönetimin devrilmesi yönünde sloganlar atılmış, doğrudan çatışmalar yaşanmış, güvenlik merkezleri ile polis noktalarına girmeye yönelik cesur girişimlerde bulunulmuştu.
İran yönetimi, o dönemde ahlak polisi devriyelerinin kamusal alandaki görünürlüğünü bir süreliğine azaltmak zorunda kaldı. Ancak daha sonra bu devriyeleri farklı biçimlerde yeniden devreye soktu.
Birçok kişi bu geçici geri adımı, İslam Devrimi’nin üzerinden kırk yılı aşkın süre geçmesinin ardından İran toplumunun dönüşüm sürecinde doğal bir adım olarak değerlendirmiş olabilir. Ancak bu durum, yönetim açısından aynı zamanda zor ve acı verici bir gelişmeydi.
İktidarını güçlendirmek için dini ve ahlaki ölçütlere dayanan bir yönetimin, geçici de olsa toplumsal davranış biçimlerini belirleme gücünün zayıflaması, otoritesinin ve toplumu kontrol etme kapasitesinin aşındığı anlamına gelebilir. Bu da uzun vadeli siyasi sonuçların habercisi olabilir.
ABD ile devam eden mevcut askeri çatışma ortamında ise İran sokaklarındaki toplumsal ya da ekonomik gerekçeli hareketlilik hakkında yapılan değerlendirmeler belirgin biçimde azaldı. Savaş, İran yönetimine içerideki baskıyı artırması ve muhaliflerle protestocuları, ülke dışarıdan gelen bir düşmanla karşı karşıyayken iç cepheyi tehdit eden unsurlar olarak göstermesi için daha geniş bir güvenlik ve siyasi alan sağladı.
Tahran yönetimi ayrıca protestolarla ve güvenlik güçlerine yönelik saldırılarla bağlantılı davalarda verilen idam cezalarını yeniden uygulamaya başladı. İran, yerel ve bölgesel kamuoyunun savaşın gelişmelerine odaklanmasından yararlanıyor.
Bölgesel düzeyde ise Tahran, kendisini ABD’ye açık ve doğrudan biçimde karşı koyabilecek tek güç olarak yeniden konumlandırmaya çalışıyor. Bu çaba, İran açısından siyasi ve stratejik derinlik oluşturan Beşşar Esed yönetiminin çökmesinin ve Hizbullah’ın 7 Ekim 2023’teki “Aksa Tufanı” sonrasında destek cephesine katılmasıyla Lübnan’da aldığı ağır darbelerin ardından daha büyük önem kazandı.
Tahran, Suriye ve Lübnan’daki nüfuz kaybının kendisini denklem dışına itmediğini göstermeye çalışıyor. İran yönetimi, ABD üslerini vurma, Batılı ülkelerin çıkarlarını ve bölgedeki enerji güzergâhlarını tehdit etme kapasitesini hâlâ koruduğu mesajını veriyor.
Ekonomik açıdan bakıldığında ise yıllardır devam eden ABD yaptırımları ve kuşatması, İran’ın alternatif yollar oluşturma konusunda belirli bir kapasite kazanmasını sağladı.
Bu durum; Rusya ve Çin ile işbirliğinin güçlendirilmesi, bazı gıda ve ilaç ürünlerinin ülke içinde üretilmesi, olası toplumsal karışıklıkların önüne geçmek amacıyla gıda ve yakıt dağıtımını düzenleyen sistemlerin oluşturulmasıyla kendisini gösteriyor.
Deniz ablukasının sıkılaştırılmasının ardından Tahran, Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan kuzey limanlarına daha fazla ağırlık vereceğini açıkladı. Orta Asya ve Çin yönündeki kara ticareti ile demir yolu hatlarının genişletilmesi de gündeme alındı.
Bununla birlikte İran, gölge filolar olarak bilinen yapılar üzerinden ya da Pakistan, Irak ve Türkiye ile sahip olduğu uzun sınırları kullanarak petrol ihraç etmek ve kaçak yollarla dışarıya çıkarmak için açıklanmayan güzergâhlardan yararlanmaya devam ediyor.
Trump: Herkese yönelik şantaj
Diğer taraftan ABD Başkanı’nın zaman zaman yaptığı açıklamalar, mevcut durumun uzamasından tamamen rahatsız olmadığını ya da çatışmayı hızla sona erdirmeye yönelik gerçek bir isteğinin bulunmadığını gösteriyor.
İran’ın Ürdün’deki Muvaffak es-Salti Hava Üssü’ne düzenlediği saldırıda üç ABD askerinin hayatını kaybetmesine rağmen Trump, daha önce yaptığı sert açıklamalarla aynı düzeyde bir karşılığı hemen vermedi. Ancak daha sonra İran’a ağır bir bedel ödeteceği tehdidinde bulunarak saldırıların şiddetini artırdı.
Bu durum, Trump yönetiminin mevcut senaryonun devamından elde edebileceği siyasi ve stratejik kazanımlar karşılığında belirli ölçüde insani ve askeri kaybı göze alabildiği anlamına gelebilir. Washington aynı zamanda sonuçları kontrol edilemeyecek bir seviyeye ulaşabilecek geniş çaplı operasyonlara yönelmekten kaçınıyor.
Öte yandan bütün bunlar, yalnızca Trump’ın zihninde şekillenen ve ayrıntılarını kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği bir plan için daha fazla zaman kazanmaya çalıştığı anlamına da gelebilir.
Trump’ın birçok kez tekrarladığı açıklamalarına göre, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasından ABD zarar görmüyor. Trump, krizden zarar gören ülkelerin sorunu çözmek için kendilerinin harekete geçmesi gerektiğini savundu. Petrol akışındaki azalmadan etkilenen ülkelere ise dünyadaki en iyi ve en kaliteli ürünler olarak tanımladığı Amerikan petrolü ve doğalgazı satın almaları çağrısında bulundu.
Trump, birçok kişinin aksine, İran’a uygulanan deniz ablukasının kasım ayının başında yapılacak Kongre ara seçimleri yaklaşırken kullanılabilecek önemli bir koz olduğunu düşünüyor olabilir.
Koşullara göre çatışmayı kızıştırabilir ya da tansiyonu düşürebilir. Böylece Amerikan seçmeninin karşısına ya İran’a karşı duran güçlü bir başkan ya da savaşı durduran anlaşmanın mimarı olarak çıkabilir.
Her iki durumda da Trump, seçimlerin Ocak 2025’te başlayan başkanlık döneminin tamamının değerlendirildiği bir hesaplaşmaya değil, doğrudan seçim öncesindeki siyasi atmosfere göre şekillenmesini istiyor. Demokrat Parti de tam tersine, seçmenin yönetimi göreve geldiği günden itibaren birikmiş sonuçlar üzerinden değerlendirmesine güveniyor.
Trump’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilere yüzde 20 oranında vergi uygulama niyetine ilişkin açıklamaları, sıradan bir söz ya da dil sürçmesi olarak görülemez.
Trump daha sonra bu fikirden vazgeçip Körfez ülkelerinden gelecek yatırımlardan söz etse de teklif, ABD’nin güvenlik ve askeri yükümlülüklerini başkalarının karşılaması gereken mali ve yatırım taleplerine dönüştürme anlayışını ortaya koydu.
Bu yaklaşım, Trump’ın en yakın müttefikleri ve dostları dâhil olmak üzere herkese karşı uyguladığı şantaj politikasını güçlendiriyor. Trump’a göre ABD’nin sağladığı koruma, karşılıksız bir stratejik yükümlülük değil; bedeli nakit, yatırım ya da ticari anlaşmalarla ödenmesi gereken bir hizmet.
İsrail: Denklemin dışında kalan kazanan
Askeri gücü kullanarak siyasi şantaj yapma ya da Trump’ın ifadesiyle ateş altında müzakere anlayışı, ABD Başkanı’nın İran’a karşı farklı biçimlerde uyguladığı yöntemi oluşturuyor.
Bu politika, pek fazla kişinin konuşmadığı bir başarı sağlamış gibi görünüyor. Bunun en büyük kazananı ise Trump’ın en yakın dostu Binyamin Netanyahu oldu.
11 Temmuz’da çatışmaların yeniden başlamasından bu yana İran saldırıları, ABD askerlerinin bulunması ya da saldırıların bu ülkelerin topraklarından gerçekleştirildiği gerekçesiyle Körfez ülkeleri ve Ürdün’deki ABD üslerine ve tesislerine yoğunlaştı.
İsrail ise bu saldırı dalgasında doğrudan karşılık verilen hedeflerin dışında kaldı. Böylece çatışmanın çerçevesinden uzaktaymış gibi bir görüntü ortaya çıktı.
Bu durum, İran’ın İsrail’i hesaplarından tamamen çıkardığı anlamına gelmiyor. Ancak Washington’un en azından mevcut aşamada, bölgedeki üslerini ve müttefiklerini İran’ın doğrudan karşılık verdiği cephe hâline getirmeyi başardığını gösteriyor. İsrail ise daha güvenli bir mesafede kalmayı sürdürdü.
İran yeniden dengeleri değiştirmeye ve karşılık verme kurallarını bir kez daha yeniden belirlemeye karar vermediği sürece Trump, bu durumu Kongre ara seçimleri öncesinde yönetiminin ve Cumhuriyetçi Partinin başarıları arasına ekleyebilir.
ABD’nin Avrupalı müttefikleri de krizlerden ve güvenlik baskısından yararlanmaya dayanan Trump tarzı şantaj anlayışından kurtulamadı.
Trump, temmuz ayında Türkiye’de düzenlenen NATO toplantıları sırasında dahi Grönland’ın ABD’ye katılması gerektiğini yeniden gündeme getirdi.
Ayrıca İspanya’yı hedef aldı, ülkeyi korkunç bir ortak olarak tanımladı ve İspanya ile bütün ticari ilişkilerin tamamen kesilmesi çağrısında bulundu. Bu yaklaşım, güvenlik ittifaklarıyla mali ve ticari talepleri birbirinden ayırmayan politikanın devamı niteliğinde.
Bütün bunlar, Trump’ın daha önce NATO hakkında yaptığı açıklamaları da yeniden hatırlatıyor. Trump, bazı NATO üyelerinin Hürmüz Boğazı’nı güç kullanarak açmak amacıyla İran’a karşı büyük ve doğrudan bir askeri operasyona katılmaya mesafeli yaklaşması üzerine ittifakı “kâğıttan kaplan” olarak nitelendirmişti.
Körfez ülkeleri: En ağır fatura
Avrupa ülkeleri Washington ile Tahran arasındaki çatışma ve yıpratma savaşının devamından farklı ölçülerde zarar görse de Körfez ülkeleri, her an çökebilecek bir uçurumun kenarında ilerleyen bu karmaşık tabloda en büyük kaybeden olarak öne çıkıyor.
Körfez ülkelerinden, 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı doğrudan çatışmanın patlak vermesiyle başlayan yıpratma savaşının faturasını ödemeleri bekleniyor.
Bu ülkeler bir yandan hayati, stratejik ve ekonomik tesisleri hedef alan doğrudan İran füze saldırılarına maruz kaldı. Diğer yandan savaş, deniz trafiğinin aksaması ve sevkiyatların birikmesi nedeniyle Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatını sekteye uğrattı. Üretim tesislerindeki faaliyetler devam etmesine rağmen ihracat hareketliliği ciddi biçimde etkilendi.
Kuveyt daha önce mücbir sebep ilan ederek petrol ihracatının bir bölümünü durdurmuştu. Kuveyt yönetimi, önceki gerilimi azaltma döneminde bu kararı geçici olarak kaldırdı. Bu gelişme, Hürmüz Boğazı’nda uzun süreli bir kapanma ya da aksama yaşanması halinde Körfez ülkelerinin enerji ihracatının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.
Buna paralel olarak Körfez ülkeleri, hava savunma sistemlerini yenilemek ve İran’ın füze ve insansız hava araçlarını engellemek için kullanılan önleyici füzelerin yerine yenilerini koymak amacıyla zamanla yarışıyor. Aksi takdirde yeni saldırı dalgaları karşısında hava sahaları korumasız kalabilir.
Sorun yalnızca yeni savunma sistemlerinin satın alınmasıyla sınırlı değil. Önleyici mühimmatın bulunup bulunmadığı, bu mühimmatın ne kadar hızlı ulaştırılabileceği ve savunma ağlarının çok sayıda düşük maliyetli füze ve insansız hava aracının kullanıldığı uzun süreli bir savaşa karşı dayanıklılığı da büyük önem taşıyor.
Körfez diplomasisi, bu dikenli alanın ortasında İran’la açık bir savaşın içine doğrudan çekilme korkusuyla son derece dikkatli hareket ediyor. ABD ve İsrail’deki bazı çevreler ise Körfez ülkelerini bu yönde harekete geçmeye güçlü biçimde teşvik ediyor.
Körfez ülkeleri, toprakları savaş platformlarına dönüşmeden ABD’nin güvenlik şemsiyesinden yararlanmak istiyor. Aynı zamanda tesislerini ve çıkarlarını korumaya çalışırken kendilerini füze ve insansız hava araçlarıyla tehdit edebilecek, enerji güzergâhlarını aksatabilecek büyük bir bölgesel komşuyla doğrudan çatışmaya girmek istemiyor.
ABD ile İran arasında varılan ve daha sonra çöken mutabakat zaptı da ciddi soru işaretlerine yol açtı. Bu soru işaretlerinin başında, değerinin yaklaşık 300 milyar dolar olduğu tahmin edilen İran’ı Yeniden İmar Fonu geliyordu.
Fonun özel yatırımlara dayanacağı, teklif edilen finansmanın bir bölümünün ABD, Körfez ülkeleri ve Asya’daki şirketler ile yatırımcılardan sağlanacağı açıklanmıştı. Ancak fonun nasıl yönetileceği, hangi kurumların denetiminde olacağı ve Körfez ülkelerinden ne kadar mali yükümlülük üstlenmelerinin isteneceği belirsizliğini korudu.
Bütün bunlara, Hürmüz Boğazı’ndaki hareketliliğin felç olması nedeniyle Körfez ülkelerinin petrol ve doğal gaz ihracatında yaşadığı kayıplar da ekleniyor.
Savaştan önce Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçiyordu. Bu miktar, küresel tüketimin yaklaşık beşte birine karşılık geliyordu. Boğaz ayrıca dünya sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin beşte birinden fazlasına ve deniz yoluyla taşınan enerji ticaretinin önemli bir bölümüne ev sahipliği yapıyordu.
Mevcut karmaşık siyasi ve askeri tabloyu tek bir gelecek senaryosuyla açıklamak son derece zor. ABD-İran çatışmasının özellikleri, görünümü, kullanılan kavramlar ve tanımlamalar dakikadan dakikaya değişiyor. Yıpratma savaşı senaryosunun bir anda çökmesi de ihtimal dışı değil.
ABD birdenbire en dramatik senaryolara yönelebilir. Bu senaryolar arasında geniş ya da sınırlı çaplı doğrudan kara müdahalesi bulunuyor. Böyle bir müdahale, ağır can kayıplarına ve bölgesel güç dengelerinde ciddi sarsıntılara yol açabilir.
Diğer seçenek ise ABD’nin askeri gücü ve yüksek yıkım kapasitesine sahip silahları yoğun ve aşırı biçimde kullanması.
Böyle bir durumda yıpratma savaşı, Washington ile Tahran arasında hesaplanarak sürdürülen sınırlı bir çatışma olmaktan çıkar. Körfez bölgesinin tamamı, patlama anını bekleyen aktif bir yanardağın kenarında kalabilir. İran da daha önce birçok kez bu yönde tehditlerde bulundu.
Her durumda ABD ve İran’ın manevra yapma, gerilimi yükseltme ve geri adım atma alanı bulunabilir. Ancak Körfez ülkeleri aynı imkâna sahip değil.
Çünkü bu ülkeler ateşe en yakın noktada bulunuyor, füze saldırılarına en fazla maruz kalıyor ve Hürmüz Boğazı’na en fazla bağımlılık gösteriyor. Sonunda hangi taraf zafer ilan ederse etsin, en ağır faturayı ödemek zorunda kalanlar yine Körfez ülkeleri olabilir.
Kaynakça : Al-Araby TV