Azmi Bişara: ABD-İsrail Mutabakatları Uluslararası Hukukun Yerini Aldı
18.07.2026 - 10:22 | Son Güncellenme: 18.07.2026 - 11:19
Arap Araştırmaları ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Müdürü Dr. Azmi Bişara, Filistin’de kurulan yerleşimci-sömürgeci düzenin apartheid sistemi oluşturduğunu belirterek mevcut yapının sürdürülemez olduğunu söyledi. Bişara, Filistin ve Lübnan’dan Suriye’ye uzanan bölgesel gelişmelerde ABD ile İsrail arasındaki mutabakatların uluslararası hukukun önüne geçtiğini ifade etti.
Arap Araştırmaları ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Müdürü Dr. Azmi Bişara, L’Orient-Le Jour gazetesine verdiği röportajda Filistin, Lübnan ve Suriye’deki gelişmelerin yanı sıra İran’ın bölgesel politikaları ve İsrail’de yapılacak seçimlere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Filistin’deki mevcut düzenin doğru şekilde tanımlanması gerektiğini belirten Bişara, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci bir sistem kurduğunu ve bu sistemin apartheid rejimine dönüştüğünü söyledi.
Gözden Kaçmasın
Adaletin sağlanmasının bu yapının tasfiye edilmesini gerektirdiğini ifade eden Bişara, gelecekteki çözümün iki uluslu tek devlet veya birbirinden ayrı iki devlet şeklinde olabileceğini kaydetti. Ancak Bişara’ya göre öncelikle ilgili tarafların mevcut düzenin sürdürülemeyeceğini kabul etmesi gerekiyor.
“Uluslararası düzenlemeler ABD ve İsrail’in kararlarıyla sınırlı”
Filistin’e ilişkin “uluslararası düzenlemeler” olarak tanımlanan sürecin artık ABD ile İsrail’in vardığı mutabakatlardan ibaret hâle geldiğini savunan Bişara, bu kararların daha sonra uluslararası topluma ve Arap ülkelerine dayatıldığını ifade etti.
Bişara, “Bölgemizle ilgili ABD-İsrail mutabakatları uluslararası hukukun yerini aldı. Bu mutabakatlar anlaşmazlıkları engellemiyor ancak bu aşamada uluslararası hukukun yerini almış durumda.” dedi.
İsrail’in askerî üstünlüğünden yararlanarak Filistin ve Lübnan dosyalarıyla bir ölçüde Suriye’nin güneyindeki gelişmeleri kendi iç meselesi gibi ele almaya çalıştığını belirten Bişara, bu durumun Filistin meselesinin bazı Arap yönetimleri açısından önceliğini kaybetmesiyle bağlantılı olduğunu söyledi.
Sahada kabul edilmesi mümkün olmayan bir apartheid sisteminin inşa edildiğini ifade eden Bişara, bu yapıya karşı yürütülecek mücadelenin karşı tarafı açık biçimde tanımlayacak şekilde örgütlenmesi gerektiğini belirtti.
Silahlı mücadele ve müzakere süreçleri
Silahlı mücadele ile müzakere yollarının başarısız olup olmadığına ilişkin soruyu yanıtlayan Bişara, her iki sürecin de hedeflerine ulaşamadığını söyledi.
Askerî yöntemin Filistin’in özgürleştirilmesini sağlayacak bir stratejiye dönüşemediğini ifade eden Bişara, buna rağmen direnişin farklı biçimlerde devam edeceğini kaydetti. Bişara, direnişin işgal koşullarının bir sonucu olduğunu ve bu şartlar sürdükçe tamamen ortadan kalkmayacağını belirtti.
Mevcut dönemde Filistinlilerin temel görevinin kendi topraklarında varlıklarını sürdürmek olduğunu vurgulayan Bişara, bunun için uygun yaşam koşullarının oluşturulması, kurumların kurulması ve mevcut kurumların korunması gerektiğini ifade etti.
Bişara, Filistinlilerin topraklarında yerli bir halk olarak kalmasının öncelikli olduğunu belirterek güç dengelerinin mevcut hâliyle verilecek tavizlerin herhangi bir siyasi karşılık sağlamayacağını söyledi.
İsrail’in 1967’de işgal edilen toprakları ilhak etmeye ve Filistinlilerin geniş kesimlerini göçe teşvik etmeye yönelik planlarını sürdürdüğünü kaydeden Bişara, bu şartlarda verilecek tavizlerin karşılıksız kalacağını ifade etti.
Filistin meselesinin Batı’daki etkisi artıyor
Filistin meselesinin dünya kamuoyundaki konumunu değerlendiren Bişara, Siyonist anlatının uzun yıllardır sahip olduğu hâkimiyetin gerilemeye başladığını söyledi.
İsrail ve Batılı ülkelerdeki müttefiklerinin bu anlatıyı korumak için baskı araçlarına yöneldiğini belirten Bişara, Filistin meselesinin henüz Batı’daki seçimlerin sonuçlarını doğrudan etkileyen temel bir siyasi önceliğe dönüşmediğini ifade etti.
Buna rağmen Filistin meselesinin siyasi ağırlığının giderek arttığını dile getiren Bişara, İsrail’in uluslararası alandaki nüfuzunun ise kademeli biçimde gerilediğini söyledi. Bu değişimin ilerleyen dönemde siyasi karar alma mekanizmalarına da yansıyabileceğini kaydetti.
Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan karşı devrim dalgasının Filistin’le dayanışma gösterilerini bastırmaya çalıştığını belirten Bişara, bu durumun Arap halklarının Filistin meselesine ilişkin kanaatlerini değiştirmediğini savundu.
Bişara’ya göre Arap toplumları, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortam oluşması hâlinde Filistin’le dayanışma konusundaki tutumlarını yeniden gösterecek.
Netanyahu sonrası dönem Filistinlileri nasıl etkiler?
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yaklaşan seçimlerde yenilmesinin Filistinlilerin durumunu değiştirip değiştirmeyeceği sorusunu yanıtlayan Bişara, Netanyahu’nun görevden ayrılmasının öncelikle İsrail’in uluslararası çıkarlarına hizmet edeceğini söyledi.
İsrail’in mevcut olumsuz imajının Netanyahu ile hükümetindeki aşırı sağcı isimlerle doğrudan bağlantılı olduğunu ifade eden Bişara, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in bu görüntünün oluşmasında etkili olduğunu belirtti.
Netanyahu’nun yerine başka bir ismin gelmesinin Filistinlilerin koşullarını da kısmen iyileştirebileceğini söyleyen Bişara, bunun doğrudan bir siyasi çözüme yol açmayacağını vurguladı.
Bişara’ya göre Netanyahu sonrasında kurulacak bir hükümet, yerleşimcilerin İsrail yönetimindeki nüfuzunun azalmasını sağlayabilir. Bu durum, Filistinlilerin uzun vadede topraklarında kalma ve mevcut koşullara direnme imkânlarını artırabilir.
Netanyahu’nun ardından kurulabilecek bir İsrail koalisyonunun Filistin yönetimiyle diyaloğa daha açık olabileceğini belirten Bişara, yeni yönetimin Gazze’ye ilişkin ABD-İsrail düzenlemelerine uyma ve işgal altındaki toprakları ilhak etme konusunda daha temkinli davranma ihtimalinin bulunduğunu söyledi.
Ancak bu gelişmelerin adaletin sağlanması anlamına gelmeyeceğini ifade eden Bişara, yalnızca Filistinlilerin günlük yaşam koşullarını daha az zor hâle getirebileceğini kaydetti.
İran, Arap yönetimleri ve Filistin meselesi
Arap kamuoyunun genel olarak Filistinliler için adalet talebine bağlılığını koruduğunu belirten Bişara, Filistin meselesinin tarih boyunca otoriter Arap yönetimleriyle bağlantılı hâle getirildiğini söyledi.
Bazı Arap rejimlerinin Filistin’i özgürleştirme söylemini kullandığını ancak zamanla Filistin meselesinden uzaklaştığını ifade eden Bişara, İran’ın ise direnişe destek verme iddiasıyla bu dosyayı kendi tekeline almaya çalıştığını savundu.
İran’ın Filistin meselesini bölgesel nüfuzunu genişletmek amacıyla kullandığını belirten Bişara, bu politikanın direnişi belirli bir mezheple özdeşleştirdiğini ve Arap toplumlarında tepkiye yol açtığını söyledi.
Bunun İsrail’le normalleşmeyi haklı çıkarmayacağını vurgulayan Bişara, İsrail’in Arap toplumlarının refahı veya istikrarıyla ilgilenmediğini kaydetti.
İsrail’in kendisini bölgeden ayrı ve tehdit altında bir yapı olarak gördüğünü ifade eden Bişara, İsrail yönetiminin Arap ülkeleriyle eşit ittifaklar kurmak yerine bağımlılık ilişkileri oluşturmak istediğini belirtti.
Hizbullah’ın İran’la ilişkisi
Hizbullah’ın İsrail’e karşı direnişini, Filistinlilerle dayanışmasını ve İran’a bağlılığını aynı anda sürdürmeye çalıştığını belirten Bişara, bu bağlılığın Tahran’ın direnişi desteklemeye hazır tek güç olmasından kaynaklandığını söyledi.
Hizbullah’ın 2000 yılında Güney Lübnan’ın İsrail işgalinden kurtarılmasından sonra mezhepçi çerçeveyi aşamadığını ifade eden Bişara, hareketin Şii toplumu içinde dahi kapsayıcı bir yapıya dönüşemediğini belirtti.
Hizbullah’ın Lübnan’daki siyasi sisteme katılımının sınırlı ve şartlı kaldığını kaydeden Bişara, hareketin diğer Lübnanlı siyasi güçlerin vatanseverliğini sorgulamayı sürdürdüğünü söyledi.
Bişara, Hizbullah’ın silahlarını devletin kullanımına sunarken Lübnan’ın İsrail karşıtı ve Filistin’le dayanışma içindeki konumunu koruyacak gerçek bir uzlaşı oluşturamadığını ifade etti.
Bu sürecin Lübnan’daki Filistinlilerin haklarını kapsayan reformlarla birlikte yürütülmesi gerektiğini belirten Bişara, İsrail’le normalleşmenin reddedilmesinin de bu yaklaşımın parçası olması gerektiğini söyledi.
“Hizbullah çatışmaya sürüklendi”
Hizbullah’ın 7 Ekim sonrasında aldığı kararları da değerlendiren Bişara, hareketin Hamas’ın düzenlediği operasyondan önceden haberdar edilmediğini söyledi.
Operasyon konusunda Gazze halkının çoğunluğuna ve İran’a da danışılmadığını ifade eden Bişara, Hizbullah’ın Gazze’deki savaş karşısında sessiz kalması hâlinde Filistin’le dayanışma söyleminin anlamını kaybedeceğini düşündüğünü belirtti.
Bişara, Hizbullah’ın Lübnan’daki iç konumu, siyasi sisteme tam olarak entegre olamaması ve diğer siyasi güçlerle yaşadığı güven sorunu nedeniyle çatışmaya “sürüklendiğini” söyledi.
Ortaya çıkan sonucun Lübnan açısından felaket olduğunu belirten Bişara, 7 Ekim sonrasında yaşanan gelişmelerin Gazze Şeridi üzerinde de yıkıcı sonuçlar doğurduğunu ifade etti.
Lübnan yönetiminin İsrail’le müzakere süreci
Hizbullah’ın mevcut seçeneklerinin Lübnan yönetiminin politikalarından ayrı değerlendirilemeyeceğini söyleyen Bişara, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere Lübnan yönetiminin İsrail’le müzakere etmeye yöneldiğini belirtti.
Lübnan dosyasının İran’dan ayrılmasının hedeflendiğini ifade eden Bişara, bu amaçla ABD ve İsrail’in öne sürdüğü şartların kabul edilmeye hazırlandığını savundu.
Lübnan’daki çerçeve anlaşmanın dilinin de bu yaklaşımı yansıttığını kaydeden Bişara, İsrail’in Lübnan’daki işgalini sürdürmesinin gerekçesi olarak Hizbullah’ın silahlarının gösterildiğini söyledi.
Bu tutumun Lübnan’ın müzakere ve hareket alanını genişletmek yerine daralttığını belirten Bişara, ülkedeki farklı tarafların hükümette kalmasının ise iç savaş tehlikesini sınırlayan bir güvence oluşturduğunu ifade etti.
Lübnan hükümetinin çerçeve anlaşmadan başka seçeneği bulunup bulunmadığı sorusuna yanıt veren Bişara, “Asıl soru alternatiflerin bulunup bulunmadığı değil, yaşananların gerçek bir tercih olup olmadığıdır.” dedi.
Anlaşmanın Cumhurbaşkanlığının kabul ettiği bir ABD dayatmasının sonucu olduğunu savunan Bişara, metnin sahadaki güç dengelerinde herhangi bir değişiklik oluşturmadığını söyledi.
İsrail’in hâkim taraf olarak kalmayı sürdürdüğünü belirten Bişara, Lübnan ordusunun Hizbullah’ın silahlarını teslim alıp almadığına karar verecek tarafın da fiilen İsrail olduğunu ifade etti.
İsrail’in Lübnan’daki hedefleri
Çerçeve anlaşmanın Lübnan’a yeni kısıtlamalar getirdiğini söyleyen Bişara, ülkenin İsrail’e karşı diplomatik ve hukuki araçları kullanmasının da sınırlandırıldığını belirtti.
Anlaşmanın maddelerinden birinde İsrail’e karşı diplomatik veya hukuki faaliyette bulunulmamasının öngörüldüğünü ifade eden Bişara, anlaşma sonrasında Hizbullah’ın suçlanan taraf hâline geldiğini, İsrail’in ise hesap vermesi gereken taraf olmaktan çıkarıldığını söyledi.
Anlaşmayı imzalayan tarafların, İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını Hizbullah’ın silahsızlandırılması meselesiyle ilişkilendirdiğini belirten Bişara, bunun fiilen kabul edilmiş olduğunu kaydetti.
İsrail’in Lübnan’ı kendi nüfuz alanına dönüştürmeye çalıştığını savunan Bişara, Tel Aviv yönetiminin Lübnan’ın önündeki seçenekleri İran ve İsrail nüfuzu arasında sınırlandırmak istediğini söyledi.
İsrail’in Güney Lübnan’ın önemli bölümlerinde doğrudan güvenlik kontrolü kurmayı amaçladığını belirten Bişara, Lübnan’ın toplumsal ve kültürel çeşitliliğe sahip bir Arap ülkesi olduğunu vurguladı.
Bişara, İsrail nüfuzunun Lübnan’a dayatılmasının bütün taraflara zarar verecek uzun süreli ve yıkıcı bir çatışmaya yol açacağını ifade etti.
Suriye’de öncelik ülkenin birliğinin korunması
Suriye’deki gelişmeleri de değerlendiren Bişara, demokratik seçeneğin Suriye devriminin son yıllarından itibaren gündemden çıktığını söyledi.
Eski rejimin devrilmesinden sonra en fazla umut edilebilecek hususun, Şam’da iktidarı devralan güçlerin ülkenin birliğini koruması ve Suriye’nin iç savaş ile kaosa sürüklenmesini engellemesi olduğunu belirtti.
Silahlı grupların siyasi muhalefeti etkisizleştirdiğini ifade eden Bişara, bunun temel sorumlusunun eski rejim olduğunu savundu. Eski yönetimin Suriyelilere silaha sarılmaktan başka seçenek bırakmadığını belirten Bişara, yeni dönemde ülkenin yeniden birleştirilmesine ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanılması gerektiğini söyledi.
Suriye’de kurulacak yönetimin toplumun makul ölçüde memnuniyetini sağlaması gerektiğini ifade eden Bişara, devlet ile birey arasındaki ilişkinin vatandaşlık temelinde oluşturulması gerektiğini kaydetti.
Hak ve yükümlülüklerde Suriye vatandaşlığının esas alınması gerektiğini belirten Bişara, bu ilkenin ordunun yapısına da yansıtılmasının önem taşıdığını söyledi.
Suriye’deki çoğunluğun bir mezhep olarak tanımlanmaması gerektiğini vurgulayan Bişara, ülke tarihinin hâkim bir mezhep ile baskı altında tutulan başka bir mezhep arasındaki mücadele şeklinde okunmasının yanlış olduğunu belirtti.
Süveyda’daki gelişmeler ve İsrail müdahalesi
Kendisinin de aralarında yer aldığı Suriye devrimini destekleyen kesimlerin, Mart 2025’te ülkenin sahil bölgelerinde yaşanan olayların tehlikesini fark ettiğini belirten Bişara, aynı yıl temmuz ayında Süveyda’da meydana gelen gelişmelerin de önemli olduğunu söyledi.
Süveyda’daki olayların İsrail’in Suriye’nin iç işlerine müdahalesi ve açıkça ilan edilen hedefleri nedeniyle ulusal önem taşıdığını ifade eden Bişara, Suriye hükümetinin bölge halkına yönelik politikasını değiştirmesi gerektiğini belirtti.
Bişara, hükümetin veya hükümeti destekleyen bazı çevrelerin Süveyda halkını yabancı olarak gören yaklaşımını değiştirmesi hâlinde bölge halkının bağlılığını kazanabileceğini ve İsrail yanlısı kesimleri yalnızlaştırabileceğini söyledi.
Suriye’de bugün makul ölçüde ifade özgürlüğü bulunduğunu belirten Bişara, bu alanın ülkenin geleceğini ve temel ulusal meseleleri tartışmak için kullanılması gerektiğini ifade etti.
Eleştirilerin geçiş sürecini baltalamayı değil, başarılı kılmayı amaçlaması gerektiğini vurgulayan Bişara, uygulamaların sorumlu bir eleştiri anlayışıyla yönlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)