Şeb Cedid-Saint Levant: Filistinli Kimliği Tartışması
04.09.2026 - 10:33 | Son Güncellenme: 04.09.2026 - 10:45
Filistinli kimliği, uzun zamandır tartışmalı bir hesap sorma ve temsil meselesinin merkezinde yer alıyor. Bu kimlik salt bir uyruktan ibaret değil; Araplık, üç İbrahimi din, acı ve ölümün tarihi, Fetih, Hamas, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Halk Partisi gibi farklı siyasi hareketlere bölünmüş bir mücadele ile Batı Şeria, 1948 toprakları, Gazze, Ürdün, Lübnan ve dünyanın dört bir yanına yayılan bir coğrafyanın kesişim noktasında bulunuyor. Peki bu geniş tabloda Filistin’i temsil etme hakkı kime ait? Yaklaşık 15 milyon Filistinliyi kim temsil edebilir? Bir halkın tamamını temsil etme sorumluluğu Ürdünlüye ya da Suriyeliye yüklenebilir mi? Bu hakkın kimde olduğuna kim karar verir?
Filistinli olmayan biri için bu kimlik çoğunlukla sınırlı bir kalıplar bütününe indirgeniyor. Bu bakış açısında Filistinli ya şehit, ya mücadeleci ya da kurban rolüne sıkıştırılmış bir dilenci olarak görülüyor. Bu görüşü benimseyenlerin bir kısmı bunu iyi niyetle yapıyor; ekranlarında hareketsiz bedenler görüyor ve her Filistinliyi o görüntünün içine sıkıştırarak onu yalnızca acıma nesnesine dönüştürüyor. Öte yanda ise Filistinlinin bu abartılı acımadan haksız ayrıcalıklar elde ettiğini, diğer Arap halklarının da benzer acılar yaşadığını ve bu yaklaşımın neden Filistinlilere gösterildiğini sorgulayan bir kesim bulunuyor.
Bu iki bakış açısının ortak noktası, Filistinlinin yanılabileceği fikrine tahammül edememeleri. Birincisinde Filistinli, bağımsız iradeden yoksun bir zavallı; ikincisinde ise kendi acısının sorumlusu. Ya tarihin yanlış yerinde durduğu ya da “toprağını sattığı” için yaşadığı acıyı kendisinin hazırladığı varsayılıyor.
Gerçek şu ki iyi niyetten beslenen bakış açısı bile Filistinliyi insanlığından soyabiliyor. Ona duyulan sevgi, bir efsanenin kutsanmasına ya da insanlığından arındırılıp kusursuz bir fikre dönüştürülmüş bir sevgiliye duyulan aşka dönüşüyor. Peki bir sevgi, sevdiğini nasıl insanlığından soyup yalnızca hatasız bir simgeye indirgeyebilir?
Bu bakış açılarının hiçbiri Filistinlinin lehine değil. Filistinli kimi memnun edeceğini, suçlama ve hakaretlerden kaçınmak için nasıl davranması gerektiğini bilemez hâle geliyor. Mükemmel nasıl olacak ve kimin ölçütüne göre? Arapları memnun etmek, İslam ülkelerini Mescid-i Aksa için harekete geçmedikleri gerekçesiyle mahcup etmek ve dinî çevrelerin desteğini kazanmak için Araplığı ve İslam’ı öne çıkaran bir mücadeleci mi olmalı? Yoksa geleneksel kıyafetleri yabancı dille harmanlayarak kendini küresel bir imgeyle mi sunmalı? İslami direnişi mi yüceltmeli, barışçıl direnişi mi savunmalı? Kapitalist emperyalizme mi karşı çıkmalı? Kendisine destek veren LGBTİ+ çevrelerine o da mı destek vermeli? Ve bütün bu sorumluluk, halkının soykırımını yaşayan, gündüz vakti yerleşimciler tarafından öldürülen ya da işgal altındaki topraklarda ve sürgünde nefret suçlarına maruz kalan birine mi yüklenmeli?
Mahmud Derviş ve temsil yükü
Filistin’in simgesi hâline gelen şair Mahmud Derviş de kendisini hiçbir zaman Filistin’in resmi temsilcisi olarak görmedi. Eserlerinin yalnızca ülkesinin davası ve kurtuluşunun sesi olarak okunması, onun yeteneğini daraltan ve rolünü siyasi boyuta hapseden bir yaklaşım hâline geldi.
Derviş bir söyleşisinde şöyle dedi: “Artık Filistin’in siyasi anını değil, Filistinlinin insanlığını dile getiriyorum. Kalıptan insana geçtim; siyasi söylemi dışarıda bırakıp insani varoluşun trajedisine derinleştim. Filistin meselesini insanileştirdim ve ulusal soruyu genel varoluşsal soruyla ilişkilendirdim.”
Başka bir söyleşide ise üzerine yüklenen aşırı sembolik anlamları taşımak istemediğini ısrarla vurguladı. Derviş, eserlerinin önce bir insanın eserleri olarak okunmasını, yalnızca Filistinli kimliği üzerinden değerlendirilmemesini istedi. Şiirlerini ve kendisini temsil yükünden kurtarmaya, bir halkın resmi sözcüsü değil, insani kaygıları evrensel meseleler olarak işleyen bir şair olarak görülmeye çalıştı.
Edward Said’e ithaf ettiği “Tıbâk (Kontrpuan)” şiirinde de kimliğin doğuştan gelen ve geçmişten değişmeden devralınan bir mirastan ibaret olmadığını, insanın onu yeniden kuran ve çoğaltan özne olduğunu anlatıyordu.
Eleştirmen Mazen Maarouf’un ifadesiyle, Mahmud Derviş’in Filistinli kimliği bilinmese “Kaydet, Ben Arabım” şiiri dışında eserlerinde baskın siyasi veya Filistinli kaynağın izlerini bulmak kolay değildi. Ona göre Derviş, genel insani bir kalıp benimsedi ve âşığın ya da yabancının acısıyla özdeşleşti.
Derviş ne kutsal bir simge olmak ne de herhangi bir tarafı memnun etmek istedi; onu Arap mücadelecisi olarak görmek isteyen Arapları, sefil bir kurban olarak görmek isteyen Batı’yı ya da bölünmüş Filistinli grupların birleşik sesi olarak konumlandırmak isteyenleri değil, insanı ve şairi öne çıkardı.
Şeb Cedid ile Saint Levant arasındaki tartışma
Bu sorular bugün de Filistin hakkında konuşan ya da Filistin’i kamusal alanda temsil ettiği düşünülen kişiler üzerinden gündeme geliyor. Filistinli rapçi Şeb Cedid, 1 Ağustos 2026’da yayımlanan “SLV” adlı diss parçasında Saint Levant’ı doğrudan hedef aldı. Parça kısa sürede yalnızca iki sanatçı arasındaki bir müzik tartışması olmaktan çıkarak Filistinli kimliğinin, sınıfın, diasporanın ve temsil hakkının tartışıldığı daha geniş bir başlığa dönüştü.
Gerçek adı Adiy Abbas olan Şeb Cedid, Kefr Akab’da büyüdü ve kariyerini Ramallah’taki bağımsız rap sahnesinde inşa etti. Müziği, işgal altındaki Batı Şeria’da kontrol noktaları, işgal ve hareket kısıtlamalarıyla şekillenen gündelik hayatı sokak dili üzerinden yansıtıyor.
Gerçek adı Marwan Abdülhamid olan Saint Levant ise Kudüs’te doğdu, çocukluğunun önemli bir bölümünü Gazze’de geçirdi ve daha sonra Ürdün’e taşındı. Kariyerinde Arapça, İngilizce ve Fransızcayı bir araya getirirken aşk, kimlik, sürgün ve Filistin üzerine eserler verdi. Bu biyografik bilgiler bağımsız kaynaklarla da örtüşüyor.
Şeb Cedid, “SLV”de Saint Levant’ı Filistin’i pazarlanabilir bir markaya dönüştürmekle suçluyor. Eleştirisinin merkezinde Saint Levant’ın lüks moda dünyasıyla ilişkisi, Filistin’e ait sembolleri kullanması ve romantizm ile cinselliğin öne çıktığı bir sanatçı imajı bulunuyor.
Saint Levant’ın Prada’nın marka elçisi olması ve markanın tanıtımında tarihî Filistin haritası biçimindeki kolyesiyle yer alması da tartışmanın unsurlarından biri. Saint Levant’ın Prada elçiliği Haziran 2026’da duyuruldu.
Şeb Cedid’in eleştirisinde Saint Levant’ın karpuz dövmesi, kadınların sanatçı imajındaki görünürlüğü ve Batılı izleyiciye dönük erotik çekicilik de öne çıkıyor. Saint Levant’ın Haifa Wehbe ile müzikal iş birliği yapması ve Mia Khalifa’nın “Nails” klibinde yer alması da aynı eleştirinin parçası hâline geliyor. Haifa Wehbe ile müzikal iş birliği ve Mia Khalifa’nın klipteki rolü ayrı ayrı doğrulanabiliyor.
Aşk, acı ve “saflık testi”
Gazzeli rap sanatçısı Şimali, ilk albümü “Bedel Fakid”in yarısını Cebaliya Mülteci Kampı’nda kaydetti, ardından Mısır’a gitmek zorunda kaldı. Albümünde patlamaları ve ölüm korkusunu belgeledi ancak aynı zamanda bir sığınakta tanıştığı kişiden ilham alan “Bstenna Fik” adlı bir aşk şarkısına da yer verdi.
Şimali, Gazze’de bombardıman ve kuşatma altında yaşarken aşk üzerine yazdı. Çünkü aşk gibi duygular istikrarsızlık ve savaş ortamında birdenbire ortadan kalkmıyor. Buradan hareketle yazı şu soruyu gündeme getiriyor: Gazze’de yaşayan Şimali’nin aşkı anlatması insani ve meşru görülüyorsa Saint Levant’tan neden daha az “insan” olması ve Şeb Cedid’in dayattığı saflık testine daha fazla uyması bekleniyor?
Yazıya göre bu karşılaştırma, Saint Levant’a yöneltilen eleştirinin yalnızca mesajının içeriğiyle değil, sınıfsal ve coğrafi konumuyla da ilişkili olduğunu gösteriyor. Şimali Gazze’de aşk üzerine yazdığında insani karmaşıklığı yansıttığı için övülürken, Saint Levant Paris’te aşk üzerine yazdığında Filistin davasını sulandırmakla suçlanıyor.
Bu yaklaşımda Filistinli sanatçının insan olmasına, ancak acısının yeterince görünür olduğu ölçüde izin verildiği savunuluyor. Küresel sahnelere çıkması ve lüks moda dünyasının içinde yer alması ise aynı kişiyi ihanet suçlamalarının hedefi hâline getirebiliyor.
Filistin kimliği küresel sahnede
Yazı, Saint Levant’ın başarısında Filistin kimliğinin görünürlüğünün önemli bir rol oynadığını kabul ediyor ancak şu soruyu da soruyor: Saint Levant hiçbir zaman Filistin halkının resmi sözcüsü olduğunu söyledi mi, yoksa bu temsil yükünü ona izleyiciler mi yükledi?
Kimliklerin de birer tüketim unsuruna dönüştüğü küresel kültür ortamında başka bir soru ortaya çıkıyor: Bir Filistinlinin Coachella sahnesine çıkması veya Prada kampanyalarında yer alması tek başına bir kazanım mı, yoksa Filistin meselesinin küresel tüketim sistemi içinde eritilmesi riskini mi taşıyor?
Bir yandan bu görünürlük, Filistin kimliğini daha önce yalnızca bombardıman, ölüm ve yıkımla ilişkilendiren Batılı izleyicinin karşısına farklı bir Filistinli imgesi çıkarıyor. Bu görünürlük merak yaratabilir; merak anlayışa, anlayış da dayanışmaya kapı açabilir.
Öte yandan Filistin meselesinin tüketilebilir bir estetiğe indirgenmesi ve içeriğinin sulandırılması riski de ortadan kalkmıyor. Yazının ortaya koyduğu ihtimallerden biri, kamusal alandaki her Filistinli varlığının başlı başına kapsamlı bir devrimci eylem olmak zorunda olmadığı. Bu açıdan Saint Levant’ın değeri, “evin tamamı” olmak yerine dışarıdan bakanlar için bir “kapı” işlevi görmesinde yatabilir.
Foucault ve tek tip kimlik eleştirisi
Yazı bu noktada Michel Foucault’nun kimlik ve benliğin oluşumuna ilişkin yaklaşımına başvuruyor. Foucault, kimliğin değişmeyen ve yalnızca miras alınan sabit bir öz olduğu düşüncesini reddediyor; kimliğin siyasi pratikler ve iktidar ilişkileri içinde üretildiğini savunuyor.
Bu çerçevede Filistinli kimliği de işgalin Filistinliyi “terörist” kalıbına sıkıştırmaya çalıştığı, ulusal söylemin onu direnişçi ve şehit olarak konumlandırdığı, kültürel pratiklerin ise bu anlamları sürekli yeniden biçimlendirdiği bir mücadele alanı olarak ele alınıyor.
Yazara göre Şeb Cedid’in Saint Levant’a yönelik eleştirisi belirli ölçütlere dayanan tek tip bir Filistinli kimliği ortaya koyuyor: İşgale coğrafi yakınlık, gündelik acının açık biçimde dile getirilmesi ve küresel kültür endüstrisine mesafeli durulması.
Foucault’nun yaklaşımı ise kişinin kendisini tek bir öz-imgeye hapsetmesinin, karşı çıktığı iktidar ve boyun eğme biçimlerini yeniden üretme riskine işaret ediyor.
Derviş, şiirinin önce bir insanın şiiri olarak okunmasını istediğini ve “kalıptan insana” geçtiğini söylediğinde, yazıya göre tekil kimliğin iktidarından kurtulmaya çalışıyordu. Filistin’in kendi insanlığını hapseden bir zindana dönüşmesini reddediyor; siyaseti fraksiyon çatışmalarından çıkararak varoluş, acı, aşk, sürgün ve ölüm gibi daha geniş insani sorulara taşıyordu.
Temsil hakkı yalnızca acıyla mı ölçülür?
Yazı, Saint Levant’ın farklı bir bağlamda benzer bir hak talep ettiğini savunuyor: Filistinlinin hem Filistinli hem küresel, hem politik hem romantik, kısacası tek bir kalıba sığmayan karmaşık bir insan olabilme hakkı.
Saint Levant’ın Filistin kimliğini ticarileştirdiğine yönelik eleştirinin özellikle işgal altında yaşayan Filistinliler açısından meşru bir tartışma olduğu da kabul ediliyor. Ancak bu tartışmanın Saint Levant’ın izleyicilerinin tamamını Filistinli ya da politik açıdan bilinçli bir kitle olarak varsayması eksik bulunuyor. Sanatçının yabancı izleyicisi, sahnede kefiye takan ve Filistin’den söz eden birini gördüğünde haberlerdeki ölü beden ve istatistiklerden farklı, yaşayan bir Filistinliyle karşılaşıyor.
Bu nedenle Şeb Cedid, Saint Levant ve Mahmud Derviş’in Filistinliliği aynı biçimde yaşaması ya da ifade etmesi beklenemez. Yazının vardığı noktada, gündelik acıyı ve sokak dilini merkeze alan Şeb Cedid ile küresel pop kültürünü kullanan Saint Levant arasındaki fark, Filistinli kimliğinin tek bir biçime indirgenemeyeceğini gösteriyor. Acının, aidiyetin tek ölçütüne dönüştürülmesi ise Filistinliyi yeniden başka bir kalıba hapsediyor.
Derviş’in “Tıbâk” şiirindeki yaklaşım da yazının vardığı bu düşünceyi tamamlıyor: Kimlik kapalı bir kale değil, farklılıkları ve çoğulluğu içinde barındırabilen açık bir yapı.
Yazının dipnotunda ise bu tartışmanın daha eski bir boyutuna işaret edilerek Lübnanlı yazar Elias Khoury’nin, Filistinli mültecilerin medeni ve sosyal hak talepleri üzerine kaleme aldığı “Filistin’i Seviyorlar, Filistinlilerden Nefret Ediyorlar” başlıklı yazıya gönderme yapılıyor.
Kaynak: ultrasawt