İslamabad Müzakereleri ve Ateşkesin Muhtemel Sonuçları
24.05.2026 - 16:10 | Son Güncellenme: 24.05.2026 - 17:07
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik 39 gün süren savaşının ardından ilan edilen kırılgan ateşkes, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve deniz ablukasının başlamasıyla yeni bir belirsizlik sürecini beraberinde getirdi. Washington ile Tahran arasında yürütülen İslamabad müzakerelerinin, kalıcı çözümden çok krizi yönetmeye dönük geçici bir çerçeve oluşturabileceği değerlendiriliyor. Sürecin, savaşın tamamen sona ermesinden ziyade çatışmanın farklı yöntemlerle sürdüğü yeni bir döneme işaret ettiği belirtiliyor.
ABD’nin askerî güç unsurlarına başvurmasının ardından müzakere çağrısı yaptığı belirtiliyor. Bunun, Washington yönetiminin mevcut durumda askerî gücün sınırlarını gördüğüne işaret ettiği ifade ediliyor. Ancak ABD’de stratejik yaklaşım konusunda net bir uzlaşı bulunmadığı, karar alma sürecinde bölünme, şüphe ve belirsizlik işaretlerinin öne çıktığı aktarılıyor. Benzer durumun Tahran’da da görüldüğü ve İran’da gelecek dönemin yönüne ilişkin görüş ayrılıklarının bulunduğu kaydediliyor.
İç siyaset ve ateşkesin doğası
ABD’li siyaset bilimci Robert Putnam’ın “iki düzeyli oyun teorisi”nin, uluslararası müzakereleri şekillendiren iç siyasi baskıları anlamak açısından önemli bir çerçeve sunduğu belirtiliyor. Teoriye göre liderler aynı anda hem uluslararası hem de iç siyasi düzeyde müzakere yürütüyor. Bu nedenle dış müzakerelerde başarı yalnızca diplomatik güce veya dış baskıya değil, iç siyasi dengeler ve seçmen tabanıyla uyuma da bağlı bulunuyor.
Gözden Kaçmasın
İslamabad müzakereleri açısından değerlendirildiğinde İran yönetiminin, içerideki sertlik yanlısı kesimlerin baskısı ile ekonomik ve toplumsal talepler arasında denge kurmak zorunda olduğu ifade ediliyor. ABD’li karar alıcıların ise kamuoyu baskısı, seçim süreçleri ve kurumsal sınırlamalarla karşı karşıya bulunduğu belirtiliyor. Bu durumun, ateşkes ve müzakerelerin yalnızca askerî ya da ekonomik hesaplarla değil, iç siyasi dengelerle de şekillendiğini ortaya koyduğu değerlendiriliyor.
Henry Kissinger’ın “A World Restored” adlı eserinde geçici düzenlemeler ile gerçek siyasi çözümler arasında ayrım yaptığı, çatışmalardaki geçici sakinleşme dönemlerinin çoğu zaman gerçek bir çözümden ziyade stratejik yeniden değerlendirmeyi yansıttığını savunduğu aktarılıyor. Bu nedenle ABD ile İran arasındaki son ateşkes uzatmasının çatışmaların tamamen sona erdiği anlamına gelmediği belirtiliyor. İlk bakışta sakinleşme görüntüsü veren durumun, gerçekte tarafların pozisyonlarını yeniden değerlendirdiği stratejik bir duraklama olduğu ifade ediliyor.
Savaşın ardından gözlerin İslamabad’a çevrildiği belirtilirken, İran’da bazı kesimlerin müzakereleri geçmişte yapılan hataların tekrarı olarak gördüğü aktarılıyor. Bu çevrelerin, mücadelenin henüz sona ermediğine ve hâlâ bir “zafer” elde edilebileceğine inandığı ifade ediliyor. Buna karşılık savaşın sona ermesini isteyen kesimlerin ise çatışmayı bir “oyun” olarak görmediği, savaşın uzun vadeli yıkıcı etkilerinden endişe duyduğu belirtiliyor. Ancak mevcut göstergelerin, İslamabad müzakerelerinin İran-ABD geriliminin kesin sonu olarak değerlendirilmemesi gerektiğine işaret ettiği kaydediliyor.

Savaş, müzakereler ve stratejik baskılar
İran’da savaş konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğü belirtiliyor. Bir kesimin, çatışmanın nasıl sona ereceğine dair uygulanabilir bir plan ortaya koymadan savaşın sürdürülmesini savunduğu aktarılıyor. Buna karşılık diğer bir kesimin ise mevcut ekonomik, toplumsal ve jeopolitik koşullarda savaşın sürdürülebilir olmadığını kabul ettiği ifade ediliyor.
Bu nedenle temel meselenin savaş ile barış arasında seçim yapmak değil, iki ülke arasındaki ilişkinin stratejik sınırlarını belirlemek olduğu değerlendiriliyor. Bu çerçevede savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı niteliği taşıdığı ve araçların amaç hâline gelmesi durumunda siyasetin duygusal reflekslerin etkisine girebileceği belirtiliyor.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’nin Kasım 2025’te yaptığı açıklamada, Washington ile olası görüşmelerin askerî baskının gölgesinde yürütüleceğini söylediği aktarılıyor. Hatibzade’nin, İran’ın ABD’ye güvenmediğini ancak “olası bir yanıltma girişimine karşı etkili adımlar atmaya hazır olduğunu” ifade ettiği belirtiliyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ın temel şartı olan deniz ablukasının kaldırılmasını kabul etmeden ateşkesi uzatma kararının geri adım anlamına gelmediği, bunun baskının yeniden şekillendirilmesi olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Tahran’ın ikinci müzakere turunu boykot ettiği süreçte Washington’un doğrudan gerilimi düşürmek yerine baskıyı farklı yöntemlerle sürdürdüğü belirtiliyor.
Bu durumun, oyun teorisindeki “tavuk oyunu” modeliyle açıklanabileceği ifade ediliyor. Modelde ilk geri adım atan taraf kaybederken, tarafların geri adım atmaması yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor. Bu kapsamda Trump’ın tamamen geri çekilmediği, ancak doğrudan askerî çatışmadan kaçınırken ekonomik baskı ve abluka yoluyla tehdidi sürdürdüğü değerlendiriliyor.
ABD’li strateji uzmanı Thomas Schelling’in, çatışmalarda kontrol edilmesi zor risklerin bilinçli şekilde oluşturulmasının baskı aracı olarak kullanılabileceğini savunduğu aktarılıyor. Bu yaklaşımın, tarafların doğrudan çatışmaya girmeden rakiplerinin davranışlarını etkilemesine imkân sağladığı ifade ediliyor.
Ekonomik baskılar ve belirsizlik
İlk sınırlı ateşkesin, Washington’a İran içindeki gelişmeleri gözlemleme fırsatı sunduğu belirtiliyor. ABD’nin bu süreçte yalnızca askerî hareketliliği değil, İran toplumundaki siyasi eğilimleri de analiz etmeye çalıştığı ifade ediliyor. Müzakereleri destekleyen ve karşı çıkan kesimlerin, karar alma mekanizmalarının ve toplumsal tepkilerin dikkatle izlendiği aktarılıyor.
Trump’ın sosyal medya paylaşımlarının İran’daki toplumsal tepkiyi ölçmeye yönelik araçlardan biri olarak değerlendirildiği belirtiliyor. Bu süreçte ekonomik baskının da artırıldığı, özellikle enflasyonun yükselmesinin günlük yaşam üzerindeki etkilerinin belirginleştiği ifade ediliyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, İran’a yönelik “ekonomik baskı” stratejisinden söz ederek ülkedeki enflasyonun yüzde 70 seviyesine ulaştığını ve İran para biriminin “tam çöküş” yaşadığını söylediği aktarılıyor. Rubio’nun, ABD’nin yaptırımları sıkılaştırmaya devam ettiğini, deniz ablukasının İran’ın günlük yaklaşık 500 milyon dolarlık gelir kaybına yol açtığını ve İran ticaretinin yüzde 90’ını durdurduğunu ifade ettiği belirtiliyor.
Bununla birlikte ekonomik baskıların her zaman beklenen sonucu vermediği vurgulanıyor. Dış baskının zaman zaman toplumsal çözülme yerine iç dayanışmayı artırabildiği, bazı ülkelerin ise yaptırımların etkisini azaltacak mekanizmalar geliştirebildiği ifade ediliyor. Bu nedenle zamanın her durumda baskı uygulayan tarafın lehine işlemediği değerlendiriliyor.
Çatışma çıkmazı ve diplomatik süreç
İslamabad müzakerelerinin, İran’ın dünyanın en güçlü iki ordusuna karşı direnç göstermesi ve bu güçlerin ilan ettikleri hedeflere ulaşamaması sonrasında ortaya çıkan maliyetli çıkmazın sonucu olduğu belirtiliyor. 39 gün süren savaşın ardından taraflardan hiçbirinin kesin zafer elde edemediği ve savaşın maliyetlerini daha fazla taşıyamadığı ifade ediliyor.
Bu nedenle müzakerelerin tarafların hedeflerini değiştirmesinden değil, çatışmayı sürdürme kapasitesinin azalmasından kaynaklandığı değerlendiriliyor.
Henry Farrell ve Abraham Newman’ın “ekonomik bağımlılığın baskı aracına dönüştürülmesi” yaklaşımına göre küresel ekonomi ağlarında merkezî konuma sahip ülkelerin finans, ticaret ve bilgi akışlarını kontrol ederek baskı kurabildiği belirtiliyor. Bu yaklaşım doğrultusunda günümüz uluslararası sisteminde gücün yalnızca askerî kapasiteden değil, küresel ağlardaki konumdan da kaynaklandığı ifade ediliyor.
Karşılıklı caydırıcılık ve stratejik sınırlar
İran ile ABD arasındaki ilişkinin “sınırlı karşılıklı caydırıcılık” şeklinde tanımlanabileceği belirtiliyor. Her iki tarafın da karşı tarafa ciddi maliyet yükleyebildiği ancak nihai hedeflerine tam olarak ulaşamadığı ifade ediliyor.
ABD’nin üstün askerî teknolojiye, hassas saldırı kapasitesine ve bölgesel üs ağına sahip olduğu aktarılıyor. Ancak bu üstünlüğün uzun süreli ve asimetrik savaşlarda otomatik olarak siyasi zafere dönüşmediği belirtiliyor. İran’ın ise geleneksel askerî üstünlüğe sahip olmamasına rağmen özellikle enerji alanında bölgesel istikrarsızlık oluşturma kapasitesine sahip olduğu ifade ediliyor.

ABD’nin Hürmüz Boğazı sürecinde Batılı müttefiklerinden, özellikle NATO üyelerinden beklediği desteği alamadığı belirtiliyor. Küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmanın Washington üzerindeki baskıyı artırdığı ifade edilirken, ABD’de akaryakıt fiyatlarının yüzde 50 yükselmesinin iç siyasi baskıyı büyüttüğü kaydediliyor.
İran Meclis Başkanı ve İslamabad’daki İran heyetinin başkanı Muhammed Bakır Galibaf’ın devlet televizyonuna verdiği röportajda, “Savaş alanında hassas planlama ve strateji sayesinde kazandık.” dediği aktarılıyor. Galibaf’ın, ABD’nin üstün askerî teknolojiye sahip olduğunu kabul etmekle birlikte İran’ın “akılcı planlama sayesinde sahada üstünlük kurduğunu” savunduğu belirtiliyor.
Bu nedenle İslamabad müzakerelerinin nihai çözümden çok, çatışmanın askerî alandan diplomatik zemine taşınması olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bunun kapsamlı bir anlaşmadan ziyade krizi yönetmeye dönük sınırlı bir çerçeve oluşturabileceği belirtiliyor.
Olası senaryolar
Kırılgan ateşkesin geleceğine ilişkin birçok ihtimalin açık olduğu ifade ediliyor. Ekonomik baskılar ve siyasi belirsizliğin İran’ı müzakereye zorlayabileceği, Washington’un da bu sonuca güvendiği belirtiliyor. Buna karşılık Tahran’ın baskıları göğüsleyerek “stratejik sabır” yaklaşımını sürdürebileceği ifade ediliyor.
Bu durumda yalnızca İran’ın değil, enerji fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle ABD’nin de maliyet üstlenmek zorunda kalacağı kaydediliyor. Ayrıca taraflardan birinin mevcut durumun sürdürülemez olduğu sonucuna vararak yeniden gerilimi tırmandırma ihtimalinin bulunduğu belirtiliyor.
Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün, İran’a krizi bölgesel ekonomik sorun olmaktan çıkarıp küresel ekonomik meseleye dönüştürme kapasitesi kazandırdığı ifade ediliyor. Bu durumun İran’a kısa vadede ekonomik kapasitesinden daha büyük stratejik avantaj sağladığı değerlendiriliyor.
Belirsizlik ve sınırlı sonuçlar
Mevcut durumun ne tam anlamıyla savaş ne de barış olarak tanımlanabileceği belirtiliyor. Çatışma araçlarının doğrudan askerî müdahalelerden ekonomik baskı, zaman yönetimi ve algı yönetimine dönüştüğü ifade ediliyor.
Sürecin geleceğinin açıklamalardan çok ekonomik dayanıklılık, toplumsal tepkiler ve siyasi liderlerin maliyet hesaplarıyla şekilleneceği değerlendiriliyor. Bu nedenle olası bir anlaşmanın kapsamının sınırlı ve geçici olmasının beklendiği kaydediliyor.
Muhtemel bir anlaşmanın İran’ın nükleer programını tamamen ortadan kaldırmasının beklenmediği, programın sıkı denetim ve kısıtlamalar altında devam edebileceği ifade ediliyor. Bunun önceki nükleer anlaşma süreciyle benzerlik taşıdığı belirtiliyor.
Yaptırımlar konusunda ise geçici muafiyetlerle kalıcı kaldırma arasındaki farkın kritik önem taşıdığı ifade ediliyor. Geçici esnekliklerin Washington’un baskı araçlarını korumasına imkân sağlayacağı, kalıcı yaptırım kaldırılmasının ise İran lehine büyük taviz anlamına geleceği değerlendiriliyor.
Ayrıca bölgesel nüfuz alanları konusunda da tam çözüm beklenmediği, anlaşma dilinde “gerilimin azaltılması” ve “itidal” gibi yoruma açık ifadelerin öne çıkabileceği belirtiliyor.
Net bir kazananın olmaması
Denetim ve doğrulama mekanizmalarının müzakerelerde belirleyici unsur olacağı ifade ediliyor. Denetimin genişlemesinin Batı lehine bilgi üstünlüğü sağlayacağı, buna karşılık sınırlı denetimin İran’a stratejik belirsizlik alanı bırakacağı belirtiliyor.
Bu nedenle İslamabad müzakerelerinin nihai ve kalıcı bir anlaşmadan çok, kırılgan ve geçici bir denge oluşturmasının beklendiği ifade ediliyor. Tarafların belirli tavizler verebileceği ancak temel pozisyonlarını koruyacağı değerlendiriliyor.
Sonuç olarak, İslamabad’da olası bir anlaşmanın savaşın kesin sonu anlamına gelmeyeceği, çatışmanın farklı yöntemlerle sürdüğü geçici bir denge oluşturacağı belirtiliyor.