Prof. Dr. Zeki Bayraktar: Geçici Ergenlik Karmaşaları LGBT Etkisiyle Kalıcı Kimliklere Dönüşüyor
24.12.2025 - 15:06 | Son Güncellenme: 04.02.2026 - 15:33
Son yıllarda çocukluk ve ergenlik döneminde cinsiyet kimliği ve cinsiyet hoşnutsuzluğu etrafında yürütülen tartışmalar, bireysel bir kimlik arayışının ötesine geçerek; psikoloji, tıp, eğitim ve etik alanlarını ilgilendiren çok katmanlı bir toplumsal mesele haline gelmiştir. Ergenliğe özgü geçici karmaşalar ve psikososyal kırılganlıklar; dijital çağın hızlandırıcı etkisi, akran baskısı ve ideolojik söylemlerle birleştiğinde, kalıcı kimlik tanımlarına ve geri dönüşü olmayan tıbbi müdahalelere doğru yönlendirilebilmektedir.
Bu süreçte LGBT aktivizmi ve transgenderizm ekseninde üretilen söylemler, tıp ve akademide çoğu zaman eleştiriye kapalı “bilimsel kabuller” gibi sunulmakta; medya ve dijital platformlar aracılığıyla toplumsal algıyı şekillendiren güçlü bir norm alanı oluşturmaktadır. Ürolog ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeki Bayraktar ile, biyolojik gerçeklik ile psikososyal gelişim arasındaki dengenin nasıl bozulduğunu, “önce zarar verme” ilkesinin hangi noktalarda ihlal edildiğini ve özellikle ergenler söz konusu olduğunda bilgilendirme ile yönlendirme arasındaki sınırın nasıl silikleştiğini klinik tecrübeleri ve bilimsel veriler ışığında ele aldık.
Cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim kavramları arasındaki farklar nedir ve neden kritiktir?
Cinsiyet dediğimiz şey doğuştan getirdiğimiz donanımdır. Bedenimiz, hormonlarımız, kromozomlarımız. Yani biyolojik paket. Buna hiçbirimiz karar vermeyiz; dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi dönemine giderseniz gidin, bu yapı, bu paket değişmez.
Gözden Kaçmasın
Cinsiyet kimliği ise en yalın hali ile “Ben kimim? Kendimi hangi cinsiyette hissediyorum?” sorusunun cevabıdır. Bu cevap doğuştan gelmez; anne-babayla kurulan bağlardan, hemcins rol modellerden, akranlardan, kültürel mesajlardan ve ergenlik karmaşalarından etkilenerek gelişir. Bunu bir yazılım gibi düşünebiliriz. Buradaki ana nokta; biyolojik temelin tek başına biyolojik cinsiyetle uyumlu kimliği garanti etmediğidir. Doktrinsel olarak söylemek gerekirse, ‘sex’ sabit, ‘gender’ değişkendir; ancak çocukluk döneminde verilen model, dil, davranış ve onaylar kalıcı içselleştirme yollarını açar. Bu yüzden biyolojik cinsiyetle uyumlu cinsiyet kimliği hedeflenirken ailenin, eğitimcinin ve çevrenin verdiği mesajlar büyük önem taşır.
Cinsel yönelim ise “Kime ilgi duyuyorum?” sorusunun cevabıdır. Yani çekimin yönü. Dolayısıyla biri donanım (biyolojik cinsiyet), biri yazılım (cinsiyet kimliği), biri ise duygusal/romantik yönelimdir (hetero-, homo-, biseksüel vb.). Bunlar arasındaki farklar kritiktir çünkü çözüm yolları farklıdır. Doğuştan gelen biyolojik bir anomali-hastalık varsa, buna “interseks-hünsa” diyoruz ve tedavisini yapıyoruz; bu tedavi çoğunlukla ameliyat olur. Öte yandan kimlik ve yönelim alanındaki karmaşada ise çoğunlukla psikososyal müdahaleler, aile/akran ilişkileri ve ergen gelişim süreçleriyle çözülür. Karıştırıldığında, örneğin psikososyal bir kimlik bocalaması hormon kullanımı veya ameliyat gibi tıbbi müdahalelerle yanıtlanırsa geri dönüşü mümkün olmayan olumsuz sonuçlar ortaya çıkar.
Çocuklar cinsiyetlerine dair kimlik duygusunu ne zaman ve nasıl kazanırlar; bu gelişimin kritik evreleri nelerdir ve erken çocukluk deneyimleri ile ebeveyn tutumları bu kimliğin yerleşmesini nasıl etkiler?
Birinci evre (erken evre, özdeşim evresi-1-6 yaş): Cinsiyet kimliği ağırlıklı olarak 1-6 yaş arasında hemcins ebeveynle özdeşim kurularak gelişir. Genellikle biyolojik cinsiyetle uyumlu olur, ancak bu garanti değildir; erkek olarak doğmak eril cinsiyet kimliğini, kız olarak doğmak dişil cinsiyet kimliğini garanti etmez. Bunun için hemcins ebeveynle özdeşimin ve akran etkileşimlerinin de sağlıklı olması gerekir. Homo-duygusal bağlanma dönemi olarak da tanımlanan bu evrede çocuk, bilinçdışı taklitlerle hemcins ebeveynin hal, tutum ve davranışlarını kopyalar; bu ‘özdeşim’ sürecidir (identifikasyon; kimliklenme). Erken dönemde yaşanan duygusal kırılmalar; reddedilme, duygusal uzaklık, mesafe, kayıtsızlık, aşırı müdahale gibi durumlar kimlik gelişiminde kalıcı izler bırakır. Mesafeli-reddedici ebeveynlik, aşırı korumacı veya “yutucu” annelik ve ebeveynin kendi cinsiyetine ilişkin olumsuz tutumlar özdeşim sürecini engeller ve çocuğun kendi cinsiyetine dair güven duygusunu zedeler. Bu duruma ‘homo-duygusal bağlanma yarası’ diyoruz. Erken dönemde ebeveyn-çocuk duygusal bağını güçlendirmek birincil koruyucudur.
İkinci kritik evre: Akran evresi (6–12 yaş): Homo-sosyal bağlanma olarak adlandırılan bu dönemde cinsiyet kimliği akran ilişkileriyle pekişir ve sosyal onayla güçlenir. Hemcinslerle oyun, rekabet, paylaşma ve sınır koyma deneyimleri cinsiyet rolünü sosyal olarak öğretir. Hemcins arkadaşlar ‘kanka’ edinememek, dışlanmak veya akran zorbalığına maruz kalmak kimlik gelişiminde kesintilere sebep olabilir. Hemcinsleriyle doğal sosyal öğrenme deneyimini yaşayamayan çocukta ortaya çıkan sosyal açlık, aidiyet arayışını güçlendirerek aidiyet ihtiyacını başka, daha riskli ortamlarda aramaya başlamasına sebep olabilir. Bilimsel araştırmalara göre, bu dönemde hemcins akranlarla kurulan sağlıklı akran ilişkileri (yani ahbaplıklar) heteroseksüel gelişimi desteklemektedir; bu ahbaplıkları kuramamak ise “eşcinsel yaşam tarzına” katkıda bulunur. Okullarda zorbalığa karşı net tavırlar, hemcins rol modellerinin pozitif sunulması ve sağlıklı akran bağlarının teşvik edilmesi kritik öneme sahiptir.

Üçüncü kritik evre: Ergenlik (12–22 yaş): Ergenlik, biyolojik gelişmenin hızlı, ruhsal olgunlaşmanın ise görece yavaş olduğu, biyolojik ve ruhsal gelişmenin senkronize olmadığı bir dönemdir. Bu karmaşalar üç alanda açığa çıkar; duygusal karmaşalar, inançla ilgili karmaşalar ve cinsiyet karmaşaları. Cinsiyet karmaşası ergen açısından kafa karıştırıcı bir bocalama dönemidir. Genç, kendi bedenini, duygularını, sosyal rollerini anlamaya çalışırken zaman zaman kafa karışıklığı yaşayabilir. Bu bocalama için ‘’biseksüel konfüzyon’’ veya ‘’cinsiyet akışkanlığı’’ gibi ifadeler de mevcuttur. Ergenlikte biyolojik gelişme hızlanırken, ruhsal gelişme arkadan gelir. Beynin yönetim merkezi henüz tam gelişmemiştir, kortikal bağlantılar zayıftır, karar alma merkezi duygusal alana kayar. Ergenler ebeveyn telkinlerine göreceli olarak kapalı, internet, akran ve özdeş telkinlere ise oldukça açık olurlar çünkü onaylanma arzusu içinde olur ve dışlanma korkusu yaşarlar. Ergenlikte “Ben acaba şu muyum?” şeklinde sorgulamalar heteroseksüel gelişimin geçici ve doğal bir parçası kabul edilir. Ergenler ebeveyn telkinlerine göreceli olarak kapalı, internet ve akran telkinlerine oldukça açıktır. Ergenlik döneminde yaşanan bu karmaşalar genelde geçici olsa da damgalayıcı tutumlar ve aceleci tıbbi müdahaleler geri dönüşü zor hatta imkansız hasarlara neden olabilir. Bu geçici duyguların sosyal medya tarafından “kalıcı kimlikler” şeklinde paketlenmesi asıl büyük sorundur. Ayrıca ergenin bilişsel gelişimi (soyut düşünceye geçiş) nedeniyle mevcut normları eleştirme kapasitesi artar; fakat karar verme ve risk değerlendirme yetisi prefrontal korteks tamamlanana kadar (25’li yaşlara kadar) sınırlıdır. Bu nedenle ergenlikteki kararlara özellikle cinsiyet karmaşası varlığında temkinle yaklaşılmalıdır.
Cinsiyet hoşnutsuzluğu ve hızlı başlangıçlı cinsiyet hoşnutsuzluğu nedir; bu olgular nasıl ortaya çıkar, hangi dinamiklerle şekillenir ve bilimsel veriler bu süreçlerin uzun vadeli sonuçları hakkında ne göstermektedir?
Cinsiyet hoşnutsuzluğu, bireyin doğduğu biyolojik cinsiyetle uyumlu bir cinsiyet kimliği geliştirememesi sonucunda kendi bedenini ve atfedilen cinsiyet rollerini reddetmesi veya bu durumdan hoşnut olmamasıdır. Hızlı Başlangıçlı Cinsiyet Hoşnutsuzluğu (ROGD), çocukluk döneminde cinsiyetle ilgili belirgin bir sorun yaşamamış bazı gençlerin, ergenlikle birlikte çok kısa sürede “trans” kimliği benimsemesiyle tanımlanan ve son on yılda dikkat çeken bir olgudur. Bu tablo, klasik gelişim psikolojisiyle açıklanabilecek doğal bir süreçten ziyade, yeni ve özgül bir örüntüye işaret etmektedir.
ROGD vakalarında belirleyici olan unsur, ergenlikteki duygusal kırılganlıkla eş zamanlı ilerleyen internet ve sosyal medya maruziyeti, akran etkisi ve çevrimiçi topluluklardır. Gençler çoğu zaman önce bu ortamlarda güçlü bir kabul ve aidiyet hissi yaşamakta, ardından bu duygusal bağ kısa sürede kalıcı bir kimlik beyanına dönüşmektedir. Bu, sağlıklı bir kimlik keşfinden çok, ortam kaynaklı ve hızlandırılmış bir kimlik yönelimi görünümü taşır. Bu noktada transgenderizmin sunduğu yaklaşım da belirleyicidir. Cinsiyeti biyolojik bir gerçeklikten koparıp tamamen öznel beyana indirgemek, ergenlik gibi geçici ve dalgalı bir dönemde yaşanan sıkıntıları kalıcı kimlik tanımlarına dönüştürmektedir. Böylece ruhsal sorunlar çözülmek yerine “kimlik” etiketi altında yeniden adlandırılmakta ve erken tıbbi müdahaleler meşrulaştırılmaktadır.
Bilimsel veriler, çocukluk döneminde gelişen cinsiyet hoşnutsuzluğunun gerekli psikososyal müdahaleler yapılmazsa erişkin dönemde %75-80 oranında eşcinsellik veya transseksüellikle sonuçlandığını göstermektedir. Bradley ve Zucker, cinsiyet hoşnutsuzluğu olan 130 çocuğu erişkin döneme kadar takip etmiş ve %25’i transseksüel, %30’u travesti, %25’i homoseksüel ve %20’si atipik seksüel yapıda olduğunu gözlemlemişlerdir. Bu oranlar, tüm cinsiyet hoşnutsuzluğu olgularının aynı şekilde sonuçlanmadığını ve tekdüze, cerrahi ya da hızlı tıbbi yanıtlar yerine bireyselleştirilmiş, uzun dönemli bir izlem gerektiğini göstermektedir. Klinik anlamı nettir: Erken müdahale ve aile katılımı sonuçları müspet manada etkileyebilir.
Sonuç itibariyle, doğru yaklaşım genci hızla bir kimliğe sabitlemek veya damgalamak değil; aile ve psikososyal çevreyi güçlendirmek, zamana yayılmış, dikkatli bir gözlem (izlem) ve çok disiplinli bir değerlendirme yürütmektir. Kanıtı olmayan tıbbi müdahalelerden kaçınmak gerekir.
Ergenlikte görülen ‘biseksüel konfüzyon’ nedir; internet ve akran etkileşimleri bu geçici karmaşayı nasıl etkiler ve aileler bu dönemde nasıl bir tutum benimsemelidir?
Ergenlerin bir bölümü –araştırmalara göre yaklaşık dörtte biri– cinsiyet ve cinsel yönelimini sorgular. ‘Biseksüel konfüzyon’ olarak adlandırılan bu durum, heteroseksüel gelişimin doğal ve geçici bir aşamasıdır. Araştırmalar ergenlerin %16-25’inin geçici bir cinsel karmaşa dönemi yaşadığını, ancak %90-95’inin bu dönemi kalıcı bir kimliğe dönüştürmeden atlattığını göstermektedir. Günümüzde internet etkileşimleri (“e-sosyal”izasyon) nedeniyle önemli bir risk haline gelmiştir. Çünkü ergenlerimiz artık hem “a-sosyal” hem “e-sosyal”; e/a-sosyalizasyon ergendeki bu geçici karmaşaları kalıcı hale getirebiliyor.

Sorgulama içindeki ergen, e-sosyal ortamda benzer karmaşayı yaşayan akran gruplarıyla, trans ve eşcinsel gruplarla etkileşime geçmekte ve hem onların propagandalarına maruz kalmakta hem de eşcinsel veya transseksüel olarak damgalanabilmektedir. Böylece normalde geçici olan bu karmaşalar kalıcı hale gelebilmektedir. Bu nedenle ergenlikte “Ben acaba şu muyum?” sorgulamaları doğal kabul edilmeli; damgalayıcı tutumlardan ve aceleci tıbbi müdahalelerden kaçınılmalıdır. Ailelerin sakin, yargılayıcı olmayan ve etiketsiz bir tutum benimsemeleri, destekleyici ve güven veren bir iletişim kurmaları ve gerektiğinde seçici biçimde profesyonel destek almaları sağlıklı bir yaklaşım sunar.
Çocuklar ve ergenler için hangi koruyucu yaklaşımlar etkilidir; ebeveynlere ve öğretmenlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Çocuklar ve ergenler için koruyucu yaklaşım; internet kullanımının makul sınırlar içinde yönetilmeli, akranlarla gerçek ortamda sağlıklı ilişkileri teşvik edilmeli, erken dönemden itibaren bedensel dokunulmazlık ve sınırlar konusunda bilinçlendirmeli, çocukla iletişim asla kesilmemeli ve “koşulsuz sevgi” garantisi verilmelidir. Ergenlik öncesi dönemde hemcins akranlarla kurulan sağlıklı ahbaplıklar cinsiyet kimliğinin gelişmesi ve pekişmesi için oldukça önemlidir; eksikliği halinde heteroseksüel gelişim aksayabilir. Bu aşamada karmaşa belirtileri sunanlar asla eşcinsel veya trans olarak damgalanmamalı, transgender endoktrinasyonuna karşı gerçekler bilimsel verilerle anlatılmalı, LGBT lobisinin çarpıtmalarına somut örnekler gösterilerek algı ile gerçekler arasındaki farklar sabırla izah edilmelidir.
Dış kaynaklı etkiler ergenin kırılganlığını artırmakta ve suistimal edici bir ortam oluşturmaktadır. Birey bu süreçte doğrudan “LGBT’’ birey olmaz ancak bu süreç, kimlik arayışını hızlandıran, yönlendiren ve bazı durumlarda kalıcılaştıran koşullara zemin hazırlar. Vurgu önemlidir: amaç kimseyi suçlamak değil; bireysel, ailesel ve toplumsal savunma mekanizmalarını güçlendirmektir. Aile, eğitim ve sağlık sistemleri güçlü olduğunda dış kaynaklı yönlendirici etkilerin/lobilerin gücü azalır; bu, öncelikle toplumsal bir koruma meselesidir.
Transgender lobinin ergenler üzerindeki etkisini nasıl tanımlarsınız? Bu etki nerede bilgilendirme olmaktan çıkıp yönlendirmeye dönüşüyor?
Klinik pratiğimde ürogenital muayene ve hormon analizi için yönlendirilen, kendisini transseksüel olarak tanımlayan ergenlerde ortak bir tablo görülüyor: Bireysel sorgulamadan çok, ezberlenmiş kalıp cümleler. Bu cevaplar, ergenin içsel sürecinden ziyade ikili cinsiyet sistemini reddeden transgender ideolojinin endoktrinasyonunu yansıtıyor; geçici ergenlik karmaşaları hazır bir kimlik diliyle kalıcı kimlik beyanına dönüşüyor. Orta ergenlikte (14–18 yaş) geçici cinsiyet karmaşaları sık görülür ve çoğu ergenliğin sonunda geriler. Buna rağmen heteroseksüel kimlik nedeniyle hormon kullanmak, ameliyat olmak ya da üreme ve cinsel işlevleri kaybetmek zorunda kalan tek bir vaka yoktur. Buna karşılık transseksüel kimlik beyanında bulunan bireylerin tamamında ciddi psikiyatrik sorunlar, ömür boyu hormon kullanımı, ağır ve komplikasyon oranı yüksek ameliyatlar, üreme yetisinin kaybı ve yaşam kalitesinde ciddi düşüşler görülmektedir. Bu tablo, ayrımcılıkla değil; Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka’dan gelen verilerle de gösterildiği üzere, doğrudan transseksüellik ve uygulanan tıbbi müdahalelerle ilişkilidir. Asıl sorun bu ağır bedellerin gençlere anlatılmamasıdır; risklerin gizlenmesi “önce zarar verme” ilkesinin ihlalidir ve sistematik bir iyatrojenik zarara işaret eder.
Toplumda “cinsiyet değiştirme ameliyatı” olarak ifade edilen cerrahi operasyonlar gerçekten cinsiyeti değiştirir mi?
Bu operasyonların “cinsiyet değiştirme” olarak tanımlanması doğru değildir. Biyolojik cinsiyet hormon veya cerrahiyle değiştirilemez. Yapılan işlemler, cinsiyeti değiştirmekten ziyade üreme organlarını ve işlevlerini geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldırır. Erkekten kadına geçişte testis ve penis alınır; sperm üretimi sona erer ancak rahim, yumurtalık ve fonksiyonel bir vajina cerrahi olarak oluşturulamaz. Kadından erkeğe geçişte rahim, yumurtalıklar, vajina ve memeler alınır; gebe kalma ve yumurta üretimi biter, buna karşın erkeğe özgü üreme işlevleri de kazanılamaz. Yapay penisler his, ereksiyon ve üreme fonksiyonlarını doğal bir penis gibi yerine getiremez. Kısacası kişi kendisini kadın veya erkek olarak tanımlayabilir; ancak biyolojik cinsiyetin temel unsurları (kromozomlar, gonad yapısı, üreme hücreleri ve bunların işlevleri) cerrahi olarak değiştirilemez.
Transseksüel cerrahinin tıbbi ve etik açıdan haklı bir gerekçesi var mı?
Tıpta her cerrahi müdahale risk–fayda analizine dayanır ve “önce zarar verme” ilkesine uymalıdır. Transseksüellerde genetik, hormonal veya fiziksel bir hastalık ya da işlevsel bozukluk yoktur; ileri sürülen tek gerekçe ruhsal sıkıntılardır. Ruhsal sorunlar organ, doku ve işlev kaybına yol açan ameliyatlarla düzeltilmez. Benzer talepler likantropi, transablaizm ve anoreksiya gibi durumlarda cerrahiyle karşılanmazken, aynı nitelikteki arzu yalnızca transseksüalitede kabul edilmektedir.

Ayrıca cinsiyet hoşnutsuzluğunda hormon ve cerrahinin güçlü kanıtı yoktur; sistematik incelemeler (metaanalizler) bu müdahaleleri destekleyen çalışmaların zayıf ya da çok zayıf olduğunu bildirmektedir. ABD ve Avrupa’da kamuoyuna sunulan “tartışmasız bilimsel dayanak” söylemi, aslında ciddi biyoetik ihtilafların üzerini örten bir kabuldür. Son yıllarda mevcut tıp uygulamalarını eleştiren önemli yayınlar ortaya çıkmıştır, çıkmaktadır. Sorun ruhsal iken müdahalenin bedene yönelmesi hem tıbbi hem etik açıdan ciddi bir çelişkidir.
Bu cerrahi operasyonların kısa ve uzun vadeli komplikasyonları nelerdir?
Genital operasyonlarda komplikasyon oranları yüksektir. Vajinoplasti geçiren trans kadınlarda yapılan geniş araştırmalarda; idrar kaçırma ve işeme bozuklukları (%30–50), idrar kaçırma (%20), fistüller (%1–17), doku kayıpları ve gecikmiş yara iyileşmesi sık görülür; birçok hasta cinsel tatmin yaşayamadığını bildirir.
Kadından erkeğe yapılan falloplasti/metoidioplasti ameliyatlarında tablo daha ağırdır; birçok araştırma, bu işlemlerin dörtte üçünden fazlasında komplikasyon geliştiğini, özellikle üretra darlığı ve fistüllerin %50’lere kadar çıktığını ve tekrarlayan ameliyatlara rağmen sorunların çoğu kez giderilemediğini göstermektedir. Kişi ömür boyu perine bölgesinden yani anüs ile penis arasındaki bir delikten idrar yapmak zorunda kalabiliyor. Falloplasti için bacaktan veya koldan doku alınan donör bölgede kalıcı duyu kaybı, güç azalması, şiddetli ya da orta düzeyde ağrı, kavrama zayıflığı ve hareket kısıtlılığı görülür. Trans bireylerin bu sorunları ifade etme konusunda çekingen davrandığı, bu yüzden bildirilmeyen gerçek komplikasyon oranlarının literatürde bildirilenden çok daha yüksek olduğu belirtilmektedir.
Transseksüel cerrahi, bireyin yaşadığı ruhsal sorunları gerçekten sona erdiriyor mu?
Yaygın iddiaların aksine, literatür ve klinik gözlemler, bu düşüncenin popüler bir yanılsamadan ibaret olduğunu ve cerrahinin ruhsal sorunları ortadan kaldırmadığını göstermektedir. LGBT aktivizmi etkisindeki söylemler, trans bireylere ameliyatın psikolojik sıkıntılarını çözeceği fikrini adeta empoze etmektedir; fakat trans bireylerin çoğunda yalnızca cinsiyetle ilgili hoşnutsuzluk değil, bunun yanı sıra ciddi psikiyatrik problemler de bulunur ve cerrahi bunları çözmez. Bilimsel kanıt olarak sunulan çalışmaların önemli bir kısmı zayıf, sonuçsuz ya da tartışmalıdır; uluslararası düzeyde ciddi biyoetik ihtilaflar vardır. Ruhsal bir sorun için bedene geri dönüşsüz müdahale edilmesi tıbbi açıdan izaha muhtaçtır.
Bu alandaki mücadelenizin motivasyonu nedir ve neden trans ameliyatları yapmıyorsunuz?
Cinsiyet kimliği sorunları yaşayan gençlerde hormon ve ameliyat taleplerinin dramatik biçimde arttığını görüyorum. Bu gençlerin çoğu yanlış yönlendirilmiş, yalnız bırakılmış, bir kısmı da duygusal ihtiyaçlarını kimlik etiketiyle karşılamaya çalışmış bireyler. Yanlış yönlendirmeler kısa sürede oluşsa da sonuçları yıllarca sürüyor. Onları gördükçe şunu düşünmeden edemiyorum: “Süreçler doğru yönetilseydi, bu kadar acıya gerek olmayacaktı.” Bu minvalde temel motivasyonum, gençlerin geri dönüşsüz kararlar almadan önce tüm gelişimsel, psikolojik ve sosyal süreçlerinin doğru değerlendirilmesini sağlamaktır.
Bu nedenle trans ameliyatları yapmıyorum çünkü geçerli bir kanıtı yoktur. Operasyonlar geri dönüşsüzdür, ciddi fizyolojik komplikasyonlar ve cinsel işlev kayıpları, psikolojik etkileri oldukça ağır olabilir. Ameliyat olan trans bireylerde ortalama yaşam süresi 25-28 yıl kısalmakta, bu çok ciddi bir zarar. Dolayısıyla kimliği henüz oturmamış bir bireyin bedenini bu denli radikal bir şekilde değiştirmek benim inandığım tıbbi yaklaşımın sınırlarının dışındadır. Zira bir kişinin kimlik arayışı, ruhsal bir süreçtir. Bu ruhsal sürecin ortasında bedeni kalıcı olarak değiştirmek doğru bir çözüm değildir. Önce psikolojik değerlendirme, gelişimsel analiz, toplumsal baskıların etkisi gibi tüm unsurların titizlikle incelenmesi gerekir.