Prof. Dr. Richard Falk: “BM ve Küresel Hukuk, Filistin Halkının Haklarını Koruyamadı"

Uluslararası hukuk profesörü Richard Falk, Gazze’de yaşananların açık bir soykırım olduğunu ve Birleşmiş Milletler başta olmak üzere küresel hukuk sisteminin bu trajedi karşısında tamamen yetersiz kaldığını anlatıyor. Falk’a göre, resmi kurumların sessizliğine karşı sivil toplum hareketleri, etik sorumluluk ve vicdani eylemlerle küresel dayanışma hattı kurulmalı. İşte detaylar…
Prof.-Dr.-Richard-Falk--“Birleşmiş-Milletler-ve-Küresel-Hukuk-Düzeni,-Gazze’de-ve-Filistin-Halkının-Temel-Haklarını-Korumada-Başarısız-Olmuştur”.jpg

01.08.2025 - 16:55  |  Son Güncellenme:  28.08.2025 - 14:50

İsrail’in Gazze ve Filistin halkına uyguladığı iki yıla yaklaşan kameralar önündeki canlı soykırım, dünyanın tüm tepkisine rağmen hala durdurulabilmiş değil. Her gün savaş uçaklarıyla bombalanan Gazze; açlık, susuzluk ve ilaçsızlıkla da kitlesel ölümleri yaşamakta ve dayanılmaz görüntüler sıklıkla medyaya da yansımaya başlamıştır. BM, ABD, AB, Rusya, Çin, İslam ve Arap ülkeleri yani mevcut küresel liberal düzen; yaşanan bu canlı soykırımı kınayarak, konuşarak ve hamaset bohçasını lafla tıkayarak geçiştirmekte ve şu ana kadar Siyonist İsrail’e karşı somut adımları bir türlü atamamış bulunmaktadır. 

İkinci dünya savaşından sonra kurulan Pax Americana düzeninin sarsıldığı, BM ve küresel hukuk düzeninin allak bullak olduğu günümüzde, Siyonizmin işgal ve saldırgan eylemleri hız kesmeden pervasızca sürmektedir. İki yıla yakın beş ülkeyi işgal, yıkım ve terörist faaliyetleriyle kuşatan İsrail, hesap sorulmadan ve engellenemeden Lübnan, Irak, Suriye, Yemen ve İran’ı hedef tahtasına oturtarak sadece Orta Doğu’nun güvenlik mimarisi ve refahına değil, insanlığa tehdit bir zihniyete sahip olduğunu bir kez daha göstermiş bulunmaktadır.  

Tüm bu acı gerçeklere rağmen, dünyada sivil, adil, barışçıl, erdemli ve vicdanlı aydınlar, entelektüeller, siyasetçiler, aktivistler, sanatçılar, gazeteciler ve sivil kurumlar da soykırama karşı direnmeyi ve umudu yaşatmayı sürdürmektedirler. Bunlardan biri de bir kamusal entelektüel olan Prof. Dr. Richard Falk olup ("Kamusal Entelektüel" ismiyle Küre Yayıncılık'tan bir kitabı yayımlandı) soykırıma karşı mücadele sahasını terketmeyen nadir ve nadide şahsiyetlerden biri. BM Filistin Özel Raportörlüğü yapan,1961-2001 yılları arasında aktif öğretim üyesi olduğu Princeton Üniversitesi'nde uluslararası hukuk, küresel düzen, insan hakları ihlalleri, uluslararası hukukun geleceği ile küreselleşme üzerine çalışmış ve halen aynı üniversitede Emeritus olarak derslere devam eden nevi şahsına münhasır bir akademisyen Richard Falk ile Gazze soykırımına karşı yayınlanan son kitabını, uluslararası alanda Gazze için yürüttüğü barışçıl girişimleri, halk mahkemelerini, İsrail-Filistin savaşına dair çözüm modelini, uluslararası hukuk düzeninin geleceğini, BM’in sergilediği duruşu, İsrail’in jeopolitik ve teopolitik hedeflerini, İran-İsrail savaşına olan bakışını, Gazze Soykırımı karşısında Katar, Mısır, Türkiye ve Mahmut Abbas Yönetimi’nin pozisyonunu, “Küreselleşme ve Din” kitabı üzerinden, küresel hukuk düzenine dair modelini, bilimsel hümanizme ve moderniteye getirdiği eleştirileri içeren uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Hamas’ın başını çektiği saldırı, soykırım niteliği taşıyan ve dünyanın önünde gerçekleşen vahşete karşı, çaresizlikten doğan bir protestoydu 

Haziran 2025’te yayınlanan ve Ahmet Davutoğlu ile editörlüğünü yaptığınız “Gazze’de Soykırım: Küresel Vicdanın Sesleri” adlı kitabınızla başlayalım. Kitapta 17 ülkeden 30’dan fazla siyasetçi, akademisyen, diplomat, aydın ve devlet adamının makaleleri var. Bu kitabın ortaya çıkmasında hangi saikler etkili oldu? Bu kitap aracılığıyla dünya kamuoyuna vermek istediğiniz mesaj nedir? Kitapta kimler var?  

Önsözde de belirttiğimiz gibi, bu kitapta katkı sunan kişiler, Ahmet Davutoğlu ile kaleme aldığımız ve 2023 yılı sonlarında, 7 Ekim olaylarından kısa bir süre sonra yayımladığımız Uluslararası Adalet ve Vicdan Bildirisine imza atan çok daha geniş çaplı saygın kişiler arasından seçildi. Hamas’ın başını çektiği saldırı, bize göre daha en başından itibaren açıkça soykırım niteliği taşıyan ve dijital teknolojiler aracılığıyla dünya kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşen bir vahşete karşı, çaresizlikten doğan bir protestoydu. Hükümetlerin ve Birleşmiş Milletler’in bu duruma karşı herhangi bir etkili adım atmaması da bizi bu bildiriyi hazırlamaya sevk etti. 

Beklenmedik şekilde bu bildiri, birçok ülkede hayal kırıklığı yaşayan insanlardan büyük bir destek aldı. Bu destek sonucunda 27 Mart 2024 tarihinde Londra’da özel bir konferans düzenlendi. Tesadüfen, bu konferans Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD), Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasıyla ilgili verdiği ilk geçici kararlarının hemen ertesi gününe denk geldi. UAD, İsrail’in Gazze’deki sivillere yönelik orantısız şiddeti ve gıda, yakıt, su gibi temel insani yardımların girişini engelleyen resmi kararlarının soykırım suçlamalarını “makul” kıldığını belirtti. Ardından gelen ikinci bir UAD kararı, İsrail’e acil insani yardımların ulaştırılmasına müdahale etmeyi derhal durdurmasını emretti. Bu kararlar, bizleri adalet merkezli bir hukuk yorumuna dayalı olarak sivil toplumu harekete geçirmeye ve şiddet karşıtı dayanışma girişimlerini sürdürmeye teşvik etti. 

Bu çok yazarlı kitapta dünyanın dört bir yanından, farklı dünya görüşlerine sahip ancak soykırımı hep birlikte kınayan saygın isimlerin yer almasının iletmek istediği ortak mesaj şudur: Hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların –özellikle Birleşmiş Milletler sistemine dahil olanların– kurduğu normatif düzen, barış ve insan hakları gibi acil bir sınav karşısında başarısızlığa uğradığında, artık dünyanın halkları kararlı bir karşı duruş sergilemelidir. 

Soykırım karşısında yalnızca sözle tepki vermek, kabul edilemez bir sessizlik biçimidir 

Katılımcıları seçerken bizim gibi şu anda hükümet veya uluslararası kurumlarda yüksek görevlerde bulunmayan ancak ahlaki otorite olarak geniş çapta saygı gören insanlara odaklanmak istedik. Bizim etkimiz ve ‘silahlarımız’ zihin, yürek ve ruhtan oluşuyordu. Bunlar da ancak bilinçli yurttaşlık, vicdanın rehberliğine güven ve gerçeğe hizmet eden insanların varlığıyla ifade bulabilir. Kitabımızın bu mesajı yansıtmasını umuyoruz. Bu mesaj, aşırı durumlarda vicdanın sadece sözle değil, eylemle de konuşması gerektiğini savunur. Soykırım karşısında yalnızca sözle tepki vermek, kabul edilemez bir sessizlik biçimidir. Biz çabalarımızı, Filistin halkının temel hakları –her şeyden önce kendi kaderini tayin hakkı– için verdiği mücadeleye destek veren küresel bir dayanışma hareketinin küçük ama kararlı bir parçası olarak görüyoruz. 

Londra’daki Gazze Bildirisi odaklı konferansın ardından, bu kitap fikri kendiliğinden ortaya çıktı. Clarity Press’in yayın taahhüdü de bu süreci teşvik etti. Amacımız, bu yazı derlemesinin hem ortak değerleri hem de farklı politika yaklaşımlarını ortaya koyması; dünyada yaratıcı dayanışma eylemlerine ilham vermesi ve Gazze Soykırımı’nın yalnızca insanlık için acil bir tehdit değil, aynı zamanda halkların karanlık geleceklere karşı ahlaki irade geliştirip geliştiremeyeceğini sınayan bir test olduğunu vurgulamasıydı. Katılanların çeşitliliği ve niteliği, beklentilerimizin ötesine geçti. Ancak insan davranışı üzerindeki etkileri hala belirsizliğini koruyor. 21 ay geçmesine rağmen, Filistin halkının mücadelesine verilen desteğin hala artırılması gereken bir ihtiyaç olduğunu görüyoruz. 

Meşruiyet savaşını kazanan taraf, askeri olarak yenilse bile sonunda galip gelir. Gazzeliler, küresel dayanışma ve Filistin direnişiyle bu meşruiyet savaşını kazanmıştır

Bazı şahsiyetlerin yeni kitabınızda da yer aldığı, “Uluslararası Adalet ve Vicdan” isimli çağrı metnini Aralık 2023’te yayımladınız. Ocak 2024’te Londra’da Filistin konulu bir konferans düzenlediniz. Sorumluluk bilinciyle yürüttüğünüz bu sivil girişimler, uluslararası hukuk ve düzenin uygulanmasını sağlayacak küresel bir sivil harekete dönüşebilir mi? Ya da dönüşmüş müdür? Gazze soykırımı karşısında BM ve uluslararası hukuk yetersiz kalırken, bu sivil hareketle sözden eyleme geçtiğinizi söyleyebilir miyiz? Çünkü Londra Konferansı’nın ana teması, sözün yeterli olmadığı, eylemin ise zorunlu olduğuydu. 

Biz bu girişimlere, siyasi atmosferi değiştirerek soykırımı durdurmaya katkı sunmak umuduyla başladık; ama kısa vadede insani bir siyaset çağrımızın karşılık bulacağına dair hiçbir yanılsamamız yoktu. Yine de sessiz kalmak –iki biçimiyle de– bizim için kabul edilemezdi. Birincisi İsrail’in şiddetini açıkça ‘soykırım’ olarak adlandırmaktan kaçınan sessizlik, ikincisi ise bu adlandırmanın doğuracağı sonuçlardan korkarak kalınan sessizlik. 

7 Ekim’den sonraki aylarda, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da, bu şiddeti ‘soykırım’ olarak adlandırmak çeşitli cezalandırıcı tepkilere yol açtı. Bu nedenle soykırım demek, yalnızca bir kelime değil, aynı zamanda dünya genelindeki Siyonist çabalara karşı, kanıta dayalı İsrail eleştirisini antisemitizm olarak yaftalama girişimlerine karşı bir eylem haline geldi. Soykırım neredeyse iki yıldır sürerken, bu tanım artık ana akım medyada bile kısmen normalleşmiş durumda. Batı'daki hükümetlerin veya uluslararası kurumlardaki yetkililerin, uzun süredir devam eden İsrail şiddetini kınarken bile, hâlâ çok azının 'soykırım'dan söz ettiği doğrudur. Hatta BM'nin üst düzey yetkilileri İsrail'in davranışlarını sert bir şekilde eleştirmelerine rağmen Gazze'deki durumu resmen soykırım diye nitelendirmekten kaçınıyorlar. 

Bu bağlamda dikkat çekici bir figür, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin cesareti. İşgal Altındaki Filistin Toprakları için BM Özel Raportörü olan Albanese, görev süresi boyunca hazırladığı üç ayrı raporda soykırımın farklı yönlerine odaklanmıştır. Ayrıca Siyonist projeyi bir tür ‘yerleşimci sömürgecilik’ olarak tanımlamış ve bu suça ortak olan hükümetler ile kar amacı güden şirketlerin İsrail’in soykırımdan doğan cezai sorumluluğunda doğrudan pay sahibi olduklarını belirtmiştir. 

BM’nin üst düzey yetkilileri, İsrail’e eleştirileri sert olsa da Gazze’deki durumu resmen “soykırım” diye nitelendirmekten kaçınıyorlar 

Albanese’nin bu cesur tutumu nedeniyle ABD hükümeti tarafından kişisel olarak hedef alındığını gördük. ABD’ye giriş yasağı getirilmiş ve Amerikan bankalarındaki varlıkları dondurulmuştur. Bu durum, BM Şartı'nın Giriş bölümünde yer alan yüksek ideallere uygun olarak, BM'nin sistemik baskılara rağmen işleyişinin bir örneği. İlk sorunuza verdiğim cevapta da belirttiğim gibi, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırısını eleştirmek, hele ki uzayıp giden, zalimce ve giderek kötüleşen bir soykırım karşısında, yalnızca kınama sözcükleriyle sınırlı kalmak yetersizdir. Artık eylem gereklidir. Bu eylemler ister devletler ister kurumlar, ister sivil toplum aktörleri ya da bireyler tarafından gerçekleştirilsin fark etmez. 

Amerikalı bir hava subayı olan Aaron Bushnell’in 2023 yılında Washington’daki İsrail Büyükelçiliği önünde kendini yakarak gerçekleştirdiği siyasi eylem, soykırımı reddetmenin ve başkalarına bu soykırımı durdurma çağrısı yapmanın en uç örneklerinden biridir. Aynı şekilde Greta Thunberg ve diğer cesur aktivistlerin gerçekleştirdiği “Madleen Özgürlük Filosu” girişimi, Gazze’deki insani krize yönelik hem bir yardım çabası hem de güçlü bir dayanışma ve hakikat anlatısıdır. 

Gazze’deki soykırıma karşı çıkmak hem vicdani bir refleks hem de başkalarını mücadeleye katılmaya teşvik eden, politik bir eylemdir 

Vicdanın siyasi eylem olarak önemi, risk durumlarında tartışmalı söylemlerin, şimdiye kadar kenarda duranlar arasında dönüştürücü yeteneklere sahip, kendi başına değerli bir harekete dönüşebilecek bir tepki yaratıp yaratmayacağını bilmeden gösterilen cesaretten kaynaklanmasıdır.  

Gazze’deki soykırıma karşı çıkmak hem vicdani bir refleks hem de başkalarını mücadeleye katılmaya teşvik eden bir politik eylemdir. Gerçekten de ilk baştaki zayıf dayanışma girişimlerinden zamanla büyüyen bir sivil toplum hareketi oluştu ve bu hareket, İsrail’in devlet olarak meşruiyetini hem sembolik hem de maddi olarak sorgulamaya başladı. Bugün İsrail’in BM üyeliğinin askıya alınması, silah ambargosu uygulanması, İsrail vatandaşlarına vize verilmemesi, kültürel ve sportif etkinliklerden menedilmesi, İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi gibi öneriler bu dayanışma hareketinin yansımalarıdır. 

Her ne kadar İsrail yasa dışı uygulamalarına devam etse de artık kamuoyu nezdinde, Batı’nın en etkili sivil toplum ve medya platformlarında bile hukuki ve ahlaki açıdan meşruiyetini yitirmiştir. Daha önce de savunduğum gibi, ‘meşruiyet savaşı’nı –yani hukuki ve ahlaki zemini kimin kontrol edeceği mücadelesini– kazanan taraf, askeri olarak yenilse bile sonunda galip gelir. 

Gazze halkı, küresel dayanışma, Filistin direnişi ve Filistinlilerin sebatlı azimleri (sumud) sayesinde bu meşruiyet savaşını kazanmıştır. Ancak tıpkı diğer anti-sömürgeci ayaklanmalarda olduğu gibi, Filistin halkının bu zaferin meyvelerini, yani gerçek bir ulusal özgürlüğü elde edecek iradeyi gösterip gösteremeyeceği hâlâ belirsizdir. Çünkü İsrail, kendisini engellemeye çalışanlara rağmen, siyonist ideolojiler doğrultusunda, diğer yerleşimci sömürgeci projelere kıyasla çok daha ağır bedeller ödemeye hazır görünmektedir. 

İsrail-ABD ikilisinin hedeflerinden biri İslam’ın, Orta Doğu’daki medeniyet sınırlarını aşarak yayılmasını engellemek 

Tarihe “12 Gün Savaşı” olarak geçeceği görülen İsrail-İran savaşı, bölgesel ve küresel düzende ne tür değişimlere neden olacak? İsrail’in Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen’den sonra İran’ı da hedef almasının asıl nedeni sizce nedir? İsrail-ABD ikilisinin jeopolitik ve teopolitik hedeflerinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? 

İsrail açıkça ifade etti ki, bölgedeki hiçbir ülkenin İsrail’in askeri üstünlüğüne meydan okuyacak kadar güçlenmesine izin vermek istemiyor. Gazze'deki çatışma alanını Orta Doğu'daki birçok ülkeye yayması, İsrail'in yalnızca Filistin ulusal kurtuluş mücadelesiyle uyumlu olan İslami nitelikteki hareketleri değil, aynı zamanda herhangi bir bölgesel direniş unsurunu da ortadan kaldırma ya da zayıflatma kararlılığını göstermektedir. 

Gazze’de uzayan soykırımın yarattığı kızgın atmosfer, dünya genelinde İsrail’e karşı büyüyen hoşnutsuzlukla birleşince, İsrail’in bölgedeki en önemli rakibi olan İran’a saldırması için hem stratejik hem de dikkat dağıtıcı gerekçeler doğdu. Böylece hem Gazze ve Batı Şeria’daki karanlık tablo gündemden uzaklaştırılmış oldu hem de İsrail, uzun süredir hayalini kurduğu "Orta Doğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme" stratejisini uygulamaya koydu. 

İsrail'in iddialarına göre, İran’ın nükleer silah geliştirme ihtimali, güvenliğini tehdit ediyor. Bu nedenle, henüz gerçekleşmemiş bir güvenlik tehdidini "önleyici saldırı" yoluyla bertaraf etmek gerektiğini savunuyor. Ayrıca, İsrail'in Dahiya Doktrini olarak bilinen orantısız misilleme stratejisi doğrultusunda, düşman olarak gördüğü her hareketi sert şekilde cezalandırma hakkını kendinde görüyor. Tüm bu gerekçeler, Netanyahu’nun hayalindeki “Yeni Orta Doğu” haritasına uygun olarak, Filistin’in silinmesi, Filistin’in ve temsilcilerinin uluslararası hukukta yer alan en temel haklar da dahil olmak üzere, siyasi hedeflerinden vazgeçmeye zorluyor.    

12 gün süren İran Savaşı bu yaklaşımın tipik bir örneğidir. Temel hedef, İran’ın nükleer silah edinme kapasitesini ortadan kaldırmak veya en azından ciddi şekilde geciktirmekti. İkincil hedef ise, İran’daki muhalefeti harekete geçirip, rejim değişikliği için bir fırsat yaratmaktı. Bunların altında ise, Esad sonrası Suriye'nin Orta Doğu'da istikrarsızlaştırıcı bir varlık olarak görülmesiyle, İsrail'in caydırıcılık yetenekleri ve önleyici savaş zihniyetine yönelik korkuyu tazelemek gibi dile getirilmeyen üçüncü bir amaç da yatıyor. Bu savaş aynı zamanda, ABD’nin İsrail’le iş birliği içinde Ortadoğu siyasetine doğrudan müdahil olmasının da bir aracına dönüştü. Özellikle, ABD’ye ait B2 savaş uçaklarının İran’daki yer altı nükleer tesislerine “Blockbuster” bombaları bırakması, bu iş birliğinin somut bir örneğidir. 

İsrail-ABD ikilisinin bölgede iki emperyal hedefi vardır: 

1.Enerji kaynaklarının dost rejimlerin kontrolünde kalmasını sağlamak. Bu, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası da sürdürdüğü küresel enerji stratejisinin devamıdır. 

2.İslam’ın, Orta Doğu’daki medeniyet sınırlarını aşarak yayılmasını engellemek. Bu ikinci hedef, Batı’nın liberal demokrasilerinin Gazze’deki sivil halka yönelik uzun süreli soykırım saldırılarına göz yummasını ve hatta bu suça dolaylı ortak olmasını da açıklar. Zira bu süreç hem yaşam hakkının hem barış hakkının hem de halkların bireysel ve kolektif temel hakları ile ulusal özyönetim haklarının inkârıdır. 

Uluslararası Adalet Divanı kararlarının, BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan doğrudan uygulanması sağlanmalıdır 

Bir dönem BM Filistin Özel Raportörlüğü yaptınız.  2016-2022 yılları arasında BM Filistin Özel Raportörü olarak görev alan Prof. Dr. Michael Lynk, yakın tarihte Boğaziçi Üniversitesi’nin “Gazze’den sonra Uluslararası Hukuku Yeniden Düşünmek” isimli konferansta, uluslararası hukukun tek başına Filistin’in kurtuluşunu sağlayamayacağını, uluslararası kararlılık diye bir hususun da olması gerektiğini belirtti. Uluslararası hukukun ilkelerini ve aldığı kararları uygulayacak kararlılığın tesisine ilişkin sizin somut öneriniz nedir? 

Michael Lynk’in, uluslararası hukukun kendi başına etkili olamayacağı yönündeki görüşüne tamamen katılıyorum. Özellikle İsrail’in, Filistin halkına karşı sergilediği meydan okurcasına hukuk tanımazlık ve özellikle de Gazze’de 21 aydan uzun süredir süren soykırım niteliğindeki saldırılar ile Gazze’nin fiziksel altyapısının yok edilmesi, orayı insan yaşamına uygun olmayan bir yer haline getirdi. Bu da zaten uluslararası hukukun ciddi şekilde ihlal edildiğini gösteriyor. Bu durum özellikle, ihlal eden tarafın ABD ve Avrupa Birliği gibi jeopolitik destekçilere sahip olduğu durumlarda daha da vahim bir hal alıyor. 

Bu koşullarda atılabilecek bazı somut adımlar var. Bunlar hem politika düzeyinde hem de daha sistemik bir dönüşüm hedefleyen düzeyde olabilir: 

1. Sivil toplum dayanışma girişimleri 

Birleşmiş Milletler ve mevcut küresel hukuk düzeni, Gazze’de ve genel olarak Filistin halkının temel haklarını koruma konusunda başarısız olmuştur. Bu boşluğu sivil toplum inisiyatifleri kapatabilir. Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı verilen mücadele, sivil toplumun bu tür baskıcı yapıların değişimine nasıl katkı sunabileceğini göstermiştir. Örneğin: 

•BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) hareketi 

•Güney Afrika’da konser vermeyi reddeden sanatçılar, spor etkinliklerini boykot eden takımlar 

•Yeni yatırımların caydırılması, mevcut yatırımların çekilmesi için kampanyalar 

•Silah ambargosu gibi yaptırım talepleri 

Tüm bunlar ahlaki öfkenin politikaya dönüştüğü örneklerdir. Bu girişimlerin etkisi, resmi söylemlerde açıkça kabul edilmese bile, Güney Afrika’da apartheid rejiminin bir anda yıkılması, Nelson Mandela’nın 27 yıl sonra serbest bırakılması ve tüm halkı kapsayan seçimlerle yeni bir anayasal düzen kurulması sürecine büyük katkı sağlamıştır. 

2.Kolektif hükümet koalisyonu 

Başlangıçta Küresel Güney devletleri tarafından oluşturulan Lahey Grubu, İsrail'in Gazze soykırımına karşı çıkmak için bir platform sağlar; bu platform, bir amaç beyanı ve İsrail'e işgal altındaki Filistin'deki davranışlarıyla ilgili baskı uygulamayı amaçlayan eylem odaklı önlemlerin tavsiyesini içerir. Lahey Grubu, Kolombiya ve Güney Afrika'nın ortak daveti üzerine Bogota'da acil bir toplantı düzenledi. 30 katılımcı hükümet tarafından imzalanan bir bildirge ve 12 katılımcı devlet tarafından bir dizi İsrail karşıtı önlemin uygulanması taahhüdünün kabulünü içeriyor. Bu etkinlik, Küresel Güney'in sömürge sonrası pasiflik döneminden çıkışının önemli bir göstergesidir ve değişen koşullar altında, Soğuk Savaş'ın kaygılarına meydan okuyan, kurtuluş mücadelelerini ve kalkınma önceliklerini vurgulayan, BM ve diğer yerlerde uluslararası meşruiyete farklı bir anlayış getiren Bandung Ruhu'nun yeniden canlandığını göstermektedir. 

3. BM reformu 

Birleşmiş Milletler’in daha etkili ve adil bir yapıya kavuşması için çeşitli reform önerileri: 

            Genel Kurul’un yetkilerinin güçlendirilmesi 

            Uluslararası Adalet Divanı (UAD) kararlarının Güvenlik Konseyi onayı olmadan doğrudan uygulanabilmesi 

            BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkının kaldırılması veya sınırlandırılması 

            Acil durumlarda UAD süreçlerinin hızlandırılması 

            “Danışma görüşü” teriminin “bağlayıcı hukuki hüküm” olarak değiştirilmesi 

            BM Özel Raportörlerinin siyasi bağımsızlıklarının ve ifade özgürlüklerinin korunması 

            BM Özel Raportörlerinin statüsünün güçlendirilmesi ve BM Sekreterliği'nin İnsan Hakları Konseyi gibi BM değerlendirme alanlarında STK'lar tarafından yapılan iftira niteliğindeki saldırılara izin vermemeyi de içeren daha açık koruma sağlama sorumluluklarının dahil edilmesi 

4. Yeni bir hukuk eğitimi paradigması 

Mevcut hukuk eğitimi, özellikle çatışmalar, insan hakları ve kalkınma gibi küresel kamu düzeni meselelerine dair uluslararası hukuku, dışlayıcı bir biçimde tasarlanmıştır. Eğitimler çoğunlukla ulus-devlet sınırları içinde çalışan avukatlar yetiştirmeye odaklıdır ve uluslararası hukuk, müfredatın kenarına itilmiş bir konu olarak görülür. Bunun yerine, küresel düzeyde barış, adalet ve sürdürülebilir kalkınma değerlerini temel alan bir eğitim yaklaşımı benimsenmelidir. Hukuk eğitimi, sadece mesleki değil, aynı zamanda etik sorumluluğa sahip insanlar yetiştirmeye de yönelik olmalıdır. Önerilen reformlar arasında şunlar yer almalı: 

•Uluslararası ilişkiler tarihi ve politik realizmin eleştirisine dair dersler 

•Dış politika elitlerinin stratejik hırslarla hareket etmesini dengeleyici etik ve hukuk odaklı yaklaşımlar 

•Uluslararası hukukun yalnızca propaganda aracı değil, aynı zamanda evrensel ilkelerin savunucusu olarak ele alınması 

Bugün Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısında uluslararası hukuka başvururken; İsrail’in Gazze’deki eylemleri söz konusu olduğunda aynı hukuku görmezden gelmektedir. Hukuk, eşit şekilde uygulanmıyorsa, hukuk olmaktan çıkar. 

“Pax Americana” Batı’nın emperyal hakimiyetine dayalı ABD merkezli post-sömürgecilik çağıdır 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nasıl bir küresel düzen ve uluslararası hukuk inşa edilmiş ki hiçbir güç, mekanizma, yasa veya kurum İsrail’in soykırımcı, işgalci ve yayılmacı politikalarını engelleyemiyor? İsrail engellenemezse, bizi nasıl bir küresel düzen ve uluslararası hukuk bekliyor acaba? 40 yıldan fazladır uluslararası hukuk ve uygulamaları alanında akademik ve saha çalışmaları gerçekleştirmiş, küresel düzenin meşruiyeti, yasallığı ve uluslararası hukukun geleceği üzerine kafa yoran deneyimli biri olarak Gazze’den sonra küresel düzen ve uluslararası hukuk nasıl şekillenecek? Geçmişteki Pax Americana gibi bu yeni düzeni siz nasıl isimlendirirsiniz? 

Sorunuzun son bölümünde yer alan bazı kaygılar, önceki yanıtlarda da ima ettiğim bir konuyu gündeme getiriyor:  

Dış politikanın belirlenmesinde hala baskın olan “politik gerçekçilik” anlayışı, uluslararası hukuku ve etik ilkeleri büyük ölçüde dışlıyor ve böylece dünya düzeni hukuktan değil, güçten besleniyor. 

Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan küresel düzen, BM Şartı’nın önsözünde vaat edilen savaşları önleyici veya küresel güvenliği sağlayıcı bir sistem olmadı. Aksine, bu normatif yapı bilinçli olarak Birleşmiş Milletler’i ve uluslararası hukuku dışladı ya da marjinalize etti. Ancak bu yapının bazı önemli istisnaları da vardır. 

1945’ten bu yana şekillenen küresel normatif düzen, faşizme karşı kazanılan savaşın galiplerine stratejik çıkarlarını hukukun üstünde özgürce sürdürme imkanı tanımak için tasarlandı. Bu galiplere BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı verildiği gibi, nükleer silah sahibi olmalarına da resmen izin verildi. Yani savaşın galipleri, hukukun değil, gücün merkezine yerleştirildi. 

Bu sistemin en belirgin örneklerinden biri de Nürnberg ve Tokyo’daki savaş suçları mahkemeleridir. Bu mahkemelerde yalnızca Almanya ve Japonya’nın siyasi ve askeri liderleri yargılandı. Savaşın galipleri ise –örneğin sivil halkı hedef alan yoğun bombalamalar ve Japonya’ya karşı kullanılan atom bombaları gibi açık savaş suçları işlemelerine rağmen– hiçbir şekilde yargılanmadı. Nazi Almanyası ve Japonya’nın yüksek yetkililerine sınırlı ölçüde adil yargılama sunulduğu söylense de davaların tek taraflılığı “uluslararası ceza adaletinin” başlangıcı olarak yüceltilmesini anlamsız hale getirdi. 

İronik bir başka durum ise şu: Bu mahkemelerin kurulmasına yönelik anlaşma Müttefik devletler tarafından 8 Ağustos Londra’da yapılmış olmasıdır; yani Hiroşima’ya atom bombası atıldığı ve Nagazaki’ye ikinci bir atom bombası atıldığı gün olmasıdır. Bu da, galip devletlerin insani duyarlılık konusundaki çelişkili yaklaşımının göstergesidir. 

1945’ten bu yana küresel normatif düzen, faşizme karşı kazanılan savaşın galiplerine, stratejik çıkarlarını hukukun üstünde özgürce sürdürme imkanı tanımak için tasarlandı 

Soğuk Savaş Sonrası yeni hegemonik döneme ilişkin şunları ifade edebilirim; 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Batı mutlak zafer ilan etti. Ortaya çıkan boşluğu doldurmak isteyen ABD, dünya genelinde askeri varlık göstererek ilk “küresel devlet” konumuna geldi. Yüzlerce dış askeri üs, her okyanusta deniz kuvvetleri, uzayda üstünlük sağlamaya yönelik agresif programlar kurdu. Böylece: 

•Nükleer silahsızlanma fırsatı göz ardı edildi 

•Silahsızlanma ve adalet temelli bir dünya politikası gündeme alınmadı 

•Sürdürülebilir kalkınmaya ve çevresel istikrara dayalı bir ekonomik reform vizyonu kaçırıldı 

Bu kaçırılan tarihsel fırsat, dünyada daha fazla kaosa, silahlı çatışmalara, kaynak israfına, gelir eşitsizliğinin büyümesine ve birçok ülkede otoriter ve şovenist yönetimlerin yükselmesine neden oldu. Ayrıca iklim değişikliği ve gıda güvensizliği gibi küresel krizleri derinleştirdi. 

Sorunuzda yer alan bu yeni düzeni isimlendirmeye ilişkin Pax Americana: Ne Barış Ne Adalet şeklinde bir formülasyonu ileri sürebilirim. “Pax Americana”yı en doğru biçimde tanımlamak gerekirse, bu dönem Batı’nın emperyal hakimiyetine dayalı bir ABD merkezli post-sömürgecilik çağıdır. 

1990’lar ile 2022 arasında geçen dönem, yani Soğuk Savaş’ın bitişinden Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısına kadar olan süre, Pax Americana’nın karakteristik bir dönemidir. Ancak bu dönem “barış”tan çok “Amerikan müdahaleciliği” ile tanımlanır. Bu süreçte ABD: 

•Rejim değişikliği amacıyla Afganistan ve Irak’a silahlı müdahalede bulunmuş 

•Uzun işgaller ve pahalı devlet inşası projeleri yürütmüş 

•Liberal anayasal modelleri dayatmış 

•Ne yazık ki bu müdahaleler hem hukuku yok saymış hem de siyasi açıdan başarısızlıkla sonuçlanmıştır 

Bu müdahaleler “seçmeli savaşlar” veya “bitmeyen savaşlar” (forever wars) olarak tanımlandı. Vietnam Savaşı’nda olduğu gibi, ABD askeri olarak üstün olsa da politik olarak yenildi. 

Bu çatışmanın adil şekilde çözülebilmesi için, İsrail’in Filistin’e sözde bir özerklik bölgesi önerdiği göstermelik “iki devletli çözüm” maskaralığı olmamalıdır 

Gazze halkı; bombalar altında, açlıkla, hastalıklarla, ablukayla canlı bir soykırımı yaşıyorken küresel düzen ve uluslararası hukuk alanında teorisyen biri olarak, bu soykırımdan çıkış yolunun Netanyahu ve Hamas tarafından nasıl çözüleceğini düşünüyorsunuz? Hamas ve Netanyahu temel argümanlarından vazgeçmiyor. Tıkanma nasıl aşılacak? Somut öneriniz nedir?   

Her şeyden önce, Netanyahu ve Hamas eşit düzeyde ya da simetrik aktörler değildir. İsrail, Gazze üzerindeki tüm siyasi ve askeri sahayı mutlak şekilde kontrol etmektedir. Aynı zamanda NATO üyesi ülkelerin diplomatik ve maddi desteğine sahiptir. Batılı devletler, İsrail’in kullandığı şiddeti “soykırım” olarak değil, hala “meşru müdafaa” olarak görme eğilimindedir. 

Hamas’ın ise müzakere masasında kullanabileceği çok az kartı vardır. En belirgin olanı, 7 Ekim’de ele geçirdiği rehinelerdir ki bazıları hala hayatta, bazıları ölmüş olabilir. Ancak İsrail’in bu rehinelerin iadesini öncelikli bir konu olarak görmediği, bu konuda anlamlı tavizler vermeye istekli olmadığı birçok kez gözlemlenmiştir. 

Bu çatışmanın adil şekilde çözülebilmesi için, uzun vadeli bir ateşkesin, Filistin halkının uzun süredir ertelenen kendi kaderini tayin hakkının somut ve gerçekçi bir şekilde hayata geçirilmesiyle birlikte ele alınması gerekir. Bu süreç, İsrail’in toprak kazanımları karşılığında Filistin’e sözde bir özerklik bölgesi (bir tür “Bantustan”) önerdiği göstermelik “iki devletli çözüm” maskaralığı olmamalıdır. 

Ayrıca, müzakere sürecine katılacak Filistin temsilcilerinin, halkın güvenini kazanmış ve meşru bir iradeye sahip olması gereklidir. Savaş sonrası için yapılacak herhangi bir diplomatik çözümde, bu temsilin özgür iradeye dayanması şarttır. Tarafsız bir bakış açısıyla, farklı nedenlerle de olsa, Yahudiler ve Filistinliler için eşit haklara dayalı, tek ve seküler bir devlet, adalet odaklı tek kalıcı çözüm gibi görünüyor. 

Ramallah merkezli yönetim, İsrail-ABD’nin konfor alanı içinde hareket etmekte; İsrailli yerleşimcilerin şiddeti ve toprak gaspı karşısında etkisiz kalmaktadır 

7 Ekim 2023’den bugüne kadar şu aktörlerin, Netanyahu ve HAMAS karşısındaki duruşlarını, soykırım karşısında yapıp ettiklerini analize tabi tutmanızı istesek, bize nasıl bir tablo çizersiniz?  

Mahmud Abbas Hükümeti, Mısır, Katar ve Türkiye.  

Mahmud Abbas Yönetimi: 

En iyi ihtimalle, Abbas yönetimi işgal altındaki Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze'de yaşayan Filistinlilerin mağduriyetine karşı pragmatik bir uyum sergilemekte; yani günlük yaşamın olabildiğince sürdürülebilmesini sağlamaya odaklanmakta ve uluslararası müzakerelerde Filistin’i temsil ederek hala “iki devletli çözüm”ü savunmaktadır. 

Ancak en kötü ihtimal ise, İsrail ile Batı Şeria’da güvenliği sağlama konusunda iş birliği yapmakta, Hamas karşıtı İsrail politikalarına –özellikle 2007’de Hamas’ın sürpriz seçim zaferine tepki olarak başlatılan Gazze ablukasına– dolaylı destek vermektedir. Abbas yönetimi, yurtdışında mülteci ya da sürgünde yaşayan Filistinlilerin çoğunluğu tarafından da geniş ölçüde desteklenmemektedir. 

Genel olarak Ramallah merkezli yönetim, İsrail ve ABD’nin konfor alanı içinde hareket etmekte; İsrailli yerleşimcilerin şiddet eylemleri ve toprak gaspı karşısında etkisiz kalmaktadır. Bana göre Abbas yönetimi, Filistin direnişinin temel haklara –özellikle de kendi kaderini tayin hakkına– odaklanan mücadelesinin uluslararası alandaki temsilciliğini yeterince tatmin edici biçimde yerine getirmemektedir. 

Mısır: 

Diğer Arap hükümetlerine benzer şekilde, Mısır da Gazze’deki İsrail saldırılarını sözlü olarak eleştirmiştir. Ancak İsrail’e geri adım attıracak herhangi bir fiili adım atmaktan özenle kaçınmıştır. Bu açıdan bakıldığında Mısır, gergin biçimde kenarda durmayı tercih etmiştir. Öte yandan, Gazze’den zorla çıkarılan çok sayıda Filistinliyi kabul etmesi yönündeki baskılara şimdiye kadar direnmiştir. 

Mısır, ABD ve Suudi Arabistan ile aynı hizaya gelmiş durumdadır ve bu nedenle Hamas’a karşı açık bir düşmanlık sergilemektedir. Bu da ülke içindeki Müslüman Kardeşler karşıtlığının dış politikadaki yansımasıdır. Geçmişte Cemal Abdülnasır’ın liderliğindeki Mısır’la karşılaştırıldığında, bugünkü yönetim hem halk nezdinde hem de bölgesel düzeyde sivil toplumun gözünde büyük ölçüde prestij kaybetmiştir. 

Katar: 

Küçük bir ülke olmasına rağmen topraklarında büyük bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan ve Körfez’deki diğer monarşilerin potansiyel saldırılarına açık olan Katar’ın hareket alanı sınırlıdır. Ancak Katar, dikkatli ve ustaca bir dış politika izleyerek kendisini “Orta Doğu’nun İsviçresi” gibi konumlandırmayı başarmıştır. Bölgedeki çok boyutlu çatışmalar içinde her kesim için “kullanışlı bir aktör” haline gelmiştir. 

Katar, İsrail ve Filistin arasındaki çatışmada görünürde tarafsız bir duruş sergilemeye özen göstermektedir. Buna rağmen uzun süredir Hamas’ın sürgündeki liderlerine güvenli bir sığınak sağlamış; ayrıca İsrail’de artık kendini güvende hissetmeyen Azmi Bişara gibi önemli Filistinli entelektüellere de ev sahipliği yapmıştır. Bugün Gazze için yürütülen yüksek profilli ateşkes müzakerelerinde sadece Katar uygun bir arabulucu olarak kabul görmüştür. Bunun nedeni, tarafsızlık algısı ile sağladığı güvenlik ve diplomatik altyapıdır. 

Türkiye: 

Türkiye, bölgedeki diğer tüm hükümetlerden farklı olarak, çelişkili de olsa etkin bir rol oynamıştır. Bir yandan –İran dışında– İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı en sert kınamaları dile getiren ülkelerin başında gelmiş, hatta en üst düzeyde bu eylemleri doğrudan “soykırım” olarak tanımlamaktan çekinmemiştir. Ankara, Filistin’in temel hakları için verilen mücadeleye destek sunacak bir iç politika atmosferi de oluşturmuştur. Örneğin, Ekim ayı sonunda İstanbul’da yapılması planlanan Gazze Halk Mahkemesi bu destekleyici girişimlerden biridir. 

Öte yandan, Türkiye Avrupa Birliği ve ABD ile iyi ekonomik ve siyasi ilişkileri sürdürme çabasındadır. Bu da onu zaman zaman çelişkili duruşlara itmektedir. Özellikle Azerbaycan’dan gelen ve İsrail’in savaş çabaları açısından hayati olduğu iddia edilen petrolün Türkiye üzerinden ulaştırılmaya devam etmesi, hükümeti hem içeride hem dışarıda ahlaki ikiyüzlülükle suçlanır hale getirmiştir. 

Bilimsel hümanizme duyduğum mesafe, onun bilgi felsefesinde maneviyatı tüm biçimleriyle değersizleştirmesinden kaynaklanır 

Türkçe’ye “Küreselleşme ve Din: İnsani Küresel Yönetişim” olarak çevrilen kitabınızda; yeni bir fikir olan “İnsani Küresel Yönetişim” modelinizin gerekçesine dair birkaç hususu şöyle sıralıyorsunuz: “Kontrolden çıkmış tüketimcilik ile sahte evrenselciliğin homojenleştirici etkilerine karşı dini cazibenin bir kısmı, panzehirdir” diyorsunuz. Ayrıca “hukuk ile siyasete yaklaşımımda, bilimsel hümanizmanın ne ahlakıyla ne de epistemolojik paradigmasıyla aram iyi oldu” tespitinde bulunuyorsunuz. Dinin panzehir oluşuna dair yaklaşımınızı açmanızı istiyorum. Ayrıca bilimsel hümanizmle aranız neden iyi değil? Hukuk ve siyasete yaklaşımınızda şu anda hangi paradigmayla aranız iyi?   

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Kitabın başlığı Türkçeye yanlış çevrilmiş. İngilizce başlıktaki kilit kelime “humane” (insanca, insan onuruna yaraşır) idi; oysa Türkçeye “humanitarian” (insani yardım, merhametli müdahale) olarak çevrilmiş. Bu iki kelime çok farklı anlamlar taşır. 

“Humanitarian” ya da “insani yardım” terimi; acıları hafifletmeye yönelik yardımları, merhamet temelli eylemleri veya ihtiyaç sahiplerine yönelik iyilikleri ifade eder. Buna karşın “humane” yani insanca olan şey; sevgi, adalet, tüm insanlara karşı adil olma ve gerçekliğin manevi boyutlarını kabul etme temelli bir dünya görüşüdür. Bu insanca yaklaşım, bazı durumlarda organize din aracılığıyla desteklenebilir. Ancak baskıcı yönetimler ve yozlaşmış dini kurumlar bu değerleri sıkça ihanet edercesine yok etmektedir. 

Bilimsel Hümanizme mesafeli yaklaşımıma ilişkin şunları söyleyebilirim; bilimsel hümanizme duyduğum mesafe, onun bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) maneviyatı tüm biçimleriyle değersizleştirmesinden kaynaklanır. Bilimsel hümanizm, tüm bilgiyi akılcılık ve bilimsel doğrulama temelinde tanımlar. Bu yaklaşım, dini dogmaların olumsuzluklarına tepki olarak ortaya çıkmış olsa da bir noktadan sonra manevi derinliği, insanlık birliğini ve şefkat etiğini dışlayan bir dünya görüşüne dönüşmüştür. 

Aydınlanma ile gelen bu “rasyonel bilgi” anlayışı, Batı’da moderniteyi inşa etmiş, teknolojik ilerlemeyi teşvik etmiştir. Ancak bunun bedeli: 

•Toplumsal dayanışma duygusunun kaybı 

•Merhamet siyasetine olan inancın yitirilmesi 

•Maneviyatın dışlanması olmuştur 

Bugün yaşadığımız krizler karşısında ihtiyaç duyulan şey, sadece teknik çözümler değil, ahlaki ve manevi temelli yeni bir dünya görüşüdür 

Peki, kendime yakın hissettiğim “İnsanca” dünya görüşü neyi amaçlar sorusunu ise şöyle cevaplandırabilirim; benim “humane worldview” (insanca dünya görüşü) olarak ifade ettiğim şey, modernitenin getirdiği bu tehlikeli eksiklikleri aşmak için çağrıda bulunan bir yaklaşımdır. Amaç, modernliğin getirdiği yararları (insan hakları, militarizmin sınırlandırılması, nükleer silahlardan arındırma, ekolojik istikrar gibi) kaybetmeden, pre-modern dönemin erdemlerini (birlik duygusu, maneviyat, ölçülülük etiği gibi) yeniden inşa etmektir. 

Bu çerçevede savunduğum etik ve siyasi duruş şudur: 

•Manevi farkındalıkla beslenen bir ölçülülük etiği 

•Adil, ekolojik temelli ve militarizm karşıtı bir demokratik sosyalizm 

•Nükleer silahların ve yıkıcı bireycilik anlayışının reddi 

•Yalnızca piyasanın belirlediği “insan refahı” tanımının ötesine geçilmesi gibi unsurları içeriyor 

Bugün yaşadığımız krizler karşısında ihtiyaç duyulan şey, sadece teknik çözümler değil, ahlaki ve manevi temelli yeni bir dünya görüşüdür.