Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu: “Türkiye, Yangınlarda Proaktif Risk Yönetimi Yerine Reaktif Kriz Yönetimine Öncelik Veriyor
24.07.2025 - 14:41 | Son Güncellenme: 04.09.2025 - 17:42
Türkiye son yıllarda yaşadığı orman yangınlarıyla; ekosistemden tutun, insan ölümleri ve doğal kaynaklara kadar birçok açıdan maalesef kayıplarla yüzleşti. Bu kayıpları azaltmak için geçmiş yıllara kıyasen, afet donanım sistemi ve önleyici tedbirler açısından iyileştirmeler görülse de afet bilincinin eksikliği ve riski azaltma kültürünün yetersizliği yüzünden, yangınlarla mücadelede arzu edilen başarı henüz yakalanabilmiş değil. Riski azaltma kültürünün yetersizliği kadar ticari işletmelerin kardan kısmayan akıl dışı ve merhametsiz uygulamalarının sonucu olarak en son 78 insanımızı Bolu’daki otelde yitirdiğimizi unutmayalım. Yaz aylarında İzmir, Hatay, Bilecik, Bolu, Balıkesir, Antalya, Sakarya, Bilecik ve Eskişehir gibi destinasyonlarda yaşanılan büyük yangınlarla yine ciğerlerimiz yandı, orman işçilerimiz öldü, hayvanlar telef oldu ve ekosistem ciddi anlamda deforme oldu. Eskişehir’deki yangında ise 10 canımızı yitirdik.
Yangınlar dolayımında, hem ekosistemden kaynaklı deformeyi hem de can kayıplarını azaltmak için İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Afet Yönetimi Enstitüsü Müdürü ve aynı zamanda İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölüm Bşk. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ile yangınların insan ve meteoroloji kaynaklı boyutunu, iklim değişikliğinin yangınlara etkisini, son iki yılda yaz aylarında yaşanılan yangınların mukayesesini, merkezi hükümet, yerel yönetim ve insanlarımızın karnesini, son olarak 3 Temmuz 2025’te Meclis’te geçen İklim Kanunu konuştuk.
Kriz değil, risk yönetimi için hazırlık kültürünün önemi ihmal edilmemelidir
Tüm Türkiye’yi acıya boğan Eskişehir’de yitirdiğimiz 10 canımızla başlayalım isterseniz. Eskişehir’deki yangının boyutunu, alınması gereken tedbirlerin ne olması gerektiğini ve olayın nasıl yaşandığına dair öngörünüzü merak ediyorum.
Gözden Kaçmasın
Eskişehir’de devam eden yangınların arasına dalıp bir daha dönemeyen ormancılarımıza ve gönüllülerimize en derin baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Ölen canlarımız, hayatlarında belki de en yakıcı sınavlarından birine; alevin, tozun ve dumanın içinden geçerek “iletişim kurmanın”, “doğayı okumanın” ne kadar hayati olduğunu hepimize hatırlattılar.
Özelde Eskişehir yangını genelde tüm yangınlar için esas mesele “kriz anında kahramanlık” değil, “afet öncesi hazırlık” yapabilmektir. Evde yangın söndürücü bulundurmak, köyde su tahliye kanallarını temizletmek, arazide yapılan tel örgü kontrolleri gibi bu tür küçük tedbirler, büyük felaketlerin önünü kesebilecek risk yönetimi adımlarıdır. Ancak bu konuda iyi bir sınav verdiğimiz söylenemez.
Hazırlık kültürü, her tehlikeyi masada değil sahada düşünmekle başlar. Eskişehir, Bilecik ve Sakarya’da ateşle savaşan ekiplerin gözünde -ki diğer bölgelerdeki tüm yangınlar içinde bu geçerli- her an yeni bir tehlikenin habercisi olan işaretler söz konusu.
Bunlar; rüzgarın esintisi, yaprağın hışırtısı, çalıların gölgesindeki küçük bir kıvılcım. Bu yüzden durum farkındalığı, tıpkı trafikte araba kullanmak gibi keskin ve sürekli olmalıdır. Bir sürücünün aynalarını kontrol etmesi, kavşağa yaklaşırken hızını ayarlaması gibi yangın sahasında da rüzgarın yönünü izlemek, haritaları güncellemek, ekiplerin enerjisini ve ekipman durumunu anbean takip etmek hayat kurtarıcı olabilir.
Bu farkındalık kaybolduğunda, kahramanlarımız bile alevin ani dönüşüne hazırlıksız yakalanabilirler. Orman işçileri ve gönüllüler bu farkındalığı kuşanmalıdırlar. Yangın alanı, bir orkestra salonuna benzer: Her biri farklı görevler üstlenen ekipler -ormancılar, itfaiyeciler, sağlık görevlileri, jandarmalar ve gönüllüler- uyumlu bir şef eşliğinde çalışmalı. Bu “şeflik” görevini uluslararası düzeyde standartlaştıran yapı ise Incident Command System (ICS)’dir. ICS:
• Modüler ve ölçeklenebilir bir komuta zinciri sunar
• Rolleri, görevleri ve iletişim kanallarını netleştirir
• Bütün kurumların ortak bir “dil” ile hareket etmesini sağlar
ICS ile ekipler arasındaki bu eşgüdüm can kayıplarını azaltabilir, ekosistemde tahribatı azaltabilir. ICS komuta merkeziyle entegre çalışan bir sistemdir. Rüzgar aniden kuzeyden estiğinde helikopter konumları güncellenir, nem hızla düştüğünde ek takviye hatları kurulur.
Ülkemizde de aynı sistem kurulmalı; dumanın yönünü değil, gelecekte nerelerde alev sıçrayacağını dinleyebilecek ekiplerimiz olmalıdır. Maddeler halinde alınacak tedbirleri ve önerilerimi şöyle sıralayabilirim:
1. Ulusal tek komuta zinciri (ICS Temelli): Tüm kurumlar (AFAD, ormancılık, itfaiye, jandarma, sağlık, gönüllüler) ortak ICS yapısına dahil edilsin
2. Ortak tatbikat ve eğitimler: Yılda en az iki kez, ICS prosedürleriyle büyük çaplı saha tatbikatları düzenlensin
3. Kesintisiz haberleşme & canlı harita: Uydu destekli telsiz ağı ve güncel CBS, ICS komuta merkezine anlık veri akışı sağlasın
4. Mahalle ve köy gönüllü hazırlığı: Yerel “yangın nöbetçi grupları” kurulsun ve ICS’taki rollerle halk organize edilip eğitilsin, tatbikatlar yapılsın
Türkiye'deki orman yangınlarının %90'ı insan kaynaklıdır
Ülkemizde son günlerde çıkan yangınların ne kadarının insan kaynaklı ne kadarının meteorolojik koşullardan kaynaklı olduğunu düşünüyorsunuz? İnsan kaynaklı olanlar nelerdir? Hangi meteorolojik koşullar yangınları oluşturmaktadır?
Ülkemizde son günlerde meydana gelen orman yangınları tek bir nedene bağlı olmayıp, genellikle doğa ve insan kaynaklı faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu yangınların bir kısmı insan faaliyetlerinden kaynaklanırken, bir kısmı ise doğrudan doğruya meteorolojik koşullardan etkilenerek ortaya çıkmaktadır.
Meteorolojik koşulları şöyle sıralayabilirim:
Uzun süreli kuraklık ve aşırı sıcak hava dalgaları, meteorolojik koşullara bağlı yangınların ortaya çıkma riskini artıran en kritik unsurlar arasındadır. Uzun süre devam eden kuraklık dönemleri, sıcak hava dalgaları, düşük bağıl nem ve kuvvetli esen rüzgarlar başlıca sıralanabilecek faktörlerdir. Yüksek basınç merkezleri ve fön rüzgarları bir diğer meteorolojik koşullardan kaynaklı yangına sebep olan faktörlerdir.
Özellikle sıcak havalarda görülen, durağan yani hareketsiz yüksek basınç merkezleri, havanın kurumasına ve sıcaklığın yükselmesine neden olmaktadır. Bu tür yüksek basınç sistemleri atmosferde uzun süre kalabilir ve bitki örtüsünün nem içeriğini ciddi ölçüde azaltarak yangın çıkma ihtimalini artırır.
Ayrıca fön rüzgarı adı verilen sıcak ve kuru hava akımları, yangın riskini daha da yükselten bir diğer önemli meteorolojik faktördür. Fön rüzgarları, yüksek dağlardan aşağı doğru inerken havanın sıcaklığını artırır ve nemini azaltır. Bu durum ormanları adeta kurutup, yangınların çıkmasına ve hızla yayılmasına neden olmaktadır.
Belirtebileceğim son meteorolojik faktör “su yılı” ve mevsimsel risk takibi hususudur. Ülkemizde orman yangını riskini tahmin etmek aslında her yıl Ekim ayında başlayan ve "su yılı" olarak adlandırılan dönemde başlar. Sonbahar ve kış aylarındaki beklenen yağışların yeterince gerçekleşmemesi, bir sonraki yaz için orman yangını riskinin yükseleceğine dair önemli bir uyarı işaretidir. Kış aylarında yeterli yağış alamayan bölgelerde yaz ayları çok daha kurak geçer ve bu durum da yangınların çıkması için gerekli zemini hazırlar.
İnsan kaynaklı faktörlerle ilgili olarak öncelikle söyleyebileceğim husus insan faaliyetlerinden kaynaklanan yangınların önemli bir kısmının, insanların dikkatsizliği veya bilinçsiz davranışlarından kaynaklandığıdır.
Piknik ateşleri, sigara izmaritleri ve tarımsal ekipmanlardan çıkan kıvılcımlar insan kaynaklı yangınların başlıca sebepleridir. Bunların yanı sıra tarımsal faaliyetler sırasında kullanılan ekipmanlardan çıkan kıvılcımlar da yangın riskini artıran bir diğer önemli faktördür. Örneğin biçerdöver veya traktör gibi araçların metal parçalarının taş veya sert cisimlerle temas etmesi sonucu ortaya çıkan kıvılcımlar kuru otları tutuşturabilir ve bu durum kısa sürede geniş çaplı yangınlara dönüşebilir.
Şu istatistiki verileri de vermek isterim. Türkiye'deki orman yangınlarının %90'ı insan kaynaklıdır. Sigara izmariti (%40,8), elektrik kaçağı (%21,2) ve kasıt (%7,8) başlıca nedenler arasındadır. Yıldırım gibi doğal nedenler sadece %10-11 civarındadır. Asıl problem doğada ve iklimde değil, insan faktöründedir.
Dünya sıcaklığı, doğal nedenlerden 150.000 yılda 1°C kadar ısınıp tekrar soğumuşken, Sanayi Devrimi'nden itibaren sıcaklık 1°C artmıştır
Sadece Türkiye’de değil Kaliforniya, İspanya ve Yunanistan’daki yangınları da düşündüğümüzde küresel iklim değişikliğinin ya da çokça dillendirilen küresel ısınmanın bu yangınların oluşumunda etkisi var mıdır? Varsa etkisini açıklar mısınız? Yoksa bunlar abartı ve komplo vari yaklaşımlar mıdır?
Öncelikle belirtmeliyim ki, günümüzde "küresel ısınma" yerine "iklim değişikliği" terimini kullanmak daha doğru ve daha kapsamlıdır. Çünkü iklim değişikliği kavramı, sadece hava sıcaklıklarının artışını değil, aynı zamanda yağış rejimlerinin bozulmasını, buzulların erimesini, deniz seviyelerinin yükselmesini ve hava olaylarındaki sıra dışı değişimleri de kapsayan geniş bir terimdir. İklim değişikliğinin yangınlara olan etkisini şu başlıklar halinde izah edebilirim:
İnsanlık ve sanayi şirketlerinin iklim üzerindeki etkileri ciddidir. İnsanlığın, özellikle sanayi şirketlerinin ve hızlı kentleşmenin, iklim üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğunu vurgulamak gerekiyor. Sanayi devriminden itibaren başlayan ve günümüze kadar devam eden yoğun fosil yakıt kullanımı, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diğer zararlı gazların salınmasına yol açmıştır. Bu gazlar atmosferde sera etkisi yaratarak dünyanın daha fazla ısınmasına neden olmaktadır.
Şunu açıkça ifade etmekte fayda var: İklim değişikliği aslında doğanın binlerce yıldır kendi içinde yaşadığı ve doğal bir süreç olarak tanımlanan bir olgudur. Bu doğal süreçte Güneş’in aktiviteleri, astronomik döngüler, volkanik patlamalar ve yer kabuğundaki hareketler (tektonik hareketler) gibi birçok etken söz konusudur. Tarihe baktığımızda dünya sıcaklığı, doğal nedenlerden dolayı yaklaşık 150 bin yılda ortalama olarak sadece 1°C kadar ısınıp tekrar soğumuştur. Ancak günümüzde gördüğümüz iklim değişikliği, geçmişteki doğal süreçten çok farklıdır. Özellikle Sanayi Devrimi'nden itibaren, yani yaklaşık son 150 yılda, dünya sıcaklığı yine yaklaşık 1°C artmıştır. Başka bir deyişle, doğal süreçte 150 bin yılda gerçekleşen sıcaklık değişimi, insan faaliyetleri sonucunda yalnızca 150 yılda gerçekleşmiştir. Bu, mevcut iklim değişikliğinin, doğal süreçlere kıyasla yaklaşık "bin kat daha hızlı" gerçekleştiğini göstermektedir.
İşte bu hızlı değişim, orman yangınlarının oluşumunu ve büyüklüğünü doğrudan etkileyen en kritik tehlike artışı olarak karşımıza çıkıyor. Küresel iklim değişikliğinin getirdiği aşırı sıcaklıklar, uzun süre devam eden kuraklıklar ve yağış rejimindeki düzensizlikler, ormanları daha kuru ve daha kolay tutuşur hale getiriyor.
Örneğin Kaliforniya, İspanya ve Yunanistan gibi bölgelerde meydana gelen büyük yangınlar, sıcak hava dalgalarının daha sık, daha uzun ve daha şiddetli yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Küresel iklim değişikliği, özellikle Akdeniz bölgesi gibi sıcak ve kuru iklime sahip bölgelerde, yangınların hem sıklığını hem de şiddetini artırmaktadır. Ayrıca değişen hava koşulları nedeniyle kuvvetli rüzgarlar da daha sık görülmekte ve bu durum yangınların kontrol altına alınmasını da giderek güçleştirmektedir.
Sorunuzdaki komplo teorisi olup olmadığına dair ise şunu söyleyebilirim; iklim değişikliğinin bu büyük yangınlardaki rolünü küçümsemek veya inkar etmek ya da abartmak, aslında gerçeklerden uzaklaşmaktır. Bu konuyu "komplo teorisi" olarak değerlendirmek kesinlikle yanlıştır. Çünkü bilimsel verilere ve uzun süreli gözlemlere dayanarak söyleyebiliriz ki, şu anda yaşadığımız iklim değişikliğinin hız ve şiddeti, insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkmıştır.
İlk müdahalede hava araçlarından çok yer ekipleri önemlidir
Türkiye’de kimi yangınların 48 saat, kimilerinin 72 saat sonra kontrol altına alındığı düşünüldüğünde, yangında ilk saatlerde resmi kurumlar, halk, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ne yapmalıdır? Bir afet uzmanı olarak ilk müdahalenin nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Sonraki süreç nasıl bir koordinasyon ve ekipmanlarla sürdürülmelidir?
Büyük ve hızla yayılan orman yangınlarının kontrol altına alınması öncelikle hava araçlarının değil, yer ekiplerinin sorumluluğundadır. Hava müdahaleleri ancak yangının ilk başladığı anlarda, henüz küçük ve kontrol edilebilir boyutlarda olduğu durumlarda veya yangın tamamen söndürüldükten sonraki soğutma çalışmalarında etkilidir.
Resmi kurumların yangın anında reaktif, yani olay olduktan sonra gösterilen tepki yerine proaktif, yani olay öncesinde hazırlıklı ve önleyici bir yaklaşıma geçmeleri gerekir. Bu, sorunlar daha ortaya çıkmadan gerekli önleyici tedbirlerin uygulanması demektir. Orman yangını gibi felaketlere karşı önceden alınacak etkili önlemler, yangının büyümesini önleyebilir ve müdahale ekiplerinin işlerini kolaylaştırabilir.
Halkın orman yangınlarına karşı eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi büyük önem taşır. Orman yakmanın, hatta kazara bile olsa, ağır yasal cezaları olduğu konusunda halk net bir şekilde bilgilendirilmelidir. Bu tür eğitimlerin yanında, ormanlara yakın yerleşim yerlerinde eğitimli yangın gönüllülerinin sayısının artırılması da çok önemlidir.
Yerel yönetimlerin yapması gereken en önemli şey, afet durumları için toplanma alanlarını ve çadır alanlarını önceden belirlemek ve bu alanları her zaman kullanıma hazır hale getirmektir. Bu alanların gerekli altyapısı, yani elektrik, su ve ulaşım gibi temel hizmetleri de önceden hazırlanmış olmalıdır. Ayrıca yerel yönetimlerin düzenli olarak yangın tatbikatları yapması ve halkı bu tatbikatlara katılmaya teşvik etmesi de çok faydalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının afet yönetimi süreçlerine aktif bir şekilde entegre edilmesi gerekir. Çünkü büyük ölçekli afetlerde devletin tek başına yeterli olması mümkün değildir. Halkın sivil toplum kuruluşları aracılığıyla organize olarak afet hazırlık ve müdahale süreçlerine katılması, afetle mücadelenin etkinliğini artırır ve sürecin daha hızlı ve başarılı yönetilmesini sağlar.
Yangın çok büyük ve kontrol edilemez bir hale gelmişse, alevlerin ilerlemesini durdurmak için iki önemli yöntem vardır: Bunlardan biri karşı ateş yakmak, diğeri ise yangın şeritleri oluşturmaktır. Karşı ateş, yangının ilerleme yolundaki alanı önceden kontrollü bir şekilde yakmak anlamına gelir. Yangın şeritleri ise ormandaki bazı bölgelerde ağaçları temizleyerek yangının yayılabileceği yolları kesmeyi ifade eder.
Sonuç olarak, yangının ilk anlarından başlayarak, önleyici tedbirler almak, yerden hızlı ve etkili müdahale etmek, kurumlar arası koordinasyonu güçlendirmek ve temel yangın söndürme ekipmanlarını sürekli hazır tutmak, orman yangınlarıyla mücadelede başarıyı sağlayacak temel adımlardır. Bu adımları doğru uygularsak, yangınların yıkıcı etkilerini önemli ölçüde azaltabiliriz.
Geçen sene yaşanan büyük yangınlarda koordinasyon eksikliği net bir şekilde gözlemlendi
Geçen yaz mevsiminde de Türkiye, yangın afetini yaşamıştı. 2025 yılı itibariyle de tekrar yaz mevsiminde bu afeti yaşıyoruz. Merkezi hükümet ile yerel yönetimlerin geçen sene ile kıyaslandığında yangına karşı hazırlık ve tedbirlerini nasıl buluyorsunuz? Yangınlara müdahale deneyimi, koordinasyon, ekipman, hız, önleyici tedbirler vs. bağlamında son iki yılı mukayese eder misiniz?
Son iki yılda ülkemizde yaşanan orman yangınlarını değerlendirdiğimde, merkezi hükümet ve yerel yönetimlerin yangına karşı hazırlık, tedbir ve müdahale açısından durumunu şöyle özetleyebilirim:
Son iki yılın yangın müdahale deneyimlerini karşılaştırdığımızda, en belirgin problemlerden biri kurumlar arasındaki koordinasyon eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Etkin bir afet yönetim sisteminin temel ön koşulu, merkezi hükümet, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları (STK'lar) arasında güçlü bir iletişim ve işbirliği olmasıdır. Ancak maalesef paydaşlar arasında ortak bir "dil ve fikir birliği" eksikliği mevcut.
Geçen sene yaşanan büyük yangınlarda bu koordinasyon eksikliği net bir şekilde gözlemlendi. Bu yıl, önceki yıldan edinilen deneyimlerle bazı iyileştirmeler yapıldığı görülse de koordinasyon konusunda köklü ve yeterli bir düzelme henüz sağlanamadı. Kurumlar arasında açık ve ortak bir iletişim dilinin olmaması, sahada yapılacak müdahaleleri zorlaştırmaya devam ediyor.
Ekipman açısından baktığımızda ise durum biraz daha karmaşık. Türkiye’nin ulusal envanterinde yangına müdahale edecek önemli sayıda hava aracı (uçak, helikopter ve insansız hava araçları) ile yaklaşık 6 bin adet yer aracı (arazöz) bulunmaktadır. Hava araçları yangının henüz başında, küçük boyuttayken veya söndürme sonrası soğutma aşamalarında etkili olabilirken, yangınlar büyük ve geniş bir alana yayıldığında havadan yapılan müdahale genellikle etkisini yitirmektedir.
Bu nedenle, son iki yıl içinde, büyük yangınlar yaşadığımızda hava araçlarının müdahalelerinin sınırlı kaldığını ve yere ulaşamadan buharlaştığını gördük. Geçen yıldan bu yıla ekipman açısından bazı iyileştirmeler yapılsa da bu temel eksiklik halen devam etmekte ve yer ekipleri açısından daha büyük yatırımlar yapılması gerekmektedir.
Türkiye’nin afet yönetimi konusundaki asıl temel sorunu "zihniyet kuraklığı"dır
Yangınlarda müdahale hızı, hayatidir. Ancak müdahale hızında istenen iyileştirme halen tam anlamıyla sağlanamadı. Yangın riskini önceden tahmin etmek mümkün. Örneğin, uzun süreli kuraklık ve sıcaklık artışları nedeniyle riskli bölgeler net bir şekilde belirlenebilir. Ancak buna rağmen, proaktif önlemler çoğu kez gecikmektedir. Geçen sene yaşanan büyük yangınlarda, müdahale hızının yavaş olması büyük sorunlara yol açmıştı. Bu yıl bu konuda bazı iyileşmeler görülmüş olsa bile, müdahale hızını artırmak için henüz yeterli adımların atıldığını söylemek zor.
Önleyici tedbirler açısından bakıldığında, en etkili yöntemlerden biri, yangın açısından yüksek riskli dönemlerde ormanlık alanlara halkın girişinin sınırlandırılmasıdır. Bu uygulamanın daha sıkı ve kararlı bir şekilde yapılması gerekir. Ayrıca, orman yakmanın, kazara bile olsa, çok ağır cezaları olduğu konusunda halkın daha net biçimde bilgilendirilmesi ve bu cezaların istisnasız uygulanması önemlidir.
Bana göre Türkiye’nin afet yönetimi konusundaki asıl temel sorunu, bir tür "zihniyet kuraklığı" olarak tanımlayabileceğimiz durumdur. Bu ifade, lojistik veya ekipman eksikliğinden çok daha derin ve temel bir soruna işaret eder. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarma konusundaki isteksizlik ve afet yönetimine bilimsel ve proaktif bir bakış açısıyla yaklaşma konusunda kültürel ve zihinsel bir direnç vardır.
Sorunlar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmeye odaklanıyoruz
Şöyle bir X (Twitter) paylaşımınızı okudum: “İstediğiniz kadar arama kurtarma ekibi kurun, istediğiniz kadar uçak ve helikopter alın. Risk, tolere edilebilir seviyeyi aşarsa elinizden pek bir şey gelmez. İşiniz şov ve algı yönetime kalır.” Türkiye’de riski tolere etme seviyesinde neredeyiz? Riski tolere edecek ne tür adımlar atıldı, atılmadı? Riski tolere edemediysek, hangi şovları yapıyoruz? Ne tür algı yönetimlerini icra ediyoruz?
Türkiye’de risk toleransımız hala çok düşük ve bunun en temel nedeni, afet yönetimini “tersinden işlediğimiz” gerçeğidir: Sorunlar ortaya çıktıktan sonra müdahale etmeye odaklanıyor, riski önceden tolere edip azaltacak adımlar atmak yerine, felaket çıktıktan sonra “şov” ve algı yönetimiyle günü kurtarmaya çalışıyoruz.
Afet yönetimimizde bir temel yanlış anlama var: Kriz anında “çok sayıda kurtarma ekibi kurmak” veya “ne kadar uçak ve helikopter alırsanız alın” demem, riski önceden tolere edebilmek için hiçbir şey ifade etmiyor. Risk, tolere edilebilir seviyeyi aştığında elinizden pek bir şey gelmiyor. Burada yaptığımız, yangın çıktıktan sonra müdahale kabiliyetimizi kameralar önünde göstermek; ortada gerçek bir risk azaltma kültürü olmadığı için de önleyici tedbirleri atlıyoruz.
Türkiye, proaktif risk yönetimi yerine reaktif kriz yönetimine öncelik veriyor. Oysa riski tolere etmek, yangınlar başlamadan önce:
• Tehlike arz eden noktaları azaltmayı
• Altyapıyı güçlendirmeyi
• Yanıcı malzeme birikimini kontrol etmeyi
• Toplumun ve kurumların hazırlığını pekiştirmeyi gerektirir
Riski tolere etmek için atılan adımlar
• Arama kurtarma ekiplerine, uçak ve helikopter gibi hava araçlarına önemli yatırımlar yaptık. Bu araçlar, yangın henüz küçücükken veya soğutma aşamasında gerçek etki gösteriyor.
• Sanayi tesisleri ve kritik altyapılar için afet acil durum planlaması yapıldı, işleyişe ilişkin tatbikatlar düzenlendi.
Riski tolere etmek için atılmayan adımlar
• Yangınlar ortaya çıkmadan önce risk azaltmaya yeterince odaklanmadık. Orman yangın riski yüksek alanlarda bitki örtüsünün düzenli temizliği, elektrik hatlarının bakımı gibi önleyici tedbirler sınırlı kaldı.
• Afet yönetimi terminolojisi ve protokollerinde kurumlar arasında ortak bir dil ve fikir birliği sağlanamadı; bu da sahada koordinasyonu aksatıyor.
• Ormancılık dairelerine meteoroloji mühendisleri ve yangın dinamikleri uzmanları dahil edilmedi; erken uyarı sistemlerimiz doğru ve yeterli veriler ile tam randımanlı çalışmıyor.
• Yangın riski sinyalleri alındığında yer ekiplerinin hızla sahaya intikali için lojistik ve iletişim altyapısını güçlendiremedik.
Atılan adımlar ile atılmayan adımları belirtikten sonra, şimdi de işin şov ve algı yönetimine dair yapılanlardan bahsedebiliriz. Bunları üç başlıkta dile getirmek isterim:
• Helikopter “şovu”: Yangın büyüdüğünde havadan su atma görüntüleri ön plana çıkarılıyor. Medyada sıkça verilen bu görüntüler, yangının şiddetini örtmek yerine “müdahale ediyoruz” imajı oluşturuluyor. Oysa alevler yükseldiğinde bırakılan su, sıcak havada yere ulaşamadan buharlaşıp uçuyor.
• Yüksek teknoloji vitrini: İnsansız hava araçları, termal kameralar ve uydu verileri sıkça sergileniyor; bunlar esasen risk tahmin ve erken uyarı için kullanılması gereken araçlar. Medyada göz dolduran bu “teknolojik sunumlar”, algı yönetimi amacına hizmet ederken asıl yapılması gereken risk azaltıcı yatırımları gölgeliyor.
• Medya turları: Yetkililerin yangın bölgesine helikopterle gelip “inceleme” yapması, halkta “saha hakimiyeti” algısı oluşturuyor. Bu tür gösteriler, gerçek önleyici çalışmaları ve ihtiyaç duyulan altyapı iyileştirmelerini geri plana itiyor.
Bu şovlar, halkın güven duygusunu geçici olarak güçlendirebilir; ancak yangınların temel nedenleriyle mücadele etmediği gibi, kaynakları daha etkili, önleyici stratejilerden uzaklaştırarak asıl riski büyütür. Risk toleransımızı gerçekten artırmak istiyorsak artık “afet yönetimini tersinden anlamışız” (yani sadece müdahale ve iyileştirme) anlayışını terk etmeli, risk azaltma kültürünü yerleştirmeli ve kaynaklarımızı şov yapmak yerine yangınlar başlamadan önce ve ilk sinyal geldiğinde uygulanacak somut önleyici tedbirlere yönlendirmeliyiz.
Kanun kapsamında tartışılan “karbon vergisi” uygulaması, bireysel vatandaşları doğrudan ilgilendirmemektedir
Bir iklim bilimciye 3 Temmuz 2025’te yasalaşan İklim Kanunu’nu sormamazlık olmaz sanırım. Bu kanun hangi sorunları gidermek için yasalaştı acaba? Vatandaşa ve şirketlere yansıması ne olacak? Karbon vergisi, karbon ayak izi, 2053’e kadar net sıfır emisyonun irrasyonel olduğu, yapay et tartışması, emisyon ticaret sistemi ile atmosferi kirletene ceza yaptırımı, tarım-orman ve gıda güvenliği tehlikeye atılıyor vb. iddialar karşısında ne dersiniz?
Yasanın çözmeyi amaçladığı temel sorunları şöyle söyleyebilirim. TBMM tarafından 3 Temmuz 2025’te kabul edilen İklim Kanunu, ülkemizin iklim değişikliğiyle mücadeledeki ilk kapsamlı yasal çerçevesini oluşturmaktadır. Bu kanunun en önemli hedefi, 2053 yılında net sıfır emisyon hedefine ulaşmayı kolaylaştıracak politikaları hayata geçirmektir. Aynı zamanda ülkemizin topraklarını, tarım alanlarını, hayvancılığını ve doğal kaynaklarını artan afet ve kuraklık risklerine karşı korumayı, su ve gıda arz güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Sanayi üretim süreçlerinde temiz ve verimli teknolojilerin teşvik edilmesi de yasanın temel hedefleri arasındadır.
İklim kanunun şirketlere yansımalarını üç başlık altında ifade edebilirim.
• Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) zorunluluğu: Yasa, özellikle enerji yoğun üretim tesislerini kapsam altına alacak şekilde bir ETS oluşturur. Bu tesislerin, yasadan itibaren üç yıl içinde emisyon izin belgesi almaları zorunlu hale gelmiştir.
• İdari para cezaları: Emisyon raporlama ve izin gerekliliklerine uyulmaması durumunda, 500.000 TL’den 5.000.000 TL’ye kadar idari para cezaları uygulanacak; ETS kapsamındaki işletmeler için bu cezalar iki katına çıkarılabilecek.
• Ozon tabakasını koruma: Ozon tabakasını incelten maddelerle ilgili düzenlemeler sertleştirilmiş, bu maddeleri kullanan veya üreten tesislere ağır idari yaptırımlar getirilmiştir.
Bu hükümlerin amacı, sanayi kuruluşlarının atmosfere saldıkları zararlı gazları azaltmalarını sağlamak ve temiz üretimi ekonomik bir avantaj haline getirmektir.
İklim kanununun vatandaşa yansımaları bağlamında, görebildiğim hususlar şunlardır:
• Karbon vergisi yanılgısının giderilmesi: Kanun kapsamında tartışılan “karbon vergisi” uygulaması, bireysel vatandaşları doğrudan ilgilendirmemektedir. Bu vergi yalnızca Emisyon Ticaret Sistemi’ne dahil olmuş, enerji yoğun üretim tesisleri için söz konusudur. Bu sayede vatandaşın günlük harcamalarına ek bir yük gelmesi engellenmiştir.
Vatandaş olarak üzerimize düşen, enerji tüketimimizi ve atık üretimimizi bilinçli bir şekilde yönetmek; geri dönüşüm, enerji verimliliği ve tasarruf önlemlerini hayatımıza entegre etmektir.
• Yapay et tartışması: Yasal düzenlemede “yapay et” üretimi veya tüketimiyle ilgili herhangi bir hüküm veya sınırlama bulunmamaktadır. Dolayısıyla yapay et tartışmaları bu kanunun kapsamına girmez ve sektör üzerindeki tartışmaları etkilemez. İklim kanunu odağını, sera gazı emisyonlarının azaltılması ve çevresel direncin artırılması üzerine kurmuştur.
• Tarım, orman ve gıda güvenliğine yönelik iddialara yanıt: Bazı çevreler, yeni iklim mevzuatının tarım, hayvancılık ve gıda güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürmektedir. Oysa kanunun metni tam tersini öngörür: Artan afet ve kuraklık risklerine karşı tarım alanlarını ve hayvancılığı korumayı, doğal kaynakları gözetmeyi, su ve gıda arz güvenliğini sağlamayı açıkça hedefler. İklim değişikliğine uyum stratejileri arasında, kuraklığa dayanıklı ekin çeşitlerinin geliştirilmesi, sulama teknolojilerinin verimliliğinin artırılması ve orman ekosistemlerinin güçlendirilmesi gibi somut tedbirler yer alır.
Bu düzenlemeler ışığında İklim Kanunu’nun, karbon vergisi gibi yanlış anlamaları düzelttiğini, sektörlere ve vatandaşlara ek yük getirmeden 2053 net sıfır emisyon hedefine ilerlemeyi mümkün kıldığını, tarım ve gıda güvenliğini güçlendirdiğini ve endüstriyel rekabet gücümüzü artırmayı amaçladığını söyleyebilirim. Kanunun irrasyonel olduğu veya hayati sektörleri tehlikeye attığı yönündeki iddialar, metnin açık hükümleriyle çürütülmüştür.