Prof. Dr. Haşim Şahin: "Bektaşilik Bir Türk Ekolüdür"

Prof. Dr. Haşim Şahin Fokus+’a özel açıklamalarda bulundu. “Bir Derviş Üç Veli” kitabı üzerine sorularımızı cevaplayan Haşim Şahin, “Bu açıdan baktığımızda Bektaşilik tamamen Türk kültürünün içerisinden doğan ve Türk gelenekleri içinden gelişen bir tasavvuf ekolojisidir.” dedi.
prof-dr-hasim-sahin-bektasilik-bir-turk-ekoludur.jpg

12.12.2025 - 16:52  |  Son Güncellenme:  05.02.2026 - 09:44

Ahi Evren, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre’nin var olduğu siyasi ve manevi iklimi anlamamız için bize öncelikle nasıl bir Anadolu vardı? Bundan bahseder misiniz?  

Aslında her bitişin bir zirvesi vardır ve zirve aynı zamanda düşüşün ilk başlangıç noktasıdır ya fizik kurallarına göre. Türkiye Selçukluları da en parlak dönemlerini Alaaddin Keykubad ile birlikte yaşıyorlar. Yani Keykubad'ın babası Sultan 1. Rüyasettin Keyhüsrev, abisi 1. İzzettin Keykavus ve Alaaddin Keykubad Selçuklular’da muhteşem bir kültürel dönüşüm meydana getiriyorlar.  

Ama bu dönemin en bariz özelliği 1200'lerden itibaren başlayan Reconquist Harekatı'nın etkisidir. İslam dünyasının batı düşüncesindeki etkisi ve aynı zamanda Moğol İstilası'nın önünden gelen alimler vasıtasıyla doğudaki kültür ikliminin Anadolu'da birleşmesidir. Önemli olan budur.  

Bu İslam tarihinde başka bir dönemde hiçbir zaman gerçekleşmedi. İki kültürü bu kadar güçlü bir şekilde birleştiren bir dönem yok. Haliyle bu ciddi ilerleme Anadolu'yu, Konya'yı sultanların şahsında çok önemli bir cazibe merkezi haline getirdi.  

Mesela İbnü’l Arabi'nin Alaeddin Keykubat öncesinde Anadolu'ya geldiğini biliyoruz. Sultan İzzettin Keykavus'un ve Sultan Gıyasettin Keyküsev'in hocası Şeyh Mecduddin İshak önemli bir isim. Hem iktidar nezdinde çok önemli hem de Ahi Evren başta olmak üzere İbnü’l Arabi dahil bazı alimlerin Anadolu'ya gelmesini öncülük etmiş.  

Sadreddin Konevi'nin babası aynı zamanda. Çok güçlü bir ilim geleneğini temsil ediyor. O önemli bir şahsiyet. Ve bu yapı yani bu dönem aslında Mevlana'nın da aynı şekilde geldiği bir dönem. Kültürel anlamda belki bugün yüzlerce yıl sonra hala etkisini üzerimizde hissettiğimiz, bir anlamda kimliğimizin oluşmasını sağlayan şahsiyetlerin yaşadığı bir dönemin özelliğini taşıyor.  

Hacı Bektaş-ı Veli'nin temsili görseli

Bu açıdan önemli ama bizim konumuz olan Ahi Evren’in, Hacı Bektaş-ı Veli'nin ve Yunus Emre'nin yaşadığı dönem, siyaseten bu ihtişamlı günlerden uzaklaştığımız bir dönem. Çünkü Alaeddin Keykubat'ın ölümüyle birlikte bir Moğol istilası süreci başlıyor. Ve Selçuklular fiilen Moğol baskı sahasına giriyorlar. Anadolu'nun muhtelif yerlerinde, özellikle uç bölgelerde bir Türkmen beylikleri devri başlıyor. Bağımsızlığını ilan ediyorlar. Osmanlı bunlardan ileride büyük bir imparatorluk kuracak.  

Bu dönem aynı zamanda Türkçe’nin yeniden hakim dil olmaya başladığı, Kur'an-ı Kerim tercümelerinin yapılmaya başladığı bir dönem olma özelliğini de taşıyor. Bu sebeple hem Ahi Evren, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre Türkçe’nin ve Türk kültürünün önemli temsilcileri. Evet, siyaseten bir gerileme söz konusu. Anadolu'da siyasi bir kaosun, toplumsal güvenin kaybolduğu bir dönem. Çünkü Moğollar korkutucu bir topluluk olarak algılanıyorlar. Sonuçta nereden baksanız bazı halifeliğine son verecek bir siyasi yapıdan söz ediyoruz bu dönem içerisinde. Dolayısıyla böyle bir dönem ama kültürel olarak bir gerileme yok. Belki siyaset ve kültürü burada birbirinden ayırt etmek lazım. Kültürel zenginlik daha da yükselerek devam ediyor bu yüzyılda. Bu üç şahsiyet bunun en güçlü temsilcileri onun özelliğini taşıyor.  


Ahi Evren’in aynı zamanda bir tasavvufa intisap ettiğini biliyoruz. Ahilik bir kültürden önce yol mudur?  

Ahilik aslında fütüvvet teşkilatının bir devamı olarak görüyoruz biz. Ya da fütüvvet teşkilatının Anadolu'daki karşılığı gibi görüyoruz. Çünkü fütüvvetnameler aynı zamanda ahi teşkilatının sonraki yüzyıllarda bir nevi tüzüğü gibi olmuşlar. Ve bu teşkilatı kuran Halife Nasır, Abbas Halifesi Nasır Lidinillah. Bir sosyal yardımlaşma, dayanışma merkezi olarak kuruyor bunu. İslamiyet'in erken döneminde Hazreti Ali başta olmak üzere önemli sahabeleri merkeze alan ve meslekleri tanımlarken de geçmişteki peygamberlerin mesleklerini her mesleğin piri olarak algılayan bir yapıya sahip. Bu yapı daha sonra Sultan Gıyasettin Keyhüsrev ve İzzettin Keyhüsrev dönemlerinde Şeyh Şehadettin Sühreverdi vasıtasıyla Anadolu'ya da geliyor.  

Yani Anadolu'ya gelişe baktığımızda aslında en başından itibaren bir mutasavvuf üzerinden bu akımın yayıldığını görüyoruz. Anadolu'da da Ahi Evren’in aynı zamanda işte tasavvuflu bir kişilik olduğunu düşünüyoruz. Ama bu dönemde büyük tarikatlar bildiğimiz manada henüz oluşmadığı için şu tarikata mensuptur deme şansımız yok. Mevlana ailesi üzerinden ve diğer bazı dervişler üzerinden baktığımızda Anadolu'da Kübreviliğin gene aynı dönemde Seyyid Mahmut Hayrani, Yunus Emre veya Nasreddin Hoca üzerinden baktığımızda Anadolu'da Rifailiğin güçlü bir şekilde temsil edildiğini söyleyebiliriz. Ama mesela Ahi Evren hangi tarikata mensuptur diye bir soru sorsak buna somut olarak verebileceğimiz bir cevabımız yok. Çünkü bireysel olarak tasavvuflu kişilikler de var bu dönem içerisinde. Biraz onu böyle görmek lazım. Öncesinde tasavvufta ilişkisi var mıydı yok muydu bunu şöyle açabiliriz. Yani ahilerin içinde tasavvuf ehli olanlar vardı. Mesela Mevlevi ya da Mevlana'nın bendesi olan ahiler de vardı. Ama aynı zamanda tasavvufla ilgisi olmayan ahiler de vardı. Dolayısıyla Ahiliği doğrudan tasavvufun bir parçası ya da dini bir zümrü olarak görmekten ziyade tasavvufu da içinde zaman zaman barındıran daha çok bir toplumsal yardımlaşma ve dayanışma kurumu gibi görmek daha doğrudur diye düşünüyoruz. 


Ahilik teşkilatında Fatma Bacı gibi isimler öne çıkıyor. Ahilikte kadınlara ayrı özel bir önem var mıdır?  

Kesinlikle var. Bu hem Türk kültüründen hem de Anadolu'daki Türk İslam kültürünün getirdiği bir şey. Bugün bile kırsal kesime gidin. Mesela Anadolu'daki kasabada sadece Kırşehir değil, Denizli'ye gidin, Afyon'a gidin, Bolu'ya gidin, Burdur'a gidin, Isparta'ya gidin. Pazarlarda genellikle kadınların satış yaptığını görürsünüz. Yani kadın figürü Anadolu'da ekonominin en önemli parçasıdır. Türk kültüründe de gündelik hayatının en önemli parçasıdır. Yani Türk toplumu kadınla erkeği birbirinden ayırmaz toplumsal sorumluluk vazifesi. 

Tam ortadan işi ikiye bölerler ve herkes kendi gücü kudretince işi bir ucundan tutar. Dolayısıyla kadın figürü, kadın gerçeği bizim Anadolu Türk toplumunun en temel hususiyetlerinden birisidir. Ama diğer taraftan Fatma Bacı'yı düşündüğümüzde veya onun benzerlerini düşündüğümüzde, Bacılar Teşkilatı'nın aslında Ahiliğin kadınlar kolu gibi faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Yani fabrikalarda olsun, dokumacılarda, külahçılarda, iplikçilerde aynı bugün olduğu gibi o dönemin dünyasında da kadınlar oldukça aktif. Gelenek Fatma Bacı'yı Ahi Evren’in eşi olarak kabul ettiği için doğal olarak onu da Ahiliğin kadınlar kolunun en güçlü temsilcisi olarak görüyoruz. Sadece bugün günümüzdeki gibi kadınlar kolu gibi bir tanımlama yoktu. 


Ahiliğin Anadolu'ya yayıldığı dönemde Moğol istilalarının da olduğunu biliyoruz. Böyle karışık siyasi bir ortamda var olup günümüze kadar ulaşmasının temel sebepleri sizce nelerdir?  

Birincisi güçlü bir teşkilatlanma yapısına sahiptir ahiler. İkincisi parayı ve ekonomiyi kontrol ettikleri için doğal olarak yurt dışından gelen siyasi tehdit oluşturan ana unsurun, düşmanlığın temel sebebinin de parayı ele geçirmek. Bütün savaşların medeni ekonomiktir malumumuz. Ahilerin diğer mistik gruplara göre biraz daha ön plana çıktığını görüyoruz Moğol saldırılarına karşı. Çünkü onlar sermayelerini de korumak zorundalar, dükkanlarının geleceğini korumak zorundalar. Bu sebeple Ahi Evren’in ve arkadaşlarının Moğollara karşı savaştığını, bazılarının bu savaş neticesinde hapse girdiğini veya öldürüldüğünü biliyoruz. Türkiye hapse girenlerden birisi de Ahi Evren’di. Ama Anadolu'nun kırsal kesiminde İbni Batuta'nın şahitliğine bakacak olursak, aslında çok güçlü bir şekilde temsil edilen ve her yerde mevcut olan bir yapıdan bahsediyoruz.  

Yani köylerde, kasabalarda, büyük şehirlerde çok organize bir teşkilattan bahsediyoruz. Haliyle bu yapının bozulmaması için ahilerin sert bir direniş gösterdiğini biliyoruz. Hatta Ankara'da bir ahi devletinin kurulduğundan, bağımsız bir ahi devletinin kurulduğundan, bu ahi devletinin Moğollara karşı şehri teslim etmediğinden, başarılı bir mücadele verdiğinden söz edilir. Bu sebeple ahiler o yüzden Moğollarla savaşın, Moğol istilasında Moğollarla mücadelenin temel aktörleri olmuşlardır diyebiliriz. Güçlü teşkilat yapıları sayesinde, devletin de tabi desteğini alarak, Anadolu Beyleri özellikle Türkmen Beylerinin hemen hemen hepsi ki Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da bunu görüyoruz. Ahileri desteklemeleri, onlara vakıflar tahsis etmeleri, onların hayatiyetlerini sürdürmelerinde çok belirleyici oldu. 


Ahiliğin çeşitli Selçuklu Sultanları tarafından desteklendiğini ve bu şekilde yayıldığını yazıyorsunuz. Bu haliyle Ahilik bir devlet örgütü müydü yoksa Ahi Evren’in açtığı bir yol muydu?  

Devletten bağımsız olarak göremeyiz. Ahi Evren bu yapıyı kurarken kendi başına kurmuyor doğrudan doğruya. Dönemin Sultanı Alaeddin Keykubat'ın Ahilere ve Türkmenlere de ciddi desteği var. Beylikler dönemine baktığımızda bazı ahilerin bilhassa Orta Anadolu'da Kadı Burhanettin Devleti'nde, Eratma Devleti'nde yöneticilik yaptıklarını görüyoruz.  

Sultan I. Murat'ın temsili görseli

Batı Anadolu'ya geldiğimizde Türkmen Beyleri ile doğrudan görüştüklerini görüyoruz. Erken Osmanlı döneminde ahi vakıflarına baktığımızda sultanların ahilere muazzam derecede araziler vakfettiklerini ve bunların karşısında bir toplumsal hizmet beklediklerini görüyoruz. Dahası Osmanlı Padişahı Sultan I. Murat'ın doğrudan ahi olduğunu biliyoruz. Yine Bursa'nın fethi sırasında ahilerin yetkin olduğunu ve surlara ilk bayrağı dikenin Ahi Hasan olduğunu, Şeyh Edebali'nin yeğenidir, biliyoruz. Dolayısıyla ahiler devlet politikalarının belirlenmesinde ve özellikle Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda en etkili unsurlardan birisi oldular. Sonuçta Anadolu'da halk nizamının korunması, devletin varlığının güçlü bir şekilde hissedilmesi ve devletin ekonomik tabanının, esnaf teşkilatının bu zümreler üzerinden etkilenmesi ahiliğin doğrudan doğruya devlete bağlı bir kurum olduğunu gösteriyor. 


Hacı Bektaş-ı Veli'nin Anadolu'yu mayalayan bir figür olduğunu biliyoruz. Bugün dahi Anadolu'da Bektaşilik geleneği devam ediyor. Ama kitaptaki vurguya göre Sünni bir karakter. Günümüzde Aleviliğin de velilerinden sayılmasının gerekçeleri sizce neler?  

Hacı Bektaşi Veli'nin yaşadığı yüzyıl, Yunus Emre'nin yaşadığı yüzyıl, Ahi Evren'in yaşadığı yüzyıl öncesi ve hatta daha sonraki bir iki yüzyıl dahil edebiliriz buna. Bugünkü bildiğimiz manada ne Aleviliğin ne de Sünniliğin sınırlarının çok katı bir çizgiyle çizildiği dönemler değil. Daha çok konar göçer zümreler arasında İslam kültürü çok derinlemesine yaygınlaşmış değil. Daha çok sözlü kültür üzerinden şekilleniyor.  

Büyük şehirlerde, medrese ve okul tecrübesine ait olan şehirlerde fıkhi bilgilerin biraz daha detaylandığını görüyoruz. Ama bu dönemde mesela Türkmen zümreleri ve toplum üzerinden baktığımızda aslında Türklerin genel karakteristiği olan Hanefi Maturidi çizginin bir şekilde hayatiyetini, sürgününü görüyoruz.  

Bu çizginin içinde zaten Ehl-i Beyt vurgusunun çok güçlü olması, yani Hanefi Maturidi çizgide Ehl-i Beyt vurgusunun, Hazreti Ali sevgisinin çok güçlü olması, bizim gaza kültürünün Hazreti Ali'nin menkıbelerinden ve onun destanlarından beslenmiş olması ve Kerbela hadisesindeki Türklerin tavrı, yani Ehl-i Beytçi tavrı aslında bu düşüncemizin şekillenmesinde ciddi anlamda etkili oluyor.  

Bir de sufi gelenek, Nakşilik dışında bütün tarikatlar kendi köklerini zaten Hazreti Ali'ye dayandırırlar. Dolayısıyla bir Hazreti Ali vurgusu söz konusudur. Bu sebeple meseleye tasavvuf üzerinden bakacak olursak her yaklaşımın bir şekilde Ehl-i Beyt ile, Hazreti Ali ile ilişkili olduğunu görürüz. Bu, şimdilikten veya Alevilik’ten bağımsız, yani bugünkü tanımından bağımsız bir şekilde konuşabileceğim bir şey.  

13. yüzyılda Ahmet Yesevi de, Hacı Bektaş Veli de, Yunus Emre de, Mevlana da aslına bakarsanız, farklı zümrelere hitap etmekle birlikte bizim genel çerçevemiz olan Hanefi çizgiyi, Hanefi maturidi çizgiyi temsil eden alimler. Sonra kırsal kesim üzerinden Anadolu'da konar göçer aşiretler üzerinden başlangıçtan beri devam eden ve sonraki yüzyıllarda da devam eden, bugün bizim Alevi geleneğimizin zeminini oluşturan yapılar zaten var.  

Bu hiç değişmedi ama o kırsalda kaldı. Şehre girdikçe kitapla, okumakla, yani yazılı kültürle haşır neşir oldukça daha çok bugün Sünni olarak tanımlanan ama o dönemde bu kadar keskin bir ayrımla bahsedemeyeceğimiz bir yapının var olduğunu görüyoruz. Ebu Suud Efendi öncesi veya Osmanlı Safevi öncesindeki dönemi bu kadar keskin sınırlar içerisinde Alevi ve Sünni olarak ayırmak çok doğru değil. Bu kastettiğim geleneksel Hazreti Ali döneminden beri devam eden Şii-Emevi çatışmasının bir devamı değildir aslına bakarsanız. Yani Türkler hiçbir zaman Emevi taraftarı olmadılar, Emevi yanlısı olmadılar. Yani Türklerin Sünniliğini yargılarken, Türk topluluklarının bu hususu gözden kaçırmadan değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum. 


Sufilerin her dönemde öğretileri olmuştur, bu Hacı Bektaş-ı Veli'de de var. Bu öğretilerin halkın çoğunluğu tarafından kabul görmesi, dönemin erenlerinin Türk olması dışında insanı tanımada nasıl bir rol aldığını düşünüyorsunuz?  

Tasavvuf güçlü bir kültür. Sadece Türklere has değil. Biz Türk olduğumuz için, bu kültürün içinde yetiştiğimiz için büyük ölçüde doğal olarak Türk kültürü ve Türk tasavvufu üzerine şekillendiriyoruz hayatımızı. Türk kültürü ile daha çok ilişkileniyoruz. Ama Afrika'da yaşıyor olsaydık, ne bileyim Güney Arabistan'da yaşıyor olsaydık veya dünyanın farklı bir coğrafyasında yaşıyor olsaydık daha yerel kültür üzerinden iletişim kurardık. Ama aynı öğretiyi aşağı yukarı dillendiren, yani insanı, insana değer vermeyi, insanın hakikatini bunu yaparken Yüce Tanrı'nın hakikatini anlamayı ve belli bir seyirsülük mesafesini merkeze alan bir yaklaşımın, daha doğrusu kişinin nefsiyle mücadelesini ve kendini eğitmesinin aslında merkeze oturduğunu görürüz. Dolayısıyla bu tasavvufun temeli bir özüdür. Bunun ırklarla doğrudan alakası yoktur. Ama bir taraftan bu isimlere baktığımızda bu isimler Türk kültürünün en önemli parçaları ve Türk toplumunun içerisinde kendi öz değerleriyle, gelenekleriyle gelişen bir tasavvuf yorumu yaptıklarını görüyoruz.  

Mesela İran'a gittiğimizde daha cezbeci bir tasavvuf anlayışı ortaya çıkarken, Suriye'ye veya Hicaz'a gittiğimizde çok daha kitabi, diğerine mesafeli olan bir tasavvuf anlayışı ortaya çıkıyor ki bu hem yazılı kültüre ne kadar hakim olmakla, geleneklere ne kadar hakim olup olmamakla alakalı bir de toplumların kendi öz değerleriyle, gelenekleriyle de ilişkili bir durum. Yani İslami çerçevenin dışına çıktıkları anlamına gelmiyor bu. Ama kendi yorumlarına, yani kendi geleneksel yorumlarını ne kadar işin içine dahil ettikleri aslında bu meseleyi anlamada belirgin hale geliyor. Bu açıdan baktığımızda Bektaşilik tamamen Türk kültürünün içerisinden doğan ve Türk gelenekleri içinden gelişen bir tasavvuf ekolojisidir. 


Yunus Emre ile ilgili en tartışılan konulardan biri Tapduk Emre. Sizin araştırmanıza göre Tapduk Emre bir metafor mudur yoksa yaşamış bir kişi midir?

Yunus Emre'nin temsili görseli

  

Kesinlikle metafor değil. Tapduk Emre etiyle kemiğiyle yaşamış, sağlığında şeş'te denilen bir tür kopuz çalmış, güçlü bir tasavvuf ehlidir. Rifahi gelenek içinde Seyit Mahmut Hayrani ile ilişkilendirilir zaten Tapduk Emre. Yunus’a “Tapduk-u Saltuk-u Barak’dandır nasib/Çün gönülden cûş oldu ben nice pinhan” şeklindeki cümlesi aslında Yunus Emre'nin çevresindeki tasavvuf düşüncesini de ortaya koyuyor.  

Biz buradan Tapduk Emre'nin Anadolu'da yetişmiş önemli bir eren olduğunu, Eskişehir yakınlarında Nallıhan'da bir dergah kurduğunu, bugünkü Emre Köyü'nde bir dergah kurduğunu biliyoruz. Tabii bir kırsal kesim sufisi. Büyük şehirlerde, büyük insanların, büyük hükümdarların etrafında Tapduk Emre'yi göremeyiz. Yunus Emre'yi de göremeyiz zaten. Bu gelenek daha halka dönük. Belki çok daha Anadolu Kevlisi'nin kırsal kesiminin Oğuz dilini konuşan, Türkçe Oğuz Türkçesi konuşan toplulukların arasında çok daha yaygınlar. Bugün sadece Yunus Emre'nin değil Tapduk Emre'nin de çok geniş bir sahada türbelerinin varlığı aslında halk zihninde nasıl kabul gördüğünü söylüyor. Yunus Emre'nin metafor şiirlerinden kaynaklı olarak bazı araştırmalarda onun gerçek olmadığı, onu “taptuğum” derken Tanrı'yı kastettiği ifade edilir ama sonuç itibariyle bu Yunus Emre'nin ona yüklediği bir anlam olsa bile gerçek bir şahıs olduğu fikrini değiştirmiyor. Çünkü hakkı ve hakikati öğrendiği insan olduğu için dergahında yetiştiği bir sufi olduğu için Tapduk Emre bizim hayatımızda Türk tasavvuf hayatının içinde oldukça gerçek bir şahsiyet.  


Kitaba konu olan üç isim Selçuklu'nun yıkılış Osmanlı'nın kuruluş dönemine denk düşüyor. Birçok açıdan da bir hayli karışık bir dönem. Bu üç ismi seçerken sizin gerekçeleriniz nelerdi?  

Benim bir devir üç veli kavramını yaparken aslında 13. yüzyılın ortalarından sonuna kadar bir tanesi 14. yüzyılın başına da gelmiş. O Moğol istilası döneminin Anadolu'suna ve bu Anadolu'nun içerisinde bilhassa Türkçe konuşan topluluklara yön vermiş. Bunların içerisinde etkili olmuş şahsiyetleri biraz daha gündeme getirmekti. Yani yeniden gündeme getirmek ve topluma mal olmuş bu şahsiyetleri hatırlatmak amacı taşıyor. Bir taraftan da bunlar tabi Anadolu'da siyasi iktidarın çöktüğü, Selçuklu iktidarının çöktüğü Türkmenler üzerinden yeniden bir dirilişin, siyasi bir dirilişin başladığı dönemin tanıkları.  

Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren Osman Devleti'nin kuruluşuna şahit olamadılar. Çünkü 1270'lerde vefat ettiğini biliyoruz Hacı Bektaş Veli'nin 1271'de Ahi Evren'in de ondan biraz daha önce vefat ettiğini biliyoruz. Ama Yunus Emre bu döneme göre daha gençti ve Osman Devleti'nin hem Selçuklu'nun tarih sahnesinden silindiğini hem Türkmen beyliklerinin dirilişini hem de Osman Devleti'nin kuruluşuna şahit olmuş birisi. O sebeple bu köprüyü biz Yunus Emre üzerinden bu dönemde rahatlıkla kurabiliriz. Ama diğerlerinin yetiştirdiği unsurlar, mesela Hacı Bektaş Veli vefayı gelenekle de ilişkili bir isimdi. Ve yine vefayı olduğunu anladığımız Şeyh Edebali, yani Hacı Bektaş ile aynı gelenekten gelen Şeyh Edebali Osman Devleti'nin kuruluşunun en temel aktörlerinden birisi oldu.  

Ahilik keza Ahi Evren ile ilişkilendirilen ve onu Debalat Loncası'nın piri ve teşkilatın kurultusu olarak Osman Devleti'nin kuruluşundan itibaren Ahi Evren hep fiili olarak yani hayatta olmasa da yetkisini sürdürdü. Sonraki dönemde de Osmanlı Devleti zaten Kırşehir'deki Ahi Evran ocağını ana asitane olarak tanımlayıp Ahilik’le ilgili işleri bu dergah üzerinden gördü. Hacı Bektaş dergahını ana ocak olarak tanımladı ve yeniçeriliğin Bektaşilikle ilişkilendirilmesinden sonra yeniçeri ağlarının seçiminde Bektaşi babalarının görüşlerini almaya başladı. Osmanlı Devleti'nin bizzat kendisinin kurduğu bir tarikattır. Buradan şunu çıkartacağız aslında Osmanlılar bu bizim saydığımız üç isme de uzun vadede ciddi anlamda sahip çıkmış ve onların hatırasını yaşatmış bir devlettir. Başka bir Türkmen Beyliği kurulmuş olsaydı muhtemelen yine aynısı olurdu çünkü onlar tam bu geçiş devletinin sembol isimleri.