Prof. Dr. Ali Şükrü Çoruk: Devlet Desteği Olmasaydı Farklı Bir Hamit’le Karşılaşacaktık

İmparatorluk Yıkılırken Toplum ve Siyaset kitabının yazarı Prof. Dr. Ali Şükrü Çoruk, “İçinde bulunduğu bu durum onun edebi üretimini olumlu yönde etkilemiş, Meşrutiyet döneminde “şair-i azam” olarak anılmıştır. Sorunuza gelince devlet desteği olmasaydı Hamit olur muydu? Buna cevap vermek zor. Neticede olandan ve sonuçlardan hareket etmek durumundayız. Devlet desteği olmasaydı belki de farklı bir Hamit’le karşılaşacaktık yahut Hamit olmayacaktı. Dolayısıyla doğasından hareketle bu soruya pek çok cevap verilebilir" diye konuştu.
prof-dr-ali-sukru-coruk-devlet-destegi-olmasaydi-farkli-bir-hamit-le-karsilasacaktik.jpg

12.03.2026 - 15:26  |  Son Güncellenme:  17.04.2026 - 11:12

Son yıllarda çıkardığı “İmparatorluk Yıkılırken Toplum ve Siyaset”, “İmparatorluk Yıkılırken Edebiyat” gibi kitaplarıyla tanıdığımız, birçok inceleme ve programlardan aşina olduğumuz “Prof. Dr. Ali Şükrü Çoruk ile İmparatorluk Yıkılırken Toplum ve Siyaset” kitabı üzerine konuştuk. 


Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemi, günümüzü de anlamak açısından bir laboratuvar görevi görüyor. Sizin anlatıya ilk başladığınız zamanda buradan akıyor hikaye. Edebiyat açısından Servet-i Fünuncuların İngiliz hayranı olması ve kurtuluşu İngilizlerde bulmasının sizce dönem açısından gerekçeleri nelerdir?

Tanzimatla başlayan modernleşme sürecinde devlet ve aydınlar tarafından İngiltere ve Fransa model olarak anılıyor. Kültürel anlamda Fransa, siyasi ve iktisadi anlamda İngiltere öne çıkıyor. İngiltere’nin öne çıkmasında o dönemin ideal idare biçimi olan meşrutiyetle yönetilmesinin ve ekonomik olarak gösterdiği ilerlemenin etkisi büyük. Bununla beraber ilk dönem modernleşme sürecinde belirleyici olan devlet. Yani devletin sınırlarını çizdiği bir modernleşme programı hayata geçirilmeye çalışılıyor. Başını Namık Kemal ve arkadaşlarının çektiği aydınlar ise modernleşmenin başarıya ulaşmasını rejim değişikliğinde, yani İngiltere modeli meşrutiyet sistemine geçilmesinde görüyorlar ve bir nevi devletle karşı karşıya geliyorlar. Neticede 1876’da meşrutiyet ilan ediliyor ancak kısa süre sonra çıkan Osmanlı-Rus Savaşı sebebiyle Sultan Abdülhamit tarafından meclis tatil ediliyor. 

Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemi

Bu uzun süren tatil sürecinde yetişen ve adına Jön Türk olarak adlandırılan muhalif gençlerin de büyük kısmı tıpkı Namık Kemal nesli gibi İngiltere’yi kendilerine model alıyorlar. Çünkü İngiltere dönemin süper gücü, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk. Dolayısıyla meşrutiyeti ilan noktasında İngiltere’nin Abdülhamit’e baskı yapmasını, kendilerine yardım etmesini istiyorlar. Bu yaklaşım maalesef çeşitli ülkeler etrafında toplumun bazı okur yazar kesiminde hala devam ediyor. Hem siyasi hem de iktisadi açıdan kendilerini İngiltere’ye yakın hisseden Servet-i Fünun nesli Türkiye’de rejim değişikliği yolunda ilginç bir yola başvuruyorlar. Aralarında Tevfik Fikret’in de bulunduğu Servet-i Fünuncuların bir kısmı 1899’da İngiltere’nin Güney Afrika’da giriştiği sömürge savaşı sırasında İngiltere saflarında savaşmak istediklerini bir mektupla İstanbul’daki İngiliz elçisine bildiriyorlar. Bunu haber alan Abdülhamit yönetimi mektubu imzalayanlar hakkında soruşturma başlatıyor ve neticede bir kısmı sürgüne gönderiliyor. Jön Türklerin liberal kanadına yakın duran Servet-i Fünun neslinin İngiltere sevgisi bununla da sınırlı değil. II. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’ gelen İngiliz elçisine Sirkeci garında büyük bir karşılama töreni düzenliyorlar ve gençlerin bir kısmı elçinin arabasını çekiyorlar. 


Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de “geyik muhabbeti”nin çıkış noktası. Siz bunu İttihat ve Terakki’nin kutsal geyiği etrafında anlatıyorsunuz. Hem bu “geyik muhabbeti”ne değinerek hem de toplumla özdeşleşen anlatılar üzerine neler söylemek istersiniz?

Aslında “geyik muhabbeti” hakkında farklı görüşler var. Bazıları bunu “halk edebiyatı ürünlerinden “geyik destanı”na bağlıyorlar. Zamanla bu destanın “geyik muhabbeti”ne dönüşerek Osmanlı döneminde bir mecliste uzun uzadıya konuşup hiçbir şey söylememek, tabiri caizse havanda su dövmek anlamında kullanıldığını söyleyenler var. Tabii II. Meşrutiyet’in ilanı öncesinde bir grupla dağa çıkan ve isyan eden Resneli Niyazi Bey’in geyiğinden hareketle bu deyimin halk arasında yaygınlık kazandığı söylenebilir. Niyazi Bey hatıratında Rumeli’de dağa çıktıklarında bir geyiğin kendilerine bir geyiğin yol gösterdiğini, bunun Meşrutiyet yolunda Allah’ın bir işareti olduğunu söyler. Sonrasında oldukça popüler olan geyik İstanbul’a getirilmiş ve Şehzadebaşı’nda halka teşhir edilmiştir. Niyazi Bey’in geyiği etrafında anlatılanlar döneminde “geyik muhabbeti” olarak düşünülmüş, sonrasında dilimize yerleşerek günümüze ulaşmıştır.


“Osmanlı solculuğu ve İslam”da daha ilerleyen aşamada Numan Usta gibi figürlere yer veriyorsunuz. Sosyalizmin o dönemde kendine yer bulma araçları arasında İslam’ın önemi nedir? Rusya’da yaşananların etkisinin imparatorlukta da hissedildiğini söyleyebilir miyiz?

Hemen hemen bütün modern ideolojilerde, özellikle halk nezdinde taraftar bulmak böylelikle meşruiyet sağlamak adına tarihi ve dini bir kaynak kullanmak eğiliminde olmuşlardır. Türkiye’deki sol hareketin kurumlaşma ve partileşme aşamasında da bu geçerlidir. II. Meşrutiyet sonrasında Hüseyin Hilmi Bey tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkasının programına baktığımızda yer yer İslamiyet’e göndermeler söz konusudur. Bu aslında çoğunluğu İslam dinine mensup bir toplumda Sosyalizme bir alan açmak çabasıdır. Bu çabanın o dönemde toplumda ve siyasette karşılık gördüğünü söylemek mümkün değildir. Zaten hemen ertesinde çıkan Balkan ve Birinci Dünya Savaşları her alanda olduğu gibi siyasette de bazı kısıtlamaları beraberinde getirecektir. Mütareke döneminde ortaya çıkan parti bolluğu içinde sosyalist partiler de kendisine yer bulacaktır. Bununla beraber son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne milletvekili sokma başarısını gösteremeyecektir. Burada bir istisna olarak Zeytinburnu İmalat-ı Harbiye Fabrikası ustabaşılarından Numan Usta’yı zikretmek gerekir. İlk işçi milletvekili olan Numan Usta, kendisini feshetmekle beraber mütareke döneminde siyaset hayatında etkisi devam eden İttihat ve Terakki’nin desteklediği aday olarak meclise girecektir. Numan Usta’nın milletvekili olması bir anlamda sol hareketi kontrol altına alma girişimidir. Zaten kendisini de “Nasyonal Sosyalist” olarak tanımlayan Numan Usta diğer sosyalist partilerin tepkisini çekecektir.


Pierre Loti’ye özel bir alan açıyorsunuz. Türk dostu Fransız’ın başına gelenlerde de bu dostluk karşısında kazandığı düşmanlıkları görüyoruz. Bir batılının Balkan Savaşı döneminde Türkiye’ye gösterdiği bu ilgiyi nasıl ele almak gerekir?

Fransız yazar Pierre Loti, Balkan, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sırasında Türkiye’yi destekleyen nadir batılı isimlerden biridir. Osmanlı hayatına ve İstanbul’a sempatiyle yaklaşması, Türkiye’den dostlar edinmesi onun Türkiye’ye verdiği desteğin sebepleri arasındadır. İlginçtir Pierre Loti, ülkesi Fransa’da yalnızlaştırılması, yazılarının yayınlanmaması ve ölüm tehditleri alması pahasına bu desteği sürdürmüştür. 

Fransız yazar Pierre Loti

Onun bu cesareti Osmanlı kamuoyu tarafından da takdir edilmiş; Balkan Savaşı sırasında,1913 yılında İstanbul’a davet edilmiş, Pierre Loti de bu davete icabet etmiştir. İstanbul ziyareti sırasında başta Sultan Reşad olmak üzere üst düzeyde kabul görmüş, halk tarafından bir kahraman gibi karşılanmıştır. Loti, Türkiye seyahatinin bir bölümünde Bulgarlardan geri alınan Edirne’yi ziyaret etmiş, bu çevrede Bulgarların yaptığı tahribatı ve mezalimi gözler önüne sermiştir. Bununla beraber Osmanlı sevgisi Cumhuriyet döneminde hoş karşılanmamış, bazı yazarlar tarafından tenkide uğramış ve nihayetinde unutulmuştur.


Osmanlı’nın son döneminde Ermenilerin basın yayın hayatında aktif faaliyetlerde bulunduğunu biliyoruz. Bunlar gerçekten bir ülkeye sadakatin de göstergesine dönüşüyor. Ama İstanbul’un işgali sırasında da aynı kitlenin taraf değiştirdiğini görüyoruz. Buraya nesnel olarak nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

Basın-yayın, matbaacılık ve kitapçılık Osmanlı döneminde “teba-ı sadıka” olarak adlandırılan Ermeni cemaatinin iktisadi hayatta varlık gösterdiği iş kolları arasındadır. 19. yüzyılda bugünkü Cağaloğlu çevresinde kümelenen bu sektörün ilk müteşebbisleri ağırlıklı olarak Osmanlı Ermenileridir. Tanzimat sonrasında yayıncılık alanında görülen boşluğu görmüşler ve bu alanda önemli işler ortaya koymuşlardır. Zaten basın-yayın, gazetecilik tarihlerinde, hatıratlarda Ermenilerin bu yönü özellikle vurgulanmaktadır. Bununla beraber Osmanlı Ermenilerinin işin ekonomik boyutunu önceleyerek bu işe girdikleri unutulmamalıdır. Batıyla kurdukları yakın temaslar sayesinde bu alana kalite anlamında ciddi katkılar yaptıkları da bir gerçektir. 


Abdülhak Hamit’i edebiyat dünyamızın yıldızlarından olarak biliyoruz. Ama sizin metninizde anlıyoruz ki, vatan için yaptıklarının maddi karşılığı da olmuştur. Eğer bu maddi karşılık olmasaydı da yine güçlü bir Hamit’ten söz edebilecek miydik?

Abdülhak Hamit, döneminde sadece yazdıklarıyla değil, yaşam tarzıyla ve çeşitli zaaflarıyla da öne çıkmış tartışmalı bir şahsiyet. Tanzimattan Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar yaşamış ve edebiyatımıza ciddi katkılar yapmıştır. Bunları yaparken elbette zadegan sınıfına mensup olmasının, siyasetle ilgilenmemesinin, devletle çatışmamasının, her türlü tartışmanın uzağında kalmasının etkisi büyüktür. Yaşadığı dönemde yüksek dereceli devlet memuriyetlerinde bulunmuş, nüfuzlu dostları sayesinde rahat bir hayat yaşamıştır. İçinde bulunduğu bu durum onun edebi üretimini olumlu yönde etkilemiş, Meşrutiyet döneminde “şair-i azam” olarak anılmıştır. Sorunuza gelince devlet desteği olmasaydı Hamit olur muydu? Buna cevap vermek zor. Neticede olandan ve sonuçlardan hareket etmek durumundayız. Devlet desteği olmasaydı belki de farklı bir Hamit’le karşılaşacaktık yahut Hamit olmayacaktı. Dolayısıyla doğasından hareketle bu soruya pek çok cevap verilebilir.


Çizgilerle ya da daha yaygın kullanımla karikatürler dönemin ruhuna yön vermiş. Çanakkale Savaşı, İttihat ve Terakki ve daha sonra İspanyol gribi sırasında yoğun bir şekilde mizahi anlatımın aktif olduğunu görüyoruz. Bunlar dönemin ruhu açısından bize ne söylüyor?

Bizde mizah dergileri her ne kadar Tanzimat döneminden itibaren çıkmaya başlamışsa da uzun ömürlü olmamıştır. Bu sahada asıl gelişme II. Meşrutiyet sonrasındadır. Mizah dergileri ve karikatürler savaş sırasında devletlerin önemli propaganda vasıtaları olmuşlardır. Bir anlamda devletler çizginin gücünü kullanmışlar, cephede ve cephe gerisinde ordunun ve toplumun moralini yüksek seviyeye çıkarmaya çalışmışlardır. 

Hamit ve Devlet Desteği Etkisi

Birinci Dünya Savaşı’nda, özellikle Çanakkale muharebeleri sırasında, bu muharebelerin İstanbul’a yakın bir yerde cereyan etmesine binaen Osmanlı basınında bu konuda bir yoğunluk durumu söz konusudur. İlginç olan Osmanlı basınında yayınlanan karikatürlerdeki düşman temsillerinin Almanya’da yayınlanan karikatürlerden ödünç alınmasıdır. Mütareke dönemi karikatürlerinde ise “devr-i sabık” yaklaşımından hareketle eleştiri okları bu sefer İttihat ve Terakki’ye yöneltilecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın müsebbibi olarak başta İttihatçı liderler olmak üzere pek çok kişi çizgi yoluyla eleştiriye tabi tutulacaktır. Aynı şekilde bu dönemde yaşanan yokluklar, hastalıklar ve çeşitli sosyal ve siyasal meseleler de mizah dergilerinde işlenecektir. 


Türkiye’ye yapılan Amerikan yardımları, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkta bir sempatiye sebep oluyor. Hatta o kadar ki, aydınlar arasında Amerikan mandasını savunanlar çıkıyor. Dönemin aydın tipi üzerine neler söylemek istersiniz?

Savaş sonrasında dünyada önemli ekonomik sorunlar ve kıtlıklar söz konusu. Yani bu savaştan mağluplar kadar galipler de olumsuz bir şekilde etkilenmişlerdir. Bu noktada her ne kadar son aşamasında savaşa girmekle beraber savaştan çok etkilenmeyen Amerika Birleşik Devletleri, devreye girmiş ve kıtlık yaşayan ülkelere başta un olmak üzere temel ihtiyaçlar noktasında yardımcı olmuştur. Elbette bu yardım karşılıksız, bedava bir yardım değildir. Ancak Türkiye’de önemli bir ihtiyacı giderdiğini söyleyebiliriz. Her yerde ve her zamanda böyle durumlarda olduğu gibi toplumda ilgili ülkeye bir sempati oluşması normaldir. Bu yardım, devletin ve ülkenin içinde bulunduğu durumdan çaresizlikten dolayı Amerika’nın yardımıyla çıkılabileceğini savunan bir kesimi de elbette etkilemiştir. Ancak manda fikri uzun ömürlü olmamıştır. 


İşgal yıllarında İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin direniş noktasında önemli gayretleri var. Hatta kadın öğrenciler direnişi başlatıyor. Hem İstanbul Üniversitesi bağlamında hem de gençliğin o dönemki bilinci üzerine neler söylemek istersiniz?

Mütareke döneminde özellikle İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi toplumda Türkiye’nin geleceğine yönelik endişeleri arttırıyor. Bir de buna Batı kamuoyunda İstanbul’un Türklerin elinden alınıp başka bir devletin ya da uluslararası bir konsorsiyumun yönetimine verilmesi konuşulmaya başlanması var olan endişeleri iyice arttırıyor. İstanbul’da düzenlenen meşhur mitingler bu endişelerin somut bir dışavurumu aslında. İşgale ve İstanbul’un Türklerin elinden alınması projesine en sert tepkilerden biri de İstanbul Darülfünunundan (Üniversitesi) geliyor. Üniversite gençliği mitinglerin organizasyonundan başlayarak İstanbul’da bulunan işgal temsilciliklerine protesto mektupları ve bildirileri göndermeye kadar tepkilerini dile getiriyor. Elbette bu süreçte kız öğrencilerin aktif bir şekilde yer alması Türkiye’deki kadın hareketi açısından oldukça anlamlı. 


Yahya Kemal’i modern şiirin kurucu unsurlarından biri olarak kabul ediyoruz. Ama Milli Mücadele yıllarında gösterdiği milli tavır onu vatan şairi yapmıştır. Yahya Kemal, Milli Mücadele’ye bu kadar destek olmasaydı hala şiirini gururla anacağımız bir noktada olur muydu?

Elbette olurdu. Tarih duygusu ve vatan fikri Yahya Kemal’in şiirinde baştan beri var ancak İstanbul’un işgali ve ardından başlayan Milli Mücadele bu konuları onun şiirinde daha belirgin hale gelmesini sağlayan gelişmeler. Zaten kendisi de bu dönemde gazete ve dergilerde yazdığı yazılarla, üniversitede verdiği derslerle Milli Mücadele’nin İstanbul ayağında önemli rol oynuyor. Başta gençlik olmak üzere toplumun Milli Mücadele karşısında bilinçlenmesinde Yahya Kemal’in büyük payı var. Yazdığı yazıların bir kısmı Ankara’da çıkan gazete ve dergilerde tekrar yayınlanması ayrıca önemli. Tabii Mehmet Akif’i de unutmamak lazım. Anadolu’da Mehmet Akif, İstanbul’da Yahya Kemal Milli Mücadele’nin halka anlatılmasında ve benimsenmesinde yazılarıyla ve şiirleriyle önemli bir rol oynamışlardır.