Prof. Dr. Abdullah Uçman: “Toplum, Tanpınar’ın Tabiriyle Tam Bir İkilem İçindedir”
27.01.2026 - 16:45 | Son Güncellenme: 06.02.2026 - 09:19
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 70’lerden günümüze önemi hala güncelliğini koruyor. Belki de üzerine en çok çalışma yapılan yazarlar arasında yer alan Tanpınar üzerine son kitap çalışması Abdullah Uçman’dan geldi. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine 20 Ders" isimli kitap, önemli edebiyat eleştirmenlerimizden Mehmet Kaplan’nın derslerinden oluşuyor.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün dört ana başlıktan oluştuğunu biliyoruz: "Büyük Ümitler", "Küçük Hakikatler", "Sabaha Doğru" ve "Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" Hayri İrdal’ın bu geniş bakış açısı üzerine neler söylemek istersiniz? II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini kapsıyor. Böyle geniş bir manzara çizmesinin sizce temel gerekçeleri nelerdir?
Tanpınar’ın, romanda Hayri İrdal’ın bakış açısıyla II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini ele alması, bu devirlerin bizim yakın tarihimizde siyasi, sosyal ve kültürel, hemen her alanda çok önemli olayların yaşandığı bir devir olması dolayısıyladır. Türk toplumu Tanzimat’tan itibaren bir taraftan batılılaşmaya çabalarken bir taraftan da benliğinden uzaklaşmamaya; bir medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine girmeye çalışmaktadır. Toplum, Tanpınar’ın tabiriyle, tam bir “düalite” (ikilem) içindedir. Otuz üç yıl süren Abdülhamit’in saltanatının sona ermesiyle, 600 yıllık imparatorluğun sonu yaklaşır. Büyük ümitlerle ilan edilen meşrutiyet, tam anlamıyla bir sukut-ı hayal olur. İmparatorluğun enkazı üzerine kurulan Cumhuriyet ise eleştiriye açık birtakım ilkelerine rağmen yine de modern bir devlettir. 1901 yılında, yani 20. asrın başında dünyaya gelen Tanpınar, söz konusu bu üç devri yaşayan insanları yakından tanımış, I. Dünya Savaşı’ndan itibaren bir kısım olaylara ise bizzat şahit olmuş bir müşahit gözüyle romanı kaleme almıştır. Tanpınar’ın Mahur Beste romanında Sabri Hoca, romanın bir yerinde romanın asli kahramanı Behçet Bey’e hitaben şöyle der:
“Sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet, insanı yapan kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü? (…) Her şeyin bir çaresi vardır, fakat insan bozuldu mu bunun çaresi yoktur!”
İşte bir medeniyetin hazin sonu… Tanpınar’ın bütün romanlarında bir şekilde işte bu hazin son veya trajedi ele alınır.
Tanpınar’ın Türk edebiyatı açısından önemi malûm. Hatta zikrettiğiniz gibi Mehmet Kaplan, “Bir tek Tanpınar Türkiye’yi kurtarabilir” diyor. Sizin açınızdan ve Mehmet Kaplan’ın yorumundan Tanpınar’ın bugün bile önemi nedir?
Tanpınar, özellikle 70’li yıllardan bu yana eserleriyle, eserlerinde ileri sürdüğü görüşlerle, üzerinde en çok durulan, fikirleri tartışılan, sanatçı kimliği dışında, gerçek anlamda bir aydın hüviyetindedir.
Tanpınar, Türkiye’nin problemleri karşısında, gerek kendinden önceki, gerekse kendi çağdaşı bir kısım fikir adamları gibi ucuz ve basit çözüm yolları teklif etmez. Onun bu bağlamda söylediği: “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek!” sözü çok önemlidir; maziyi, yani topyekun millet olarak, geçmişimizi inkar etmeden yaşamak ve geleceğe ümitle bakmak.
Kitapta ilk ders “Türkiye’yi kurtarmak” başlıklı. Tanpınar’ın bir sözü vardır; bu memleket çocuklarına kendinden başka bir şey düşünme imkanı tanımıyor diye. Tanpınar’ın sizce Türkiye rüyası nasıldır?
Tanzimat’tan beri Türkiye’yi kurtarmak için Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Garpçılık gibi çeşitli fikir akımları; Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, Adem-i Merkeziyetçiler gibi siyasi gruplar ortaya çıkmış ama Türkiye’nin problemleri hala halledilebilmiş değil. Tanpınar’ın, gerek Huzur’da, gerekse Yaşadığım Gibi’de ve Mücevherlerin Sırrı’nda yer alan bir kısım yazılarında bu hususta önemli fikirleri var. Beş Şehir’in önsözünde, “Mazi ile nerede ve nasıl anlaşacağız? Mazi daima mevcuttur, kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.” der. Onun bu çerçevede, yayınlandığı sırada sanıyorum gözden kaçan, “istihsal”den, “iş ahlakı”ndan, “iktisadi reform”dan söz ettiği “İş ve Program” adını taşıyan yazıları çok önemli görüşler ihtiva ediyor. Tanpınar, İngiliz toplumu gibi, herkesin işinde gücünde olduğu, mevcut yer altı ve yerüstü kaynaklarını kullanabilen, mutlu insanların yaşadığı müreffeh bir Türkiye tasavvur ediyor.
Romanda aynı zamanda doğu ve batı mukayeseleri var. Tanpınar’ın doğulu oluşu ama batıyı bilmesi. Türkiye’nin modernleşme tarihinde özellikle Meşrutiyet’ten sonra bazı yazarların yüzünü batıya dönmesi. Tanpınar’da bu dinamikler nasıl ilerliyor?
Tanpınar, hemen bütün eserlerinde içinden geldiğimiz dünyayı, yani geçmişimizi inkar etmeden; Baki’yi, Dede Efendi’yi, Sinan’ı, Neşati’yi, Itri’yi, Yesarizade’yi tanıyarak Bach’ı, Wagner’i, Leonardo’yu, Baudelaure’i anlama ve sevme taraftarıdır. Tanpınar, hocası Yahya Kemal gibi Batı’ya giden ama oradan kaybolmayan ve “eve dönen” adamdır. Özellikle Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda büyük ölçüde maziye ait değerlerin inkar edildiği veya yok sayıldığı bir dönemde Tanpınar sessizce bunların müdafaasını yapmış; Fuzuli’yi, Baki’yi, Nef’i’yi, Nedim’i, Dede Efendi’yi yeniden keşfetmemiz ve onlara sahip çıkmamız gerektiğini çeşitli şekillerde dile getirmiştir.
Romanın dilinin ironik olduğunu biliyoruz. Tanpınar’ın gerçek hayatta da nüktedan bir karakter olmasının bunda etkisi elbette vardır. Ama mesela eski sofularla alay edilmesi, yenileşme rüyasında olan Cumhuriyet’le alay edilmesi, tam olarak nerede durur? Tanpınar’da ironinin kaynakları üzerine neler söylemek istersiniz?
Birtakım gerçekleri ya da çarpıklıkları çeşitli endişelerle dile getiremediğiniz zaman, daha doğrusu aleni bir şekilde eleştiri yapamadığınız durumlarda genellikle ironiye başvurulur. Tanpınar da diğer romanlarından farklı olarak burada böyle bir yolu tercih etmiş. Cumhuriyet Türkiye’sindeki “Güneş-Dil Teorisi” gibi, Türk milletinin geçmişini Etiler’e, Akatlar’a bağlamak gibi anlamsız, dayanaksız, abes bazı teşebbüsleri bu şekilde eleştirmiş. Tanpınar hayatının sonuna kadar CHP’li; İsmet Paşa’ya sadakatle bağlı biri, ama partinin bazı görüşlerini, mesela dil ve din karşısındaki tutumunu asla tasvip etmiyor, Günlükler’inde bu hususta çok açık eleştiriler var. Dikkatle okuduğumuzda, romanda da bu bağlamda birçok eleştirinin var olduğunu fark ederiz. Tanpınar’da ironinin kaynakları üzerinde ciddi bir araştırma yapılması lazım; Ayşe Demir’in çalışması hariç, henüz böyle bir çalışma yapılmadı.
Mehmet Kaplan, Hayri İrdal bir yönüyle Tanpınar’dır diyor. Buna katılıyor musunuz? Hayata bakışı, maddi zorlukları ve olayları yorumlama biçimi, biraz da karakteri. Hayri İrdal üzerinden Tanpınar biyografisine ulaşabilir miyiz?
Tabii her bakımdan, tıpatıp Hayri İrdal eşittir Tanpınar diyemeyiz, ama her romanda karşımıza çıkan karakterlerde yazardan şöyle ya da böyle bazı çizgiler, bazı izler bulunabilir. Yazar bir kısım görüşlerini yeri geldikçe, kahramanları aracılığıyla ifade edebilir. Ama, Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında olduğu gibi Hayri İrdal Tanpınar’ın prototipi değildir, yani Hayri İrdal üzerinden Tanpınar’ın biyografisine ulaşılamaz.

Evet Tanpınar da Hayri İrdal gibi hayatı boyunca maddi sıkıntılar çekmiştir, ama o hiçbir zaman buradaki “enstitü” gibi, son derece abes bir oluşumun içinde yer almamıştır.
Romanda, İstanbul’un bazı semtlerinin kullanması, buraların dönemin şehir hayatının merkezinde yer alması üzerine neler söylemek istersiniz. Tanpınar’ın zaman ve mekanı kullanış biçimi de tarihi ve sosyolojik bir veri olarak okumaya müsait mi?
Romanda olaylar büyük ölçüde suriçi İstanbul’unun merkezi diyebileceğimiz Şehzadebaşı, Vezneciler ve Edirnekapı semtlerinde geçiyor. Bu semtler Tanpınar’ın doğup büyüdüğü, çocukluğunun geçtiği, yani çok iyi bildiği; insanlarıyla, binalarıyla, hemen her şeyiyle yakından tanıdığı semtler. Romandaki olayların çoğunun buralarda geçmesi bu yüzdendir. Yanlış hatırlamıyorsam “Tanpınar’ın Romanlarında İstanbul Semtleri” adıyla daha önce bir çalışma yapıldı.
Romanın yazılış biçiminde de şahıs ve eşya adlarının özel anlam ifade etmesinin Tanpınar’daki karşılığı nedir? Yine çağın güncel alanlarından psikanalizin kullanılması ve rüya kavramının yer alması. Tüm bunlar çerçevesinde yazarın zihni nasıldır?
Romanda yer alan kahramanların çoğunun isimleri rastgele verilmiş değildir. Halit Ayarcı, Muvakkit Nuri Efendi, Şeyh Ahmet Zamani Efendi, Aristidi Efendi, Seyit Lütfullah, Abdüsselam Bey, Devletli, Kefen Yırtan Zarife… Evdeki saatin adı bile ilginç: Mübarek; aynı şekilde Çeşminigar adlı kaplumbağa, Şerbetçibaşı elması… Tanpınar, verdiği isimlerle de bir bakıma o kişilerin karakterlerini ifşa etmek istiyor. Romandaki isim sembolizasyonu üzerine de bir inceleme yapılabilir. Psikanaliz, 20. yüzyılın yeni bir bilim dalı, ama siyasi, sosyal veya ferdi her türlü olayı psikanalizle izah etmeye kalkmak sonuç olarak tuhaf durumlar ortaya çıkarıyor. Tanpınar burada yer yer Dr. Ramiz üzerinden psikanalizle çok güzel alay ediyor. Gerçi Kaplan Hoca derste Dr. Ramiz için Dr. Fikret Ürgüp adını zikrediyor ama Tanpınar’ın o günlerde yakından tanıdığını zannettiğim İzzettin Şadan adında bir ruh doktoru var, muhtemelen onun üzerinden psikanaliz konusunu ele alıp işlemiş olabilir. Ayrıca, Türkiye’de henüz psikanalizin ne olup olmadığı tam olarak bilinmediği, yani Freud’un, Jung’un, Adler’in henüz tanınmadığı 40’lı yıllarda Tanpınar “Rüyalar” hikayesiyle “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nı kaleme almış; bu çok önemli. Bence, Tanpınar’ın bu konuyla alakası üzerinde de bir çalışma yapılması lazım.