İsrail Irak'ın Nükleer Projesini Nasıl Engelledi? 

Irak Atom Enerjisi Kurumu’nun son başkanı Dr. Fadhil Al-Janabi, Fokus+ için konuştu. Al-Janabi, Irak’ın barışçıl nükleer programının bilimsel altyapısını, Arap bilim insanlarının projedeki rolünü ve İsrail’in bu süreci hedef alan suikastlarını anlattı.
roportaj-israil-irak-in-nukleer-projesini-nasil-engelledi-taha-emin

16.06.2026 - 16:52  |  Son Güncellenme:  16.06.2026 - 18:25

Dr. Fadhil Al-Janabi, modern Irak tarihinin öne çıkan bilim insanlarından biri olarak kabul ediliyor. Irak Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı görevini yürüten Al-Janabi, Irak’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknolojiye sahip olma hedefi doğrultusunda kurmaya çalıştığı bilimsel yapının hem tanığı hem de aktörlerinden biriydi.

Bu röportajda Al-Janabi ile Irak nükleer projesinin diğer yüzünü, Arap bilim insanlarının bu projedeki rolünü ve İsrail tarafından hedef alınan bu barışçıl hedefin karşı karşıya kaldığı zorlukları konuştuk.

Al-Janabi, bu uzun tanıklığında projenin dayandığı bilimsel altyapıyı, Arap bilim insanlarının katkılarını, onları bünyesinde barındıran araştırma ortamını, o döneme eşlik eden güvenlik ve siyasi baskıları, bilim insanlarına yönelik suikastları ve Irak projesinin nasıl hedef alındığını anlattı.

Başarılı bir nükleer programın temel şartları

Sayın Dr. Fadhil, sizi bu röportajda ağırlamaktan memnuniyet duyuyoruz. Irak nükleer programının barışçıl yönünü ve Iraklı ile Arap bilim insanlarının ortaya koyduğu kapasiteyi ele almak istiyoruz. Ancak ayrıntılara geçmeden önce, herhangi bir ülkede başarılı bir nükleer program kurmak için gerekli temel şartları anlatır mısınız?

Dr. Fadhil Al-Janabi

Dr. Al-Janabi: Çok teşekkür ederim. Herhangi bir ülkenin nükleer programı için bir dizi temel unsurun bulunması gerekir. Bunların ilki, ülkenin bu alanda yola çıkmasını sağlayacak güçlü bir bilimsel altyapıdır.

İkincisi, kritik kütle olarak bilinen yeterli sayıda uzman bilim insanına sahip olmaktır. Yani bilimi geliştirebilecek, yayabilecek ve programı yüksek bir verimlilikle yönetebilecek yeterli sayıda nitelikli insan kaynağı gerekir.

Üçüncüsü, programın çok geniş bir uzmanlık yelpazesini kapsaması gerekir. Fizikçiye, kimyacıya, elektronik mühendisine, eczacılık uzmanına, metalurji yani malzeme bilimi uzmanına ve daha birçok alandan uzmana ihtiyaç duyarsınız.

Dördüncüsü, gerekli cihaz ve ekipmanları satın alabilecek ya da bir kısmını yerli imkânlarla üretebilecek yeterli mali güce sahip olmak gerekir.

Beşincisi, araştırmaların sıfırdan değil, başkalarının ulaştığı noktadan başlaması gerekir.

Son olarak ve bu son derece önemlidir; nükleer süreçleri tamamen kontrol edebilecek şekilde üst düzey eğitim almış kadrolara sahip olmak gerekir. Çünkü nükleer bilim çok hassas bir alandır. Bu alanda yaşanacak herhangi bir kaza, radyasyon nedeniyle çok ağır sonuçlara yol açabilir.

Nükleer tesislerin kontrolü neden bu kadar hayati bir mesele olarak görülüyor?

Dr. Al-Janabi: Çünkü bu cihaz ve tesislerin içinde bulunan nükleer maddeler, herhangi bir acil durumda çok ciddi etkilere yol açabilir.

Biriken radyasyon, insan sağlığı açısından büyük bir risk oluşturur. Bu nedenle bu alanda çalışan insanlarla ilgili süreçler son derece hassas yürütülmelidir. Hem sağlık ve tıbbi takip açısından hem de uygulanan güvenlik önlemleri bakımından büyük bir dikkat gerekir.

Bunun yanında nükleer bilim; tıp, tarım, sanayi ve araştırma gibi birçok alanda kullanılır. Tüm bu alanlar, bu maddelerle tam güvenlik içinde nasıl çalışacağını bilen nitelikli kadrolar gerektirir.

Arap bilim insanlarının Irak nükleer programındaki rolü

Arap bilim insanlarının Irak nükleer programının inşasındaki rolünü anlatır mısınız? Irak bu konuya siyasi yaklaşım ve genel yönelim açısından nasıl bakıyordu?

Dr. Al-Janabi: O dönemde Irak devletinin politikası, güçlü bir ulusal ve Arap milliyetçisi vizyona dayanıyordu. Burada iki yönlü bir hedef vardı: Bir yandan seçkin Iraklı bilim insanı kadroları yetiştirmek, diğer yandan araştırma merkezlerinin kapılarını Arap bilim insanlarına açmak.

O dönemde hâkim olan anlayış şuydu: Irak nükleer merkezi, kendi içine kapalı bir kurum değildi. Bu merkezin, bu ümmetin ve Arap bölgesinin bir parçası olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle Arap bilim kurumlarıyla iletişim kurmak ve tecrübe paylaşmak için sürekli kanallar vardı.

Arap bilim insanlarının rolü sayısal olarak çok büyük olmasa da nitelik açısından önemliydi. Sayıları azdı ancak yüksek yetkinliğe sahip, özenle seçilmiş isimlerdi.

Programa katkı sunan öne çıkan Arap bilim insanlarının isimlerini ve milliyetlerini hatırlıyor musunuz?

Dr. Al-Janabi: Bunların en öne çıkanı ve en bilineni, nötron hesaplamaları alanında uzman Mısırlı bilim insanı Dr. Yahya el-Meşed’di. Kendi alanında çok önemli ve saygın bir isimdi. 

Nötron hesaplamaları alanında uzman Mısırlı Dr. Yahya el-Meşed

Maalesef İsrail Mossad’ı tarafından 1979 yılında Paris’te suikast sonucu öldürüldü.

Programda eşiyle birlikte çalışan bir başka Mısırlı bilim insanı daha vardı. Eşi bugün hâlâ Mısır’da hayatta. Ayrıca Suriye vatandaşı olan ve metalurji alanında uzmanlaşan Dr. Nebil Nasrallah vardı. Kendisi Atom Enerjisi Kurumunda çalışıyordu. Bunun yanında bazı Filistinli bilim insanları da vardı ancak şu anda isimlerinin tamamı aklımda değil.

Önemli olan şuydu: Programın tarım, tıp, sanayi ya da araştırma gibi herhangi bir alanında gerekli uzmanlığa ve yetkinliğe sahip her Arap bilim insanına kapısı açıktı.

Arap bilim insanlarını programa çekme mekanizmaları

Irak, farklı uzmanlık alanlarından gelen bu Arap bilim insanlarını nükleer programına katılmaya nasıl ikna etti?

Dr. Al-Janabi: Bunda birkaç faktör etkili oldu.

Birincisi, tüm Arap bilim insanlarına kapıyı açan net bir Arap milliyetçisi politika vardı. Bildiğim kadarıyla o dönemde Arap bir bilim insanı Irak’a vizesiz girebiliyordu. Bu da geçiş süreçlerini kolaylaştırıyordu.

İkincisi, Irak gelen bilim insanının geçmişini, niteliklerini ve uzmanlık alanını kabul etmeden önce dikkatle inceliyordu.

Üçüncüsü, eşit muamele vardı. Arap bilim insanları çalışma ortamı, ikamet ve ödenekler bakımından tamamen Iraklılar gibi muamele görüyordu. Onlardan hiçbir bilimsel bilgi saklanmıyordu.

Dördüncüsü, Irak’ın o dönemde sahip olduğu istikrar, ülkeyi araştırmacılar için güvenli ve istikrarlı bir adres hâline getiriyordu.

Beşincisi, maddi imkânlar da oldukça tatmin ediciydi ve Iraklı bilim insanlarının aldığı imkânlarla aynı düzeydeydi.

Bilim insanlarını çekmek için özel girişimler ya da belirli politikalar var mıydı, yoksa mesele sadece kapıların açılmasıyla mı sınırlıydı?

Dr. Al-Janabi: Hayır, mesele sadece kapıyı açmak değildi. Ancak bu, organize bir devşirme yöntemiyle de yapılmıyordu. Devşirme kelimesi bilimsel araştırma insanına yakışmaz ve onun doğasıyla da uyumlu değildir.

Durum daha çok birleşik kaplar ilkesine benziyordu. Irak’taki Atom Enerjisi gibi büyük ve köklü itibara sahip bir bilim merkezi vardı. Öte yandan devletin, Arap dünyasının bu merkezden yararlanmasını isteyen bir politikası bulunuyordu. Böylece iletişim ve iş birliği kanalları doğal şekilde açılıyordu.

Yetkin bir Arap bilim insanı, uzmanlık alanında bu programda kendine bir yer bulduğunda hem bundan faydalanabiliyor hem de programa katkı sunabiliyordu.

Maddi ve manevi teşvikler

Nükleer programda çalışan bilim insanlarına sunulan maddi ve manevi teşvikleri biraz daha ayrıntılı anlatır mısınız?

Dr. Al-Janabi: Elbette. Maddi teşvikler açısından temel maaşın yanında çeşitli ödeneklerden oluşan bir sistem vardı. Bunlar arasında mühendislik ya da bilimsel uzmanlık ödeneği, radyasyonlu bölgelerde çalışanlar için radyasyon ve risk ödeneği, çocuk ödeneği, konut ödeneği, yemek ödeneği ve benzeri destekler yer alıyordu.

Bu ödenekler temel maaşa eklendiğinde, nükleer programda çalışanların son maaşı Irak maaş skalasının en üst basamakları arasında yer alıyordu. Kesinlikle en yüksekti demiyorum ama üst sıralardaydı.

Manevi teşvikler ve güvenlik teşvikleri konusunda neler vardı?

Dr. Al-Janabi: Bu çok önemli bir konuydu. Güvenlik ve sağlık koruması açısından genişletilmiş yıllık izinler vardı. Nükleer programda çalışan bir kişi, hak ettiği iznin üzerine ek olarak bir ay daha izin alıyordu. Hatta bu izni kullanması zorunluydu ki radyasyona maruz kalma süresi birikmesin.

Radyasyonlu bölgelerde çalışan herkes için altı ayda bir düzenli sağlık kontrolleri yapılıyordu. Vücuttaki radyasyon seviyesi takip ediliyordu. Eğer kişi, izin verilen en üst sınıra ulaşırsa, seviyeler normale dönene kadar o bölgedeki işinden uzaklaştırılıyordu.

Manevi teşvikler açısından ise uluslararası bilimsel konferanslara katılma ve Irak dışında eğitim programlarına dâhil olma imkânı vardı. Bu, herhangi bir bilim insanı için en güçlü teşviklerden biridir. Çünkü onu kendi alanındaki en son gelişmelerle temas hâlinde tutar.

Zafaraniye’de Atom Enerjisi için entegre bir eğitim merkezi vardı. Teknik personel, mühendis ya da doktora derecesine sahip biri olsun, her yeni çalışan göreve başlamadan önce uzmanlığına ve seviyesine göre özel bir hazırlık eğitiminden geçiyordu.

Tüm bunlar Avrupa, Amerika ve Japonya’da geçerli uluslararası standartlara uygun şekilde yürütülüyordu.

Nükleer programda çalışanların maaşları askerî alanlardaki maaşlarla karşılaştırılabilir mi?

Dr. Al-Janabi: Aslında bu doğru bir karşılaştırma olmaz. Nükleer programdaki çalışma, tamamen bilimsel bir iştir. Hassasiyet, araştırma ve geliştirme üzerine kuruludur. En belirgin yönlerinden biri de radyasyon riskine maruz kalmaktır.

Askerî çalışma ise tamamen farklı bir doğaya sahiptir. Sahaya, sürekli eğitime ve savaşlara katılmaya dayanır.

Her iki alan da önemlidir ve kendi şartlarına sahiptir. Ancak doğaları kökten farklı olduğu için bunlar arasında ölçme yapmak doğru değildir.

Irak, Arapların barışçıl nükleer enerjiye açılan kapısıydı

Irak nükleer programının, Arapların barışçıl nükleer enerji dünyasına giriş kapısı olduğu söylenebilir mi? Bölgedeki konumu neydi?

Dr. Al-Janabi: Büyük bir güvenle şunu söyleyebilirim: Irak nükleer programı yalnızca Arap bölgesinde değil, tüm Orta Doğu’da en gelişmiş programdı. Burada Siyonist oluşumu ayrı tutarak konuşuyorum.

O dönemde İran’ın çok ilerisindeydik. Irak programının temel özelliği çeşitlilik ve kapsayıcılıktı. Program tek bir alanla sınırlı değildi. Aynı anda tıp, tarım, sanayi ve bilimsel araştırmayı kapsıyordu.

Irak’ın iki nükleer reaktörü vardı: 1959 ila 1967 yılları arasında çalışmaya başlayan 4 megavat kapasiteli Rus reaktörü. Bu reaktörün kapasitesi daha sonra 6 megavata çıkarıldı ve 8 megavata yükseltilmesi planlanıyordu. Bir de 40 megavat kapasiteli Fransız reaktörü vardı. Bunun yanında 500 kilovat kapasiteli komşu bir reaktör daha bulunuyordu.

Fransız reaktörüne bölgede hiçbir ülke sahip değildi. Irak tarafı, bu reaktöre çok amaçlı bazı değişikliklerin eklenmesini istemişti. Bu özellikler orijinal modelde bile yoktu. Bu da reaktörü gerçekten istisnai hâle getiriyordu.

Arap Atom Enerjisi Kurumu

Arap ülkeleri Irak nükleer programıyla iş birliği yapıyor muydu, yoksa bu programa mesafeli mi duruyordu?

Dr. Al-Janabi: Herhangi bir ülkenin bu programdan korktuğunu ya da ona mesafeli yaklaştığını sanmıyorum. Tam tersine Irak, Arap Birliği’ne bağlı Arap Atom Enerjisi Kurumunun kurulmasına öncülük etti.

Tunus’ta bulunan Arap Birliği’ne bağlı Arap Atom Enerjisi Kurumu

Bu kurum bugün hâlâ varlığını sürdürüyor ve merkezi Tunus’ta bulunuyor.

Irak’ın bu kurumun kurulmasındaki rolü büyüktü. Hatta kuruluş önerisinin en başta Irak tarafından getirildiği düşünülüyor.

Bu kurum, Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından tanınıyordu. Böylece Arap ülkeleri, uluslararası programlardan bu kurum aracılığıyla faydalanabiliyordu.

İş birliği gerçek ve etkiliydi. Mısır, Suriye ve başka ülkelerde ortak eğitimleri kapsıyordu. Ayrıca nükleer programı bulunmayan ülkelerin yerel atom enerjisi kurumları kurması teşvik ediliyordu. Birçok Arap ülkesi de Irak ve Mısır’ın deneyimlerinden faydalanarak bu alanda başarı sağladı.

Bu Arap kurumu hakkında biraz daha bilgi verir misiniz? Amaçları neydi, kim yönetiyordu ve nasıl çalışıyordu?

Dr. Al-Janabi: Arap Atom Enerjisi Kurumu, Arap Birliği’ne bağlı bir kurumdur. Benim kanaatime göre Irak’tan gelen bir girişimle kuruldu. Amaç, Arap dünyasında barışçıl nükleer bilimi yaymak ve bu alanda üye ülkeler arasındaki çabaları koordine etmekti.

Merkezi Tunus’taydı ve hâlâ orada. Bu kurumu öne çıkaran şey, sadece Arap dünyasına ait bir kurum olması değildi. Aynı zamanda Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından da tanınıyordu. Bu da kuruma uluslararası ağırlık kazandırdı ve Arap üye ülkeler lehine Ajans’ın destek ve programlarından yararlanmasını sağladı.

O dönemde Irak’ın kuruma sağladığı finansman oldukça güçlüydü. Kurum, daha önce hiçbir nükleer faaliyeti bulunmayan Arap ülkelerini yerel atom enerjisi kurumları kurmaya teşvik etmeyi başardı. Birçok ülke de Irak ve Mısır deneyimlerinden yararlanarak bu alanda başarılı oldu.

Kurum hedeflerine ulaşabildi mi?

Dr. Al-Janabi: Elbette. Belki tüm hedeflerini eksiksiz gerçekleştiremedi ama nükleer farkındalığın yayılması ve Arap ülkeleri arasında bu alanda iş birliğinin kurulması konusunda somut başarılar elde etti.

Daha önce hiçbir nükleer faaliyeti bulunmayan birçok ülke, ulusal atom enerjisi kurumları kurdu. Öğrenmek ve eğitim almak için heyetler gönderdi. Bu heyetler daha sonra ülkelerine dönerek yeni kurulan merkezlerini geliştirdi.

Irak Deneyimini Aktarma Planları

Irak, deneyimini Arap ülkelerine yaymak ve uzmanlığını aktarmak için belirli planlar yaptı mı?

Dr. Al-Janabi: Evet. Öncelikle şunu açıklamam gerekir: Irak’ın nükleer deneyimi yalnızca Irak’a ait özel bir deneyim olarak görülmüyordu. Bu deneyime Arap dünyasının ortak deneyimi olarak bakılıyordu. Planlar da çok yönlüydü.

Birincisi, Arap ülkelerinden kadroları Irak’taki merkezlerde eğitmek üzere getirmekti.

İkincisi, Iraklı bilim insanlarını ve uzmanları Arap dünyasındaki küçük bilim merkezlerine göndererek deneyimi doğrudan aktarmaktı.

Üçüncüsü, Arap merkezlerine cihaz ve ekipman sağlamak, ardından bu merkezlerin kadrolarını bunları kullanma konusunda eğitmekti.

Çalışma yine “birleşik kaplar” ilkesiyle yürüyordu. Bilgi ve uzmanlık, Arap merkezleri arasında farklı yönlere doğru akıyordu. Küçük merkez yararlanıyor, büyüyor ve gelişiyordu. Ardından görev alanı genişliyor ve yeni programları üstlenebilecek hâle geliyordu. Bu yaklaşım gerçekten başarı sağladı.

Irak bu planlarla kendisini Arap bölgesinde barışçıl nükleer deneyimi yayacak bir merkez hâline getirebildi mi?

Dr. Al-Janabi: Evet. Bunun en büyük kanıtı, İsrail’in verdiği tepkidir. Irak gerçek anlamda gelişmiş bir nükleer program inşa etmeyi ve bu ilerlemeye katkı sunan nitelikli Arap bilim insanlarını kendisine çekmeyi başarmamış olsaydı, İsrail onları hedef almak ve tasfiye etmek için bu kadar çaba harcamazdı.

Bu bilim insanlarına yönelik suikastlar, onların başarısının ve katkılarının etkili olduğunun bir kanıtıdır. İsrail, Arap dünyasında ne nükleer alanda ne askerî alanda ne de teknolojik alanda gerçek bir bilimsel gelişmeyi kabul eder. Bu, kurulduğu günden bugüne değişmeyen sabit bir tutumdur.

Bilim insanlarının ödediği bedel

Arap bilim insanları Irak nükleer programına katılmalarının bedelini nasıl ödedi? Kendilerini bekleyen tehlikenin farkında mıydılar?

Dr. Al-Janabi: En ağır bedeli ödediler. Hayatlarını verdiler. Acı olan şu ki tehlikeyi çok iyi biliyorlardı ama buna rağmen yola devam etmekte ısrar ettiler.

Irak dışında bulunduklarında İsrail Mossad’ı tarafından hedef alınacaklarını biliyorlardı.

Suikasta uğrayanlar Irak içinde değil, yurt dışında tasfiye edildi. Çünkü o dönemde Irak içindeki güvenlik durumu iyiydi ve Mossad’ın ülkede rahatça hareket etmesine imkân vermiyordu.

Ancak Irak dışında hedef alınmaya açıktılar. Biri İsviçre’de, ikisi Paris’te öldürüldü. Bunlar sır değil, uluslararası güvenlik raporlarında belgelenmiş olaylardır.

Bu suikastlara dair belge ve kanıt var mı? İsrailliler bunları açıkça kabul etti mi?

Dr. Al-Janabi: Evet. Bu operasyonların nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyan belgeler ve soruşturmalar var. Meseleyi daha da açık hâle getiren şey ise İsraillilerin bu operasyonlarla bizzat övünmesi ve bunu saklamamasıdır.

Onlara göre bu, ilan edilmiş stratejik bir politikadır: Arap dünyasında herhangi bir bilimsel, nükleer ya da askerî ilerlemeyi engellemek.

Cemal Abdunnasır

Bu yaklaşımın tarihi Irak programından da öncesine uzanır. Belki hatırlarsınız, Cemal Abdunnasır döneminde Alman bilim insanları füze sistemleri geliştirmek için Mısır’a gelmişti. Onlar da 1960’ların ortalarında suikastlara maruz kaldı. Bu değişmeyen, sabit bir yöntemdir.

Sizce bu dosya, gelecek kuşak Arap bilim insanlarına nasıl bir mesaj taşıyor?

Dr. Al-Janabi: Mesaj çok açık: Arap dünyasında bilimsel ilerleme bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Hayatlarını feda eden bilim insanları bunu boşuna yapmadı. Arap bilimsel kapasitesini inşa etmenin, kalkınmanın ve onurun yolu olduğuna inanıyorlardı.

Onların hedef alınması, bölgeyi geri kalmışlığa ve bağımlılığa mahkûm etmek isteyenlerin gözünde bilimsel ilerlemenin ne kadar stratejik bir önem taşıdığını kesin biçimde gösteriyor.

Alınacak ders şudur: Devam edin, inşa edin ve korkunun bilim yolculuğunu durdurmasına izin vermeyin.