Gazeteci Yahya Bostan: “ABD Bile Olsanız Tek Başınıza Hedeflerinize Ulaşamıyorsunuz”
27.04.2026 - 17:06 | Son Güncellenme: 28.04.2026 - 11:16
İran’a ABD-İsrail tarafından açılan savaş sonrasında yürütülen müzakereler, şimdilik çıkmaza girdi. İran, Amerika ile eşit şartlarda yürütmek istediği müzakerelerde şu ana kadar sonuç alabilmiş değil. Aynı durum Amerika içinde geçerli. İran’a açılan savaş, Transatlantik hattında çatlaklıklar oluşturdu. NATO ülkelerinin güvenlik mimarilerini yeniden tahkim etmelerini gerekli kıldı. Bu tahkim ve çatlaklıklar, Türkiye, Rusya ve Çin gibi aktörlerle işbirliği ve ittifak kurulması gerekliliğini doğururken, Amerikan hegemonyasına karşı çok aktörlü ve çok merkezli küresel güçler artık belirmeye başlandı.
Beliren bu güç merkezlerinden Çin ve Türkiye’ye, NATO ve AB’nin aktörleri peş peşe ziyaretler gerçekleştiriyor. Amerika ve Avrupa, diplomasi ve barış odaklı strateji yürüten Türkiye’yle ilke ve değer odaklı değil, pragmatist ve zorunluluktan kaynaklı işbirliği ve ittifak kurma çalışmalarına dönük sahada artık açık adımlar atmaktadırlar. Yeni dünya düzeninin yeni güvenlik mimarisi ve ittifakları karılırken, belirsizlikler çağı diye adlandırılan bu süreç giderek belirlemelere yelken açıyor.
Bu yelken açmalarda Amerika ve Avrupa’nın Türkiye’ye biçtiği rolü, Türkiye’nin kendi iradesiyle kendisine biçtiği rolü, Pakistan-Suudi Arabistan-Mısır ile oluşan bölgesel işbirliğinin nereye evrileceğini, Avrupa ülkelerinin neden askeri savunmaya ağırlık verdiklerini, İran ile yürütülen masada müzakere sahada savaş şeklindeki hibrit stratejinin sonuç alıcı olup olmadığını, Yeni Şafak gazetesi dış politika yazarı Yahya Bostan ile konuştuk.
“AB ve Türkiye’nin ‘Ayrıcalıklı Ortaklık’ kavramına odaklandığını düşünüyorum”
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in: "Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki; Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” açıklamasını siz nasıl okudunuz? Bu Türkiye’nin, Rusya ve Çin gibi küresel ölçekte bir aktör olduğunun zımnen itirafı mıdır? Yoksa AB adayı Türkiye’nin, üyeliğinin daha çok bekletileceğinin itirafı mı?
Türkiye’nin AB’ye tam üye olup olmayacağı meselesi “eski dünyaya” ait bir tartışma. Bu tartışmalar yapılırken Ukrayna-Rusya savaşı patlak vermemişti. Gazze’de soykırım, İran’da savaş olmamıştı. Transatlantik ittifakta ayrışma henüz yaşanmıyordu. AB kendini şu andaki gibi güvensiz hissetmiyordu. Brüksel-Ankara ilişkileri asimetrik bir dengeye sahipti. Bugünün dünyasında ise şartlar çok farklı. Kaotik, belirsiz bir düzen oluşuyor. Bu yeni düzende AB’nin değil ama İngiltere, Ukrayna, Türkiye gibi ülkelerin de dahil olmasıyla Avrupa’nın güvenliğinin nasıl sağlanacağı daha çok tartışılıyor. Bu yeni düzende herkesin işbirliğine ve ortaklara ihtiyacı var.
Gözden Kaçmasın
Ben bu yüzden AB ve Türkiye’nin “ayrıcalıklı ortaklık” kavramına odaklandığını düşünüyorum. İnşa edilen bu ortaklığın temelini güvenlik, ticaret ve enerji oluşturuyor. Bu kapsamda 2023’ten bu yana ilişkilerin yeniden tanımlandığını, pozitif yönde geliştiğini görüyoruz. Leyen’in işaret ettiğiniz açıklaması ise bu süreçle çelişiyor. Bunun sebebi jeopolitik gerçekliğin dayattığı bu yeni iklimi bazı Avrupalı aktörlerin henüz içselleştirmemiş olması. Burada ideolojik önyargılar ve Rum Kesimi ile Yunanistan gibi görece küçük ülkelerin ısrarlı gündemleri rol oynuyor. Ama şunu söylemem lazım: Ukrayna’da bir barış olması halinde, Fransa ve İngiltere Gönüllüler Koalisyonu’nun kara gücünü oluştururken, Karadeniz tarafında ateşkesin gözlem ve denetimini Türkiye yapacak. Siz, bu role soyunan Türkiye’yi Rusya ile aynı cümlede geçirirseniz bunun adı stratejik miyopluk olur. Nitekim Leyen içeriden de çok tepki aldı. Komisyon açıklama yaparak Leyen’i düzeltmek zorunda kaldı.
“Avrupa’nın Türkiye ile ilgili olgunlaşmış bir stratejisi henüz yok, rekabet ve işbirliğini iç içe yürütüyor”
Hazır Avrupa Birliği’nden söz açmışken, AB-ABD arasındaki ayrışmayı konuşalım. Transatlantik ayrışmasının kaynağında sizce neler var? Türkiye bu ayrışmada ABD-AB tarafından nasıl konumlandırılıyor? Askeri, diplomatik ve ekonomik alanda Türkiye’ye nasıl bir rol biçmişler?
ABD’nin stratejik yönelimi Çin’dir. Bütün adımlarını buna göre atıyor. Irak’taki askeri varlığını yeniden konumlaması, Suriye’den çekilmesi bununla ilgilidir. Üstelik bu eğilim Biden döneminde başlamıştır, Trump bu eğilimi sürdürmüştür. ABD, Orta
Doğu’ya daha fazla enerji harcamak istemiyor. İsrail ile Körfez’i barıştırarak, İsrail’in güvenliğini sağlamayı hedefleyen İbrahim Anlaşmaları fikrini bu yüzden ortaya attılar. Ancak İsrail’in saldırganlığı nedeniyle henüz bu hedeflerine ulaşamadılar.
Orta Doğu bahsini açmamın sebebi şu: ABD’nin Avrupa ile kurduğu yeni tür ilişkinin perde arkasında da yine bu stratejik konumlanma var. ABD, enerjisini Çin’e odaklarken, Avrupa’nın güvenliğine daha fazla vakit ve kaynak ayırmak istemiyor. Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durmasını istiyor. Aslında Obama döneminden bu yana kapalı kapılar ardında yapılan bir tartışma bu. Trump sadece bu tartışmayı kaba bir üslupla kamuoyu önüne taşıdı.
ABD ve AB’nin Türkiye’ye bakışı ise birbirinden farklı. ABD; AB’nin kendi ayakları üzerinde durmasını, güvenlik ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasını, Rusya’yı dengelemesini, Rusya’nın da AB’yi baskılamasını, böylece Brüksel’in kendisine muhtaç olmasını istiyor. İzlediği politikadan bu başlıkları çıkarabiliyoruz. Washington, Türkiye’yi Avrupa’nın güvenliğinin bir parçası olarak görüyor. Orta Doğu’da Suriye ve Irak dosyalarında Ankara ile işbirliği yapmak istiyor. Bu işbirliğinin aynı zamanda Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya ve Afrika’yı kapsamasını bekliyor. Washington ve Ankara’nın konuştukları başlıkların küresel katmanı ilgilendiren çok boyutlu parametreler içerdiğini görüyoruz. AB ile işbirlikleri ise daha çok güvenlik, ticaret ve enerji üzerine odaklanıyor. AB’nin olgunlaşmış bir stratejisi henüz yok. Türkiye’yi, Ukrayna meselesi dışında, nasıl konumlandırdığını söylemek için erken. Şu an rekabet ve işbirliğinin iç içe geçtiği bir düzlem söz konusu.
“ABD, NATO’da etkisini azaltmaya çalışırken, Ankara’nın bu boşluğu doldurma girişimi tesadüfi değil”
Türkiye’nin Transatlantik ayrışmasına dair ne tür diplomatik, askeri ve ekonomik avantajları veya kapasitesi var? Transatlantik ayrışma karşısında Türkiye kendisine nasıl bir rol biçmiş? Ya da güttüğü strateji nedir? NATO Genel Sekreteri Rutte’nin son Türkiye ziyaretinde birtakım tekliflerde bulunduğu iddia ediliyor.
Yeni oluşan çok kutuplu dünya Türkiye gibi bölgesel güçleri daha çok aktörle ittifaka zorluyor. Ankara’nın bu kapsamda bölgesinde, Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Asya’da işbirliği odaklı yeni mekanizmalar inşa ettiğini görüyoruz. Eş zamanlı olarak, 2023’ten bu yana ABD ve Avrupa ile yeni bir dil kuruluyor. Türkiye’nin Adana’da NATO kolordu karargahı kurma gibi bir hedefi var. İttifakın karar mekanizmasında ağırlığını artırmaya çalışıyor. ABD, NATO’da etkisini azaltma hazırlığı yaparken Ankara’nın böyle bir girişimde bulunması tesadüf değil. Bir boşluk oluşacağını görüyor ve bu boşluğu kendisi doldurmak istiyor.
Türkiye’nin askeri, siyasi, diplomatik kapasitesi göz önüne alınırsa, NATO içerisinde bu potansiyeli taşıyan 3-4 ülke olduğu görülüyor. Bu yüzden NATO da bu durumun farkında. Türkiye’ye NATO’nun hazır kıta birliklerinin komutasını, bu kapasiteyi dikkate alarak teklif ettiler. Bu Rutte ziyaretinden önce gelen bir teklifti. Rutte ziyaretinin daha çok, temmuz ayında gerçekleşecek NATO’nun Ankara zirvesine hazırlık kapsamında yapıldığını düşünüyorum.
“ABD bile olsanız tek başınıza hedeflerinize ulaşamıyorsunuz ki bu yüzden Trump NATO’yu Hürmüz’e çağırdı”
Yeni Şafak’taki bir yazınızda NATO’nun önemi artacak tespitinde bulunuyorsunuz. Macron’un beyin ölümü gerçekleştiği dediği, Trump’ın kağıttan kaplan diye nitelendirdiği, NATO’dan çıkacağım diye AB ülkelerini azarladığı, ABD’nin bazı ülkelerdeki ordu varlığını sonlandırdığı, AB’nin ise kendi askeri paktını oluşturmak için demeçler verdiği bir ortam bize NATO’nun sahada önemini ve etkisini azalttı dedirtiyor. Siz ise tam tersini düşünüyorsunuz. Neden?
Avrupa bu küresel krize çok hazırlıksız yakalandı. AB’nin kendi askeri paktı ya da ordusunu kurması o kadar kolay değil. Almanya bugün ordusunu yeniden inşa etmeye çalışıyor. İlk kez askeri strateji belgesi yayınladılar. Asker sayısını artırmak istiyorlar. Zorunlu askerlik tartışılıyor. Ancak yapılan araştırmalar zorunlu askerliğin Alman gençler arasında popüler olmadığını gösteriyor. Aynı şey diğer Avrupa ülkeleri için de geçerli. Fransa Avrupa ülkelerine nükleer şemsiye sağlayarak Avrupa’nın liderliğine soyunurken, Almanya’nın rekabete dahil olmaya çalıştığı görülüyor. Avrupa’nın finansal gücü var. Ancak bu tek başına yeterli değil. İnsan kaynağı gerekiyor.

Zor şartları kaldırabilecek bir toplumsal yapı gerekiyor. Kurumsal kapasite inşası gerekiyor. Diyelim ki büyük bir ordu kurdunuz, savaş tecrübesi gerekiyor. Bunların hepsi Avrupa ülkeleri için birer açmaz. Bugünden yarına olacak şey değil. Bu şartlar altında orta ve uzun vadede Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için NATO dışında bir seçenek akla gelmiyor. Nitekim Avrupalılar da “ABD çıksa bile NATO’yu biz ayakta tutalım” düşüncesinde. NATO bu yüzden önemini koruyacak. Ama NATO, ABD için de önemli olacak. İki sebeple. Bir. İran savaşı ittifakların önemini ortaya koydu. Öyle olmasaydı Trump NATO’yu Hürmüz’e çağırmazdı. ABD bile olsanız tek başınıza hedeflerinize ulaşamıyorsunuz. İki. NATO büyük bir ekosistemdir. Avrupa’da üsler vardır. Lojistik hatları vardır. Radar sistemleri vardır. ABD, Çin gibi bir devle karşı karşıya gelmeye hazırlanırken bu kadar büyük bir ekosistemi elinin tersiyle itemez. Öyle olsaydı İran savaşında İtalyan, Fransız, İngiliz üslerini kullanmak için gerilim yaşamazdı.
“Ankara; Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan ile kurulan koordinasyonun askeri işbirliği içermesini istiyor”
Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır arasındaki koordinasyon kurulunun, yakın ve orta vadede neye evrileceğini düşünüyorsunuz? Hakan Fidan’ın İsrail, İslam karşı ittifak oluşturuyor demeci var. Dört ülkenin her biri, askeri ve ekonomik olarak tek başına İsrail’e karşı güçleri yetmediğinden dolayı mı bu koordinasyonu kurdular? İsrail bu hamleyi nasıl okuyor? Bu kurul salt İran-ABD arasındaki gerilimi azaltmak için oluşturulmuş diyemeyiz değil mi? 27 Mart’taki yazınızda, devlet aklı yeni bir güvenlik mimarisi üzerinde çalışıyor dediğiniz bu mu?
Bu koordinasyon, bölge ülkelerinin bir araya gelerek bölgesel sorunlara bölgesel çözüm üretme perspektifinin bir ürünü. İlk kez Gazze’de Türkiye’nin girişimleriyle sekiz ülke bir araya geldi ve Trump’ı bir noktaya getirebildi. Yine Suriye’de Türkiye, Katar, S. Arabistan koordinasyonu çok işe yaradı. Şimdi de dört ülke İran krizinin sona ermesi için çabalıyor. Bu ülkelerin bir araya gelmesi, karşılıklı güven inşa etmesi, sorunlara çözüm üretme arayışı çok önemli. Sınamalar çok büyük. Buna rağmen sağduyu ve ortak akılla ilerleniyor. Bu çerçevede ciddi bir tecrübe birikti. Benim gördüğüm kadarıyla Ankara, bu koordinasyonun askeri işbirliği içermesini istiyor. Ancak onun için hala zamana ihtiyaç var.
“İran masaya eşit şartlarda oturmak istiyor çünkü Trump’ın içeride sıkıştığını ve askeri hedeflere ulaşamadığını görüyor”
ABD ile İran arasında masada müzakere sahada savaş stratejisi yani hibrit bir durum uygulanıyor gibi. İran’ın savaş sonrası yürüttüğü stratejiyi nasıl buluyorsunuz? Bunu, ABD için de soracak olursak Amerika’nın stratejisini nasıl buluyorsunuz?
ABD’nin bir stratejisi yok. Bunu kendileri söylüyor. Beyaz Saray’a yakın gazetecilerin aktardığına göre Trump’ın danışmanları “İlk hafta stratejimiz vardı ancak sonrasını gidişat belirledi” diyorlar. Bu yüzden Trump çok çelişkili açıklamalar yapıyor. Birbirine zıt pozisyonlar alıyor. İran’daki ayrılıkçı örgütlerle ilişkiler, sonra bundan vazgeçilmesi, kara operasyonu hazırlığı, sonra bundan vazgeçilmesi, İran medeniyetini ortadan kaldırma tehdidi, sonra masaya oturulması… Hepsi bunun sonucu. ABD, kendi çıkarına olmayan bir savaşa sürüklendi. Şimdi bu savaştan onurlu bir çıkış arıyor. Trump’ın Lübnan’da ateşkesi zorlaması, İsrail’i durdurması, İran masaya oturmasa da ateşkesi uzatması, ABD’nin masaya bağımlı hale geldiğini gösteriyor.
İran açısından bakarsak… Yaşamsal bir savaş veriyor. Bu yaşamsal savaşta çok büyük riskler aldılar. Körfez ülkelerini hedef alması büyük riskti. Savaşın yayılmasına yol açabilirdi. Arka planda ABD ile anlaşma taslağında neredeyse anlaşmışken, ikinci tur müzakerelere katılmamak da risktir. Uzlaşıldığı söylenen taslaktaki kazanımların kaybedilmesine yol açabilir. Ancak İran Trump’ın içeride sıkıştığını, askeri hedeflere ulaşamadığını, üzerinde ciddi bir kamuoyu baskısı olduğunu, üst düzey istihbaratçıların istifa ettiğini, alınan kararlara karşı çıkan komutanların görevden alındığını, Trump’ın kendi tabanı MAGA’cılarla bile kavga ettiğini, yani ABD içinde de ciddi bir tartışma olduğunu görüyor. Ve rejim, bu savaştan zaferle çıktığını İran toplumuna göstermek, böylece ayakta kalabilmek için masaya “eşit şartlarda” oturmak istiyor.
Trump Hürmüz’ü kapalı tutmasaydı muhtemelen Pakistan’da ikinci tur müzakereler yapılacaktı. İran masaya gelmeye hazırlanırken bu kez iki İran gemisine el kondu. Daha sonra İran’ın masadan uzaklaştığını, Hürmüz’deki iki gemiye el koyarak şartları eşitlediğini gördük. Trump o masaya oturmak istiyor. Bunu istiyorsa süreci daha fazla zorlaştırmaması lazım. Sonuçta her iki tarafın da eli tetikte. Çatışmaların derinleşmesi küçük bir provokasyona bakar.
“Dünyanın nereye gittiğini anlamaya çalışırken, Türkiye’yi merkeze alan bir bakış açım var”
İster akademisyen ister gazeteci olsun her bir aktörün dış politikayı okumada bir arka planı söz konusudur. Siz dış politikayı hangi arka plan üzerinde okumaktasınız. Babanızın dost ve arkadaşlarının kaleme aldığı “Bezzaz Yaşar Bostan Kitabı” isimli eserde oğlu olarak sizin de bir yazınız var. Kitabın 18 ve 19.sayfalarında, babanızın siyasal düşüncesinin ilk durağının Sosyalizm olduğunu, 1970’lı yılların başında Din-i Mübin-i İslam’ın ipine sarıldığını belirttikten sonra, kişisel yaşamında kapitalizmi besleyecek davranış ve tüketimden uzak durduğunu, bezzazlık yaptığı dönemde de kapitalist kurallara göre büyümektense geleneksel yöntemleri seçtiğini belirtiyor ve ardından şu tespitte bulunuyorsunuz babanız için: “Yaşar Bostan’ın düşünsel olarak dünyayı okuyuşu da Kur’an’dan beslenirdi.” Yahya Bostan’ın düşünsel olarak dünyayı okuyuşu ne üzerinedir?
Dünya siyaseti güç ve çıkar ilişkileriyle yoğrulur. Bunun günümüz kuralsızlığıyla bir ilgisi yok. Uluslararası hukuk ve kurumların çok güçlü göründüğü geçmiş dönemlerde de uluslararası hukuk denen şey sadece küçük ve orta ölçekli ülkelerin uyması gereken kurallar bütünüydü. Bu anlamda güç, uluslararası ilişkilerde layüseldir.
Ancak hiçbir güç, kadiri mutlak değildir. ABD’nin İran’da karşılaştığı tablo gibi, her aktörün sınırları vardır. Kağıt üzerinde yapılan hesaplamalar sahada karşılık bulmayabilir. Ukrayna’da olduğu gibi, konvansiyonel, pahalı, ağır silahlar; kamikaze dronlar gibi ucuz, asimetrik, hafif silahlar karşısında etkisiz kalabilir.
Gücün sınırlarını kısa vadeli gelişmeler değil, uzun vadeli, köklü parametreler belirler. Coğrafya, nüfus, ekonomik kapasite, askeri güç, kurumsal kapasite, toplumsal genetik kodlar bu parametrelerden bazılarıdır. Bu kapsamda her ülkenin parmak izi farklıdır, nevi şahsına münhasır okuma şarttır.
Yaptığım bütün okumalarda bu kriterleri esas alarak, dünyanın nereye gittiğini, geleceğin insanlığa ne getireceğini anlamaya odaklanıyorum. Trendleri ve eğilimleri fark etmeye, onları tanımaya ve tanımlamaya çalışıyorum. Devletlerarası ilişkilerin seyir haritasını çiziyorum. Bu eğilim ve gelişmelerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği üzerine kafa yoruyorum. Türkiye’yi merkeze alan bir bakış açım var.