Dr. Mustafa Göksu: “Katar-Türkiye İlişkileri Yazılı İttifakların Ötesinde”
25.09.2026 - 12:56 | Son Güncellenme: 25.09.2026 - 17:33
Sayın Büyükelçim, öncelikle sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Mustafa Göksu’nun hikayesi nerede başlıyor?
Adıyaman Gölbaşı doğumluyum. 11 yaşlarındayken İstanbul’a geldim. Hafızlık yapmak için gelmiştim. Ortaokulu dışarıdan bitirdim, ardından İmam Hatip Lisesi’nde okudum.
Türkiye’de bir üniversite kazanmıştım. O sırada Suudi Arabistan’daki Medine İslam Üniversitesi’nden de kabul aldım. Pakistan’da mühendislik fakültesinden de kabul gelmişti. Ben Medine İslam Üniversitesi’ni tercih ettim ve üniversiteyi orada bitirdim.
Sonrasında yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı sürdürürken bir taraftan da kendi özel işlerimle uğraştım. 2011 yılında, o dönem Başbakanlık Yatırım Ajansı olan kurumda göreve başladım. Önce Riyad’da Suudi Arabistan temsilciliğini, daha sonra Körfez temsilciliğini yürüttüm. Devlet kurumlarıyla ilk yakın temasım da bu dönemde başladı.
2020 yılında Doha’ya büyükelçi olarak geldiğimde ise hayatımda yeni bir dönem başladı ve Dışişleri Bakanlığımızın geleneğinin bir parçası oldum.
“Hayatımda hiçbir gün ‘Büyükelçi olayım’ ya da ‘Büyükelçi olabilirim’ diye düşünmedim.”
Büyükelçilik görevi size teklif edildiğinde ne hissettiniz? Kariyer diplomatlığından gelmemeniz sizin için bir dezavantaj oldu mu?
Doha Büyükelçiliğinin Türkiye açısından önemli bir görev olduğunu biliyordum. Dolayısıyla büyük bir sorumluluktu ve kolay değildi.
Güvendiğim bazı şeyler vardı. Bölgeyi, bölgenin dilini ve kültürünü iyi biliyordum. Bir de çalışmayı severim. Fakat bilmediğinizi bilmeniz ve bilmediğiniz konuları bilenlerden öğrenmeniz gerekiyor.
Kariyer diplomatları yıllarca bu işin eğitiminden ve farklı görevlerden geçiyor. Bunlar yalnızca okuyarak elde edilecek tecrübeler değil. Benim de bu açığı hızlı biçimde kapatmam gerekiyordu.
Bakanlığımızdaki meslek memurlarımızdan çok şey öğrendim. Bunun yanında Doha’daki diğer büyükelçilerden de faydalanmaya çalıştım. Mesela “Breakfast with Ambassador” diye bir konsept oluşturduk. Büyükelçileri eşleriyle birlikte çağırıyor, diplomatlarımızla beraber bir buçuk iki saat boyunca ülkeleri, büyükelçilikleri ve tecrübeleri hakkında konuşuyorduk.
Büyükelçilerin programlarına gittim, onları gözlemledim. Beğendiğim şeyleri hayatıma kattım, uygun görmediklerimi almadım. Yazışmaları okudum, dinledim ve sürekli öğrenmeye çalıştım.
Büyükelçilik görevinin bana öğrettiği şeylerden biri de daha dikkatli ve seçici konuşmak, hatta zaman zaman konuşmamayı öğrenmek oldu.
“Büyükelçilikteki en büyük şey, başkasıyla yarışmadan kendin olmak. İşin özeti, kendiniz olursanız kazanıyorsunuz.”
Katar’da sizi insanlara yakın bir büyükelçi olarak tanımlayanlar oldu. Siz nasıl bir büyükelçilik anlayışı oluşturmaya çalıştınız?
Göreve başladığımda kendime “Ben nasıl bir büyükelçi olmalıyım?” diye sordum. Her büyükelçinin öne çıktığı bir alan vardır. Ben de kendi kendime, “Ben insani diplomasiyim” dedim.
Önce insana dokunmak gerektiğine inanıyorum.
Koronavirüs döneminde göreve başladım. İnsanlar ailelerinden ve çocuklarından ayrı kalmıştı. Buluşmalara yönelik sınırlamalar vardı. O dönemde açık kapı günlerini başlattık. Bunu da kişisel ilişkiler üzerinden değil, herkesin eşit biçimde ulaşabileceği bir sistemle yapmak istedik.
Vatandaşımıza, “Bizim için hepiniz eşitsiniz” diyebilmeliydik ve buna onları inandırmalıydık.

Bazı ailelerin yeniden bir araya gelmesine yardımcı olduk. Proje alan iş insanlarımızın ihtiyaç duyduğu teknik personelin Katar’a gelebilmesi için çalıştık.
Çünkü biz mekanik bir görev yapmıyoruz, insanla çalışıyoruz.
Öncelikle vatandaşınıza dokunmanız ve devletin onların yanında olduğunu göstermeniz gerekiyor. İkinci olarak içinde bulunduğunuz topluma yakın olmalısınız. Katarlıların meclislerine, düğünlerine ve taziyelerine gittik. Üçüncü olarak diplomatlarla ve diğer büyükelçilerle güçlü iletişim kanalları kurmaya çalıştık.
Yeni gelen büyükelçilerin güven mektuplarını sunduktan sonraki ilk kahvaltılarından birini bizimle yapmaları için bir sistem oluşturduk. Koronavirüs sonrasında büyükelçileri Türkiye Büyükelçiliğiyle hızlı biçimde buluşturmak için Türkiye’den şef Ömür Akkor’u getirdik ve farklı gruplar halinde misafir ettik.
Bütün bunlar hem benim mesleği daha hızlı öğrenmeme hem de toplumla kısa sürede güçlü bir ilişki kurmamıza yardımcı oldu.
Altı yıllık göreviniz boyunca Katar’da çok kritik gelişmelere tanıklık ettiniz. Bu dönem sizin için nasıl geçti?
Katar’daki dönemimizi düşündüğümüzde önce koronavirüs vardı, ardından Dünya Kupası’na hazırlık süreci geldi.
İlk kez Dünya Kupası Müslüman bir ülkede düzenlenecekti. Katar’ın başarılı olması gerektiğine inanıyorduk. Koronavirüs nedeniyle kısıtlamalar vardı, projelerin yetişmesi gerekiyordu. Türkiye ise lojistik, malzeme ve iş gücü açısından Katar’ın en yakın ortaklarından biriydi.
Bir taraftan Türk işçilerinin haklarını korumanız, diğer taraftan ikili ilişkilere zarar gelmemesi için çalışmanız gerekiyordu. Türkiye’nin Dünya Kupası hazırlıklarında hem inşaat alanında hem de güvenlik konusunda ciddi katkıları oldu.
Dünya Kupası’nın ardından Gazze meselesi başladı. Bunun yanında Katar, Afganistan başta olmak üzere farklı siyasi dosyaların ve uluslararası toplantıların da merkezlerinden biri. Doha Forum ve Ekonomik Forum gibi çok sayıda uluslararası organizasyon gerçekleştiriliyor.
Bu nedenle sürekli heyetler ve misafirlerle ilgileniyorsunuz. Fiziksel olarak çok yorucu bir dönemdi ama aynı zamanda çok öğreticiydi. Karşılaştığınız her insandan, yaşadığınız her krizden ve her olumsuzluktan bir şey öğreniyorsunuz.
Katar’da bulunduğum süre boyunca Katar tarihinde önemli yeri olacak birçok hadiseye tanıklık ettim. Bütün bunlar bana çok şey öğretti.
“Karşılaştığınız her insandan, yaşadığınız her krizden ve her olumsuzluktan bir şey öğreniyorsunuz.”
6 Şubat depremleri sırasında Katar’dan Türkiye’ye çok büyük bir yardım seferberliği olmuştu. O günlerden sizin hafızanızda neler kaldı?
Katar’ın o dönemdeki yardımlarını rakamlara ve raporlara sığdırmak kolay değil.
Dünya Kupası’ndan kalan 10 bin konteyner vardı. Bunları Türkiye’ye götürdük ve Hatay’da Katar-Türkiye Kardeşlik Konteyner Kenti oluşturuldu.
Ayni yardımlar geldi, nakdi yardımlar toplandı. Büyükelçiliğimiz hesap açtı ve burada toplanan paraları ilgili kurumlara ulaştırılmak üzere Dışişleri Bakanlığımıza gönderdik.
Daha da önemlisi bir hava koridoru oluşturuldu. Katar, C-17 askeri kargo uçaklarını yardım çalışmalarına tahsis etti. Dünyanın farklı noktalarından çadır, mobil tuvalet ve battaniye gibi ihtiyaçları Katar’ın uçaklarıyla herhangi bir ücret ödemeden Türkiye’ye ulaştırma imkanımız oldu. Bunu hiçbir zaman unutmayacağız.
Katar Emiri de Katar televizyonundaki yardım kampanyasına 50 milyon riyal bağışladı. Katar halkı ve Katar’da yaşayan diğer topluluklar da ellerinden gelen desteği gösterdi.
Beni etkileyen bireysel hikayeler de vardı. Bir otel sahibi, yeni satın aldığı 600 yatağı hemen Türkiye’ye gönderdi. Suriyeli bir Türk vatandaşı bütün deposunu yardım çalışmalarımıza açtı; aylarca yardımları orada topladık. Katarlı bir iş insanı ise elindeki 85 ton halının tamamını bağışladı.
Herkes gücü ölçüsünde hiçbir şeyini esirgemedi.
“Katar’ın deprem dönemindeki yardımlarını hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız.”
Katar toplumu ile bu kadar yakın ilişki kurmanızda Arapça bilmenin nasıl bir etkisi oldu?
Dil bilmek, özellikle Arapçayı bilmek çok önemli. Ama yalnızca dil bilmek yetmez. Yerinizden kalkıp gitmeniz gerekiyor.
Bir düğüne katıldığınızda yalnızca düğün sahibini mutlu etmiyorsunuz. Aracınız Türk bayrağıyla oraya geliyor. İnsanlar sizi Mustafa Göksu olarak değil, Türkiye Büyükelçisi olarak görüyor. Çekilen fotoğraflarda Türk bayrağı yer alıyor ve bunlar yüzlerce, bazen binlerce insanın telefonuna ulaşıyor.
Ben bu nedenle evlilik merasimlerine ve taziyelere gitmeyi çok önemsedim. Benim görevim bayrağı taşımak.
Katarlıların meclislerine de çok gittim. Meclisler Katar’da gerçekten bir okul. Orada Katar hakkında sürekli bir şey öğreniyorsunuz, kendi ülkenizi anlatıyorsunuz ve kişisel ilişkiler kuruyorsunuz.

Katar toplumunda beni etkileyen şeylerden biri de bütün ekonomik imkanlarına rağmen geleneklerine bağlı kalmaları oldu. Zengin ve dünyayı bilen bir toplum ama aynı zamanda kendi adetlerini koruyor. Meclislerinden düğün ve cenaze geleneklerine, Ramazan gecelerinden bayramlarına kadar bu değerleri yaşatıyorlar.
Türkiye’ye karşı da ayrı bir muhabbetleri var. Biz de gittiğimiz yerlerde Türkiye hakkındaki bu olumlu algının faydasını gördük.
Büyükelçilik döneminizde klasik diplomatik çalışmaların dışında hangi projelere ağırlık verdiniz?
Projelerin büyük bölümü ihtiyaçlardan ortaya çıktı.
Sosyal medyayı daha önce hiç kullanmazdım. Fakat büyükelçilikler ve büyükelçiler hakkında bazı önyargılar bulunduğunu görüyorduk. Faaliyetlerimizi insanlara anlatmak ve bu önyargıları kırmak amacıyla sosyal medyaya ağırlık verdik.
Bunun bize geri dönüşü de oldu. Bazen çok sıradan gördüğümüz bir faaliyet büyük ilgi gördü ve devam ettirdik. Çok inandığımız bazı çalışmalar hakkında ise olumsuz geri dönüşler aldık ve değiştirdik. Böylece vatandaşınıza sizi değerlendirme imkanı vermiş oluyorsunuz.
Konsolosluk bölümümüzü de yeniden düzenledik. İnsanların iki saat bekledikten sonra bir evrakının eksik olduğunu öğrenmesini istemedik. Bu nedenle girişte işlemlerin kontrol edilebileceği bir ön ofis mantığı oluşturduk.
19 Mayıs’ta yüzlerce kişinin katıldığı Atatürk Gençlik Koşusu düzenledik. Ramazan aylarında farklı meslek gruplarını bir araya getiren iftarlar yaptık. Buradaki amaç insanları doyurmak değildi; zaten Katar fakir bir ülke değil. Amaç insanları birbiriyle tanıştırmaktı.
Doktorları, bilişim sektöründe çalışanları, bankacıları, iş insanlarını, diplomatları ve farklı kesimleri bir araya getirdik.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında da vatandaşlarımızı daha fazla dahil etmeye çalıştık. Bir gün diplomatik resepsiyon, ikinci gün ise vatandaşlarımızla Cumhuriyet Bayramı kutlaması yaptık. Ailelerin ve çocukların katılabileceği bir ortam oluşturduk.
Çünkü büyükelçilik olarak yalnızca kendi personelinizle her şeyi yapmanız mümkün değil. Ben burada yaşayan her vatandaşımızı bir anlamda büyükelçiliğin parçası olarak gördüm. Berberde çalışan da restoranda çalışan da bir sorun gördüğünde size ulaşıyor ve sizin kendinizi düzeltmenize yardımcı oluyor.
Katar’daki Türk öğrenciler için de bazı çalışmalar yaptınız. Bu konu neden sizin için önemliydi?
Ben kendim yurt dışında okudum. Orta sınıf bir Anadolu ailesinden geliyordum. Suudi Arabistan’da okumaya giderken evraklarımı abimin bir arkadaşı götürüp teslim etmişti.
Sonra kendi kendime, “Abisi veya tanıdığı olmayanın kimi olacak?” diye sordum. Büyükelçilikler olmalı.

Bu nedenle üniversitelerle görüşerek Türk öğrenciler için burs imkanları oluşturmaya çalıştık. Katar Üniversitesi’nden 30, başka bir üniversiteden 20 ve Doha’daki bir başka kurumdan 5 burs aldık. Doha Enstitüsü üzerinden diplomatlarımızın bir yıl Arapça eğitimi almalarını sağladık.
Bugün burada yüzlerce öğrencimizi görmek benim için çok kıymetli. Bu makamlar gelip geçecek; geriye bıraktığımız hikayeler kalacak.
Beni en çok mutlu eden ifadelerden biri şuydu: Bazı vatandaşlarımız, “Size hiç işim düşmedi ama sizin burada olduğunuzu bilmek bize güç veriyordu. Sıkıştığımda başvuracağım bir yer olduğunu biliyordum” dediler.
Benim için bundan daha kıymetli çok az şey vardır.
“Bu makamlar gidecek; geriye bıraktığımız hikayeler kalacak.”
Yurt dışında eğitim alan Türk gençlerine özellikle dil konusunda ne tavsiye ediyorsunuz?
Arapçayı öğrenirken Türkçeyi unutmamaları gerekiyor. Ben bunu kendi hayatımda yaşadım. Suudi Arabistan’daki üniversite eğitimimden sonra Türkiye’ye döndüğümde Türkçemi yeniden güçlendirmem gerekti.
Yabancı bir dil öğrenmek çok büyük bir kazanım ama kendi dilinizden kopmamalısınız.
Yurt dışında eğitim yalnızca dil öğrenmek de değildir. Sokakta dolaşırken, üniversitede farklı milletlerden insanlarla tanışırken onların kültürlerini ve adetlerini öğreniyorsunuz. İleride devlette, ticarette veya başka bir alanda görev aldığınızda bütün bunların size katkısı oluyor.
Bu nedenle öğrencilerimizin, memurlarımızın, idarecilerimizin ve iş insanlarımızın yurt dışı tecrübesi edinmesini çok önemsiyorum.
Büyükelçiliklerin görevlerinden biri de insanların kendi başlarına açamayacakları kapıları açmak ve onların ufuklarını genişletmek olmalı.
Türkiye ile Arap dünyası arasında zaman zaman oluşan olumsuz algıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu mesele bir kurumun veya yalnızca devletin çözebileceği bir konu değil.
Bir yabancı Türkiye’ye geldiğinde ilk karşılaştığı kişi bazen pasaport memurudur. Daha sonra taksi şoförüyle, esnafla veya başka insanlarla karşılaşır. Herkes, yaptığı yanlış bir davranışın yalnızca o kişiyi değil ülkenin imajını da etkileyebileceğini bilmeli.

Konsolosluktaki arkadaşlarıma da hep söylüyordum: Belki bir yabancı hayatında yalnızca bir defa sizin konsolosluğunuza gelecek. Siz ona nasıl davrandıysanız Türkiye’yi ve sizi öyle hatırlayacak. Bunu telafi etmek için ikinci bir şansınız olmayabilir.
Her gelen turist bizim misafirimiz. Yanlış yapma hakkımız yok. Çünkü ülkemizde yaşanan olumsuzluklardan hepimiz etkileniyoruz, olumlu gelişmelerden de hepimiz faydalanıyoruz.
Altı yıllık görev döneminizde Türkiye-Katar ilişkileri hangi noktaya geldi?
İki ülke liderinin ilişkilerinin iyi olması çok önemli ve biz diplomatlar bunun faydasını gördük. Fakat bununla yetinmemek, ilişkileri kurumsallaştırmak gerekiyor.
Türkiye ile Katar arasında 2014 yılında kurulan Yüksek Stratejik Komite bu açıdan çok önemli. İki ülkenin farklı kurumları düzenli biçimde bir araya geliyor ve anlaşmalar imzalanıyor.
Ben göreve başladığımda iki ülke arasında imzalanmış anlaşmaların sayısı 57’ydi. Son durumda bu sayı 125’e ulaştı. Altı yıllık dönemde 60’ın üzerinde yeni anlaşma imzalandı.
Dünya Kupası döneminde ticaret hacmi ciddi biçimde yükseldi. Sonrasında Katar’daki genel ticari hareketlilikten etkilenerek bir miktar geriledi. Ancak imzalanan ticaret anlaşmalarıyla bazı ürünlerde gümrük ve diğer vergiler konusunda sağlanacak kolaylıkların ticareti yeniden artıracağına inanıyoruz.
Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu 5 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi var. Özellikle savunma sanayiindeki gelişmelerle bunun ulaşılmaz bir hedef olmadığını düşünüyorum.
Bir diğer önemli alan üçüncü ülkelerde ortak yatırımlar. Türk girişimcisinin dünyanın farklı yerlerinde edindiği tecrübe ile Katar’ın finansal gücünü bir araya getirerek üçüncü ülkelerde yeni yatırımlar gerçekleştirmek için bazı başlangıçlar yaptık. Bunun sonuçlarını da görmeye başladık.
“Hem Katar hem Türkiye, zor zamanlarda bedel ödeme pahasına birbirlerinin yanında durmayı becererek tarihe güzel bir not düştüler.”
Türkiye ile Katar arasındaki askeri iş birliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İki ülke arasındaki ilişkilerde benim önemsediğim bir şey var: Doğru tarafta durmak. Bunun zaman zaman bir bedeli olur ve buna hazır olmanız gerekir.
Türkiye ve Katar, zor zamanlarda birbirlerini desteklemek için bu bedeli göze alabildiklerini gösterdiler.
Bugün dünyada ne kadar zengin veya ne kadar güçlü bir orduya sahip olursanız olun tek başınıza kalamazsınız. Ortaklıklar oluşturmak zorundasınız ve uzun bir yolculukta yanınızda olacak ortaklarınızı doğru seçmeniz gerekiyor.
Katar ve Türkiye bunu bölgedeki son gelişmelerden çok daha önce fiilen gerçekleştirmişti.
Katar’da Türk kara, hava ve deniz unsurları bulunuyor. Birliklerimiz eğitim faaliyetlerine katılıyor ve karşılıklı tecrübe paylaşımı gerçekleştiriliyor.
Ben Katar ile ilişkilerimizin yalnızca stratejik ittifak kavramıyla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Katar-Türkiye ilişkileri, yazılan ittifaklardan veya ortaya konulan rakamlardan daha öte bir birliktelik olmaya devam edecek.
Katar’da çalışmak isteyen Türk gençlerine ne tavsiye edersiniz?
Katar’da özellikle enerji, havacılık, sağlık ve farklı teknik alanlarda önemli iş imkanları bulunuyor. Türk doktorlar, mühendisler, pilotlar ve farklı alanlardan uzmanlarımız burada çalışıyor.
Ancak işe alım süreçleri oldukça profesyonel ilerliyor. İnsanların ilanları kendilerinin takip etmesi, başvurularını yapması, formları doldurması ve süreci sonuna kadar izlemesi gerekiyor.
Buradaki yöneticilerle konuştuğumuzda bize çok defa, “Kendi işini kendisi takip etsin; yarın benim işimi de o takip edecek” dediler.
Bu çok önemli bir bakış açısı. Bir aday kendi başvuru sürecini takip edemiyorsa iş hayatında kendisine verilen işi ne kadar takip edeceği de sorgulanıyor.
Dil de çok önemli. Gençlerimiz kendi alanlarında uzmanlaşırken yabancı dil konusunda da kendilerini geliştirmeli.
Altı yılın sonunda “Keşke şunu da yapsaydım” dediğiniz bir şey kaldı mı?
Göreve başladığım ilk gün kendime bir prensip koydum. Yarın görevden alınacakmışım gibi son ana kadar yapmam gerekenleri yapacaktım.
Bugün geriye baktığımda, imkanlar ölçüsünde “Keşke şunu da yapsaydım” dediğim çok fazla şey kalmadığını düşünüyorum.

Katar Türk Okulu projesi vardı, onu da başlattık. Üniversite öğrencilerimizi buraya getirmek istiyordum, bunu da gerçekleştirdik. Yol boyunca ortaya çıkan imkanları değerlendirmeye çalıştım.
Elbette zaman zaman yanlış kararlar verebilirsiniz. Bir şey yaparsınız, olumsuz geri dönüş alırsınız ve değiştirirsiniz. Bu da öğrenme sürecinin bir parçası.
Eğer farkında olmadan bir vatandaşımızı kırdıysam veya bir vatandaşımızın gözünün içine bakamadığım bir an olduysa onlardan da helallik isterim.
Ama genel olarak çok dolu bir dönem geçirdiğimizi düşünüyorum.
Katar’dan ayrılırken en çok neyi özleyeceksiniz ve Türkiye’ye ne götürüyorsunuz?
En çok Katar’ın dostluğunu özleyeceğim. Akşamları meclislerini ve Ramazan gecelerini, özellikle Ramazan’ın son on gününü çok özleyeceğim.
Altı yıl boyunca yaşadığım tecrübeleri götürüyorum. Dışişleri gibi köklü bir okuldan öğrendiklerimi, devlet disiplini içerisinde çalışmanın bana kattıklarını götürüyorum.
Katarlı kardeşlerimizden gördüğüm güzel hasletleri de götürüyorum. Cömertliklerini, güler yüzlerini ve insanlara yardımcı olma gayretlerini unutmayacağım.
Bu altı yıl boyunca birlikte çalıştığım diplomatlarımıza, çalışma arkadaşlarımıza, projelerimize katkı sunan iş insanlarımıza, sponsorlarımıza, medya mensuplarına ve bize destek veren herkese teşekkür ediyorum.
En önemlisi de aileme teşekkür ediyorum. Altı yıl çok yoğun çalıştık. Eşim ve çocuklarım sabırla bekledi.
Benden sonra görevi devralacak arkadaşımıza da başarılar diliyorum. İnşallah Katar’da henüz yazılmamış güzel hikayeleri o yazar ve Katar-Türkiye dostluğu her geçen gün yeni hikayelerle zenginleşmeye devam eder.