“Avrupa Radikal Sağı ile Netanyahu Çizgisindeki Siyonizm Artık Jeokültürel Müttefik”

Avrupa’da radikal sağın yükselişi, yalnızca seçim başarılarıyla değil; İslamofobi, Siyonizm, jeopolitik müdahaleler ve otoriteryen eğilimlerle de tartışılıyor. Siyaset bilimci Sinan Baykent, Avrupa radikal sağının ABD, Rusya, Çin, İsrail ve Hindistan’la kurduğu ilişkilerden Netanyahu çizgisindeki Siyonizmle yakınlaşmasına, İslam düşmanlığının kurumsallaşmasından Avrupa’nın siyasi geleceğine kadar yükselen sağın arka planını Fokus+ için değerlendirdi.
siyaset-bilimci-sinan-baykent-avrupa-radikal-sagi-ile-netanyahu-cizgisindeki-siyonizm-artik-jeokulturel-muttefik.jpg

30.09.2026 - 14:39  |  Son Güncellenme:  30.09.2026 - 15:00

Dünyada ve Avrupa’da yükselen sağ hareketler, son yıllarda Batı'daki belediye, milletvekili ve eyalet seçimlerinde elde ettikleri başarılarıyla daha bir gündem oldular. Sağ hareketler yükseliyor mu yoksa yükseltiliyor mu tartışması bir yana bu hareketlerin aşırı sağ, sağ popülist, radikal sağ, ulusal sağ, muhafazakâr milliyetçiler, kültürel milliyetçiler gibi hangi adlandırmalarla nitelendirileceği de tartışma konusu. Söyleşide radikal sağ kavramı tercih edilmekle birlikte sağ hareketlerin tarihsel, ideolojik, aktüel ve jeopolitik denklem içindeki konumlarını, argümanlarını ve aktörlerini, bu alanda uzun yıllar akademik çalışmalar yapmış olan ve meselenin hem kuramsal hem de aktüel tarafıyla ilgilenen siyaset bilimci Sinan Baykent ile konuştuk. 

Baykent ile Amerika ile Avrupa sağı arasındaki benzerlik ve farklılıkları, radikal sağın yükselişine neden olan ekonomik, kültürel ve jeopolitik zemini, radikal sağın tarihsel kodlarla ilişkisini de konuştuk. Ancak söyleşide ağırlıklı olarak radikal sağın, kendisi dışındaki siyasi ve toplumsal cereyanlarla bağına ağırlık verdik. Radikal sağ hareketlerin; kapitalizm, neo-liberal düzen, İslam(ofobi), Siyonizm, Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm ile ilişkisini ayrıntılı ele aldık.  

Sadece siyasi elitlerin değil, aydın ve düşünürlerin de tartıştığı radikal sağın; Avrupa’nın federatif veya küresel ölçekte güçlü Avrupa ideasına yönelik süregelen tartışmaları da konuştuk. Brüksel merkezli Avrupa Birliği'ne/tahayyülüne karşı ulus devletlerin egemenliğini savunan radikal sağın; ABD ve Rusya-Çin gibi küresel güçlerin bir tür zayıf bir Avrupa, yönetilebilir bir Avrupa, denetlenebilir bir Avrupa stratejilerini taşıyıp taşımadıklarını, buna yönelik hamlelerini ve bu stratejinin komplo mu reel mi olup olmadığını ele aldık. 


Siz uzunca bir süredir Avrupa’da yükselen radikal sağın organik olmadığını, bir tür siyasi mühendislik atılımının ürünü olduğunu yazıp çiziyorsunuz. Gündelik dilde “milliyetçilik yükselmiyor, yükseltiliyor” anlayışı da bunu doğruluyor gibi. Oysa radikal sağın gerek 2024 Avrupa Parlamento seçimlerinde gerekse de Fransa’daki Le Pen ile Almanya’daki son eyalet seçimlerinde AfD’nin aldıkları oy oranlarına bakıldığında, bir toplumsal karşılığı olduğu görülüyor. Avrupa’daki sağı, organik kılmayan veya siyasi mühendislik ürünü kılan hangi emareler söz konusu acaba? 

Evvela iki konuyu birbirinden ayırmak lazım. Avrupa’da radikal sağın bir tabanı var. Bir sosyal talep üzerinden yükseliyor. Dolayısıyla kitleleri buralara oy vermeye “zorlayan” birtakım toplum mühendisleri yok. Ancak bu sosyal talebin koşullarının nasıl yaratıldığı, beslendiği konusu farklı. Post-11 Eylül sürecidir günümüz radikal sağını doğuran yahut şekillendiren. Küresel ölçekte derinlikli bir “anti-İslam” propagandası işledi. 

Ardından Afganistan’dan Orta Doğu’ya ve Kuzey Afrika’ya değin tecrübe edilen savaşlar, askerî müdahaleler, iç karışıklıklar geldi. Bunların tetiklediği göç dalgaları var. Ekmek kavgası, yaşam tarzı modellemesi, ekonomik durağanlık ve Covid-19 ertesi tedarik zincirlerinin kırılması, Rusya’nın Ukrayna’yı işgâli… Üstüne bir de liberal-demokrasinin temsil kabiliyetinin zayıflaması eklenince, hepsi bir “zemin” ortaya çıkardı. Dolayısıyla “taban” organik. Fakat aktörler öyle mi? Şüpheliyim. Mevcut Avrupa radikal sağına baktığınızda içinde “Avrupalı” unsurlar hariç herkes var. ABD, Rusya, Çin, İsrail ve Hindistan… Her yerden fışkırırcasına çıkıyorlar. 


Bir ‘pentagram’ oluşum var: ABD, Rusya, Çin, İsrail ve Hindistan 

ABD-Rusya-Çin üçlüsünün bu siyasi mühendislikte rolü var mı? 

Çağdaş radikal sağın “sıfır noktası” post-11 Eylül’dür bana göre. Ondan önce daha ziyade “tarihsel milliyetçiler” göze çarpıyor; Jean-Marie Le Pen, Jörg Haider gibi. Sonra bir bakıyorsunuz Avrupa’nın hemen hemen tüm “milliyetçi” karakterli partilerinde yeni, genç bir nesil geliyor. Geldiği gibi de “eskileri” tasfiyeye soyunuyor. Adına da “şeytanlaştırılmaya son” diyorlar. Buradaki kasıt “Nazi, faşist” vb. damgalardan kurtulmak, özgürleşmek. Tam bu noktada, tuhaf bir olaylar örgüsü başlıyor. New York ve Washington seyahatleri, Rusya’yla sıkı dirsek temasları, Çin’e nispetle açılımlar... Uluslararası finans-kapitalin temsilcileriyle açık görüşmeler planlanıyor. Nihayet radikal Siyonistlerle ilk iletişim sağlanıyor. Marine Le Pen, Alice Weidel, Matteo Salvini, Geert Wilders vb. figürler işte bu neslin temsilcileri – yani “aktörleri” aynı zamanda. Bu “dünya muktedirleri açılımı” esnasında kâh tecrübesizlikten kâh gönüllü uzlaşı noktasında manipülasyona açık hâle geldiler. Aralara çok muhtemeldir ki istihbarat örgütleri sızdı ve “yeniden yapılanma” rüzgârlarını kendi lehlerine çevirmek için gayret etti. Bence nispeten başarılı olmuş sayılırlar. Sadece saydığınız üçlü değil, ben İsrail ve Hindistan’ı da katarım bunlara. Bir “pentagram” oluşum var. Doğrudan “mühendislik” değil belki ama bir “boşlukları kendi çıkarlarına uygun doldurma” durumu var kesinlikle. 


Rusya radikal sağ hareketlerin birçoğuna; medyatik, lojistik, ideolojik ve finansal destek veriyor 

Kim, ne çıkar elde ediyor buradan o zaman? 

Jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik çıkarlar var. Ancak mutabık kalınan yönetici hat “anti-İslam”. Örneğin ABD, Avrupa müesses nizamına karşı “reaksiyon”u birinci elden yoğurabiliyor – bir “terbiye” aracına dönüştürebiliyor. Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı başta olmak üzere yaptığı çıkışlar malum. Bilhassa 2010’lardan itibaren ABD sağı-Avrupa radikal sağı arasında bir dayanışma ağı gelişti. Tea Party aktivistlerinden Sarah Palin’e, Steve Bannon’dan bugün Elon Musk’a kadar örnekler Avrupa’daki popülist söylemin ABD tarafındaki “kuluçkahaneleri” sayılabilir. 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin

Rusya ise zaten hep bölünmüş bir Avrupa istemiştir ve istiyor. Aleksandr Dugin’den tutun da muhtelif oligarklara kadar bir “bağımlılık istenci” var. Rusya bu hareketlerin birçoğuna medyatik, lojistik, ideolojik ve finansal destekler veriyor. İtalya’da Salvini’nin yakın çevresinin karıştığı Metropolgate ve Avusturya’da FPÖ yöneticilerinin karıştıkları Ibizagate skandallarının yanı sıra, Marine Le Pen’in Birinci Çek-Rus Bankası’ndan aldığı 9 buçuk milyon avroluk kredi bu bağlamda önemli. Çin de boş durmuyor. Başta AfD olmak üzere pek çok resmî heyet ağırladılar. Avrupa içindeki “fay hatları”na sızıyorlar. AfD’nin önde gelenlerinden Maximilian Krah’ın asistanı Çin’e casusluk yapmaktan dolayı ceza aldı. Hindistan ve İsrail ise meseleyi ideolojik kavrıyorlar. Hindistan, Modi iktidarı – ve özellikle de Hindutva ideolojisi – üzerinden Avrupa radikal sağında hep varolagelen “pagan” bilinçaltına giriyor, Hint ezoterik emperyalizmine alan açıyor. Avrupa radikal sağında Modi hayranlığı had safhadadır. Keza Keşmir’le ilgili “anti-İslam” diskuru vasıtasıyla Avrupa radikal sağıyla bir köprü kurdular. 2019’da sağ-popülist bir heyet ağırlandı orada. İsrail de aynı minvalde Avrupa radikal sağı nezdinde “Batılı yaşam tarzının Orta Doğu’daki muhafızı” rolüne büründü. Hem Gazze hem de Lübnan sınırında Avrupa radikal sağının temsilcilerini “durum incelemesi” için ağırladılar. 


Bugünkü Avrupa radikal sağın eylemleri, bilinçli yahut bilinçsizce Avrupa’yı bir “paylaşım sahası”na dönüştürmeye yönelik 

Avrupa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendini inşa ederken, federalizm ya da “Birleşik Avrupa” gibi bir ideası vardı. Amerika ve Rusya hegemonyasına karşı bir tür Avrupa hegemonyası...  Avrupa radikal sağının yükselişinin, Federal ya da Birleşik Avrupa’ya karşı kullanılan bir piyon olduğu şeklinde yaklaşımlar da var. Denetim altındaki bir Avrupa cisimleştirmek için. Siz de bu yaklaşımları benimsiyor musunuz? 

Kesinlikle. Bakın, “Birleşik Avrupa” ideasının muhtelif tarihsel kanalları vardır. Liberal, Hristiyan, sosyalist ve milliyetçi kanallardan söz etmek mümkün. Mesela liberal kanalın öncüsü sayılabilecek Richard Coudenhove-Kalergi, daha 1923'te kaleme aldığı Pan-Europa’yla kıtayı ABD ile SSCB arasında sıkışıp kalmayacak, kendi başına bir güç merkezi olarak tasavvur ediyordu. Hristiyan kanal, Novalis’in Hristiyanlık ile Avrupa’yı özdeşleştiren romantik tahayyülünden beslenerek savaş sonrasında Schuman, Adenauer ve De Gasperi gibi Katolik Hristiyan Demokratların elinde kurucu bir siyasi iradeye dönüştü. Sosyalist kanal ise Spinelli-Rossi ikilisinin 1941’de yazdıkları manifestoda Avrupa federasyonunu kurguluyordu.

 

Nihayet milliyetçilerde Nazi Almanyası’nın “Yeni Avrupa Düzeni” iddiasıyla başlayıp savaş sonrasında Oswald Mosley’in “ulus olarak Avrupa” sloganıyla devam eden bir çizgiden bahsedebiliriz. Bu dört kanal birbirine ne kadar zıt düşerse düşsün, hepsinin ortak paydası Avrupa’yı başkalarının satranç tahtasında bir oyun alanı olmaktan kurtarıp kendi kaderinin öznesi hâline getirmekti. Bugünkü Avrupa radikal sağında – ki bence radikal solunda da – bu şuur yok. Eylemleri bilinçli yahut bilinçsizce Avrupa’yı bir “paylaşım sahası”na dönüştürmeye yönelik. İstediği kadar eleştirilsin, Avrupa müesses nizamı bugün “reel Avrupa jeopolitiğinin gereklerini” yapmaya çalışan tek kutup konumunda. 


Avrupa radikal sağı ile Siyonizm arasında topyekûn bir kaynaşma hâsıl 

Radikal sağın başta Gazze Soykırımı olmak üzere Filistin’deki işgal politikalarına karşıt herhangi bir söylemi yok. Göçmenleri Avrupa’da “sessiz istila”cılar olarak gören, bunu seçim propagandalarında etkin kullanan, hatta Beyaz İnsan-Âri ırkın yerini başka ırkların alacağı endişesini taşıyan Avrupa radikal sağı, Orta Doğu’yu işgal politikalarıyla istikrarsızlaştıran ve Avrupa’ya göçe neden olan Siyonizm’le kavga etmiyor. Radikal sağın, İsrail ve Siyonizm ilişkisine dair neler söylersiniz? Siyonizm, Avrupa sağını besliyor mu? 

“Besleme” ifadesi bence hafif kalır. Avrupa radikal sağı ile Netanyahu çizgisindeki Siyonizm artık birer “jeokültürel müttefik”. Bir bütünleşme hâli göze çarpıyor. İster inanın ister inanmayın – aralarındaki muhabbetin dayandığı bir birikim var. 1945-sonrası Avrupa milliyetçiliği İsrail devletinin kurulmasını bazen yüksek bazen de alçak sesle destekledi. Çünkü milliyetçiler açısından maksat, Yahudilerin Avrupa dışına “itilmeleri” olmuştur daima. Bu yönüyle İsrail devletinin kurulmasına “evet” dediler ama çoğunluğu eşit, özgür, bağımsız bir Filistin devletinin de kurulması gerektiğine sürekli vurgu yaptı. 1940’larda Siyonist örgüt LEHİ’nin lideri Avraham Stern, faşist İtalya ve Nazi Almanya’sıyla irtibat kurmuş, Avrupa’daki Yahudilerin kendi liderliğinde kurulacak İsrail devletine gönderilebileceğini söylemişti mesela. Buna karşılık Stern, Birleşik Krallık’a karşı kendileriyle birlikte davranacağının sözünü vermişti. Hitler Almanya’sı Arap dünyasıyla yoluna devam etmeyi tercih etse de aynı dönemlerde Madagaskar Adası’nın Yahudi varlığına tahsis edilmesi planı aktif biçimde değerlendirilmişti – onu da not edelim. Dolayısıyla Siyonizm ile Avrupa milliyetçiliğinin ilişkileri çetrefillidir. Bugünkü durumda ise topyekûn bir kaynaşma hâsıl. 

Tarihsel karşılığı çok tartışmalı bir “Yahudi-Hristiyan Medeniyeti” anlatısıdır gidiyor. Kavramın kitleselleşmesi de yeni Avrupa radikal sağının oluşum süreciyle kronolojik olarak örtüşüyor. Normal şartlarda ne inançlı bir Katolik’in ne de inançlı bir Yahudi’nin kabul edeceği bu füzyon olağanlaştırıldı. Radikal Siyonist çevreler güçlü bir Avrupa istemiyor. Şu mantıksal omurgayı kuruyorlar: “Yahudilik ile Roma arasında kadim bir çekişme ve hatta düşmanlık vardır, birinin yükselmesi için diğerinin çökmesi gerekir”. Yani bir ters mıknatıslanma hâkim. “MS 70’lerden, 130’lardan beri hep böyle olmuştur” diyorlar. Bu çizgi Netanyahu’da da yankılanıyor. 2025’te tarihçi Barry Strauss’un yazdığı “Yahudiler ve Roma: Dünyanın En Kudretli İmparatorluğu’na Karşı İki Asırlık İsyan” kitabıyla kameralar karşısında, “o savaşı kaybettik, bir sonrakini kazanmalıyız” demişti. Radikal sağın Avrupa genelindeki bir iktidar senaryosunda göçmen-Müslüman nüfusla yaşanabilecek çatışma potansiyeli açık. Hâl böyleyken, bir yandan radikal sağı kışkırtıp kendine çeken, diğer yandan eski kıtada iç çatışma dinamiklerini harlayan bir siyasetin “Roma”yla Müslümanları birbirine düşürmekten başka neye hizmet edeceğini sormak gerekiyor. Neyse ki bu stratejiye karşı liberal, sosyalist ve kimi Ortodoks Yahudilerin “içeriden” tepkileri de var. Bu önemli. 

Radikal sağın İslamofobi anlayışı, bir tür akide gibi siyasi zihin haritalarında yerleşmiş durumda. Batı’da İslam düşmanlığının arttığını gerek bireysel gerekse kitlesel olarak Müslümanlara saldırıların olduğunu, başörtüsü/peçe/minare/ezan/Kur’an gibi değerlere yönelik düşmanca tutum takınıldığını görüyoruz. İsveç, İsviçre, İngiltere, Fransa ve Almanya’da yaşananlar, örneklerin yalnızca bazıları... İslam düşmanlığının kitleselleşmenin ötesinde kurumsallaştığına dair yaklaşımlara ne dersiniz? Avrupa antisemitizmle mücadele ederken neden İslamofobiye karşı yeterince mücadele etmiyor? 

1945-sonrası Avrupa’sı antisemitizmle mücadele etmek zorunda. Bu onun için varoluşsal, ahlaki bir vazife. Aksi pratik olarak mümkün değil. Öte yandan İslamofobi’nin kurumsallaştığı, ana-akımlaştığı da bir gerçek. Normal şartlarda ikisinin de aynı kefede değerlendirilmesi gerekir. Ne var ki İslam düşmanlığı gitgide kitleselleşiyor ve buna cevaz veriliyor. Avrupa’da radikal sağ iki konuyu gündemleştirmekte mahir davrandı: Birincisi, yerli işçi sınıfının “ekmek davası”nın kültürel düzlemde siyasallaştırılması, ikincisi de “Batılı yaşam tarzı” modellemesi. Bu iki hat sayesinde hem gelecek-güvence kaygısı taşıyan nüfusun yadsınamaz bir kısmını hem de geleneksel olarak liberal statükonun himayesindeki “özgürlükler” alanını kontrol edebiliyor. Eş cinsellik levhası bu anlamda çok ilginçtir. Avrupa radikal sağı eş cinselliğin “kültürel” boyutunu örgütleyen LGBTİ+ hareketlerini kıyasıya eleştirirken, aynı zamanda eş cinselliği bir “cinsel yönelim özgürlüğü” olarak korumak istiyor. Yani siyasal-kültürel bir kimlik olarak eş cinselliği yererken, yönelim olarak eş cinselliği ise “Batılı özgür yaşamı çiğnemek isteyen işgalci Müslümanlara karşı” savunuyor. Bunlar özgün ve agresif manevralar. Dahası, karşı-siyasi mücadeleyi de zorlaştıran koşullar. Müesses nizam bu çok-boyutlu stratejilere karşı nasıl mukabele etmesi gerektiğini bence henüz tam anlamıyla çözmüş değil. Hoş, pek vakitleri kaldığı da söylenemez. 


Büyük-Sırpçılık çift yönlü himaye ediliyor 

En son Bosna Kasabı Sırp milliyetçisi Ratko Mladiç’e düzenlenen büyük cenaze töreni ile Kosova eski Cumhurbaşkanı Müslüman Haşim Taçi’ye Lahey’de verilen 25 yıllık cezayı da radikal sağ-İslamofobi bağlamında irdeleyecek olursanız, ne dersiniz? 

Ayrımcılığın, çifte standardın ayyuka çıkmasıdır derim. Avrupa radikal sağında Bosna ve Kosova’ya karşı özel bir garez vardır zaten, bu bilinir. Ancak müesses nizam da bu konuda pirüpak sayılmaz. Kosova’daki suçlar nedeniyle yargılanan soykırımcılara verilen toplam ceza, Arnavut halkını ve ailelerini katliamlar karşısında savunmak için silaha sarılanlardan daha az. Bunu hangi akıl, hangi mantık kabul edebilir? Maalesef Büyük-Sırpçılık çift-yönlü himaye ediliyor, aklanıyor. 

Avrupa içindeki Bosna ve Kosova gibi Müslüman uluslara ise dolaylı yoldan “kaderinize razı olun” deniliyor. Hatırlatmak gerekir ki, örneğin Yunan Gönüllü Muhafızları Mladiç’in emrindeydi. Ve gönüllüler arasında ırkçı Altın Şafak üyeleri de vardı. Bugün mesela sözde “Kosova Sırbistan’dır” kampanyasının Avrupa’daki önde gelen seslerinin de radikal sağ galaksiden gelmeleri tesadüf değil. Anlaşılıyor ki bu konularda bir çeşit “kıtasal mutabakat” var.  


Tekno-oligarklar radikal sağdan çıkar devşiriyorlar, ona yaslanıyorlar 

Avrupa radikal sağına bakıldığında, kapitalizm ile bir sorunu olmadığını, oysa neo-liberal politikalara karşı siyasi retoriğinin baskın çıktığını görüyoruz. Kapitalistleşme, yoksullaşma, çalışma hayatındaki güvencesizliğin yaygınlaşmasıyla oluşan gelecek kaygısı, tekno-oligarkların sunduğu dijitalleşme ufkuna rağmen radikal sağın kapitalizm ve liberalizm ilişkisini nasıl okumak gerekiyor? Kapitalist düzenle uyumlular ancak liberal eko-politik düzeni ve politikalarını ise kıyasıya eleştiriyorlar. Burada bir çelişki yok mu?   

Var. Bu çelişki bir yönüyle aslında radikal sağ olgunun tabiatına içkindir. Bir asır önceki varyantlarda da benzer yalpalamalar yaşandı. İktidara yaklaştıkça radikal sağda “sol” kanatların tasfiyesine ekonomik-kültürel seçkinlerle varılan uzlaşı eşlik eder. Söylem işçi-emekçi dostudur ancak program daha ziyade yönetici ekonomik zümrelerin beklentilerine uygundur. Nasyonal-sosyalizm ile faşizmin başlangıçtaki iddialarıyla iktidara gelirken ve/veya iktidar olduktan sonraki pratiklerinde vardıkları nokta arasında makas çok açıktır. Her ikisi de 1945’e yaklaşılırken yeniden bir “sol” manevra denemiştir kendi içlerinde ama tabii iş işten çoktan geçmişti. 1930’larda sanayici sınıf faşizan oluşumlardan çıkar devşirdi, onlara yaslandı. Bugün aynı davranış kalıbına tekno-oligarklarda rastlanıyor. Elon Musk’a, Palantir manifestosuna, Meta’nın Brezilya seçimleri öncesinde oğul Bolsonaro lehine yaptıklarına bir bakın. Semptomlar benzer. Günümüz radikal sağından alternatif bir sosyal paradigma yahut eko-politika beklemek bence gerçekçi değil. Nitekim böyle bir istenç yok. Toplumların tepkiselliği üzerinde yapılan bir sörf var. 

Radikal sağın komünizmle ilişkisine geçelim. Sizin “Nasyonal-Sosyalizm 1945 yılında fiilen öldüyse de – 1937-1938 aralığından 1960’ların başlarına değin Avrupa’nın ‘ulusal-sağ’ galaksisinde en belirleyici ‘ölçü-koyucu’ olmayı sürdürdü” tespitiniz söz konusu. Türkiye’de de adına ulusal-sol denilen ve 90’ların başlarından itibaren askerî bürokrasi ile de tahkim olan solu da düşündüğümüzde, sosyalizm-milliyetçilik ilişkisi zıt akımlar iken nasıl oldu da iç içe geçtiler? Bunu sağlayan bir zihinsel arka plan mı var yoksa makro güçlerin bir hamlesi mi? 

Dediğim gibi, sol kanatlar hem nasyonal-sosyalist hem de faşist tecrübelerde çok diriydi başlangıçta. Hatta faşizmin arka planını “anarşizan” olarak nitelemek dahi mümkün. Fikrî-entelektüel köklerinde anarko-sendikalizm, Georges Sorel’ler var. Hatta yer yer Proudhon esintilerine dahi denk gelmek olası. Keza nasyonal-sosyalizmde Strasser kardeşlerin rolü büyüktü. Dahası, bu hareketlerle sosyalist-komünist partiler arasında tek-taraflı bir geçirgenlik vardı. Örneğin Fransa’da Hitler Almanya’sıyla iş birliğine giden Vichy Rejimi’nin iki numarası Pierre Laval yıllarca sosyalistti. Aynı dönemde iş birliğini savunan bir faşist partinin liderliğini üstlenen Jacques Doriot, geçmişte Fransa Komünist Partisi’nin liderlerindendi. Sosyalizmden dönüp faşizan çevrelere katılanların sayısı azımsanacak gibi değil. 

Bugün de sağ-popülist olgunun yükselişinin sosyolojik köküne indiğimizde, yıllarca sol partilere oy vermiş yerli işçi-emekçi taban dinamiğinin olduğunu keşfederiz. Avrupa’daki “gayri marksist sosyalist geleneğin” düşünsel birikimi epey derin. Dolayısıyla oralardan bir “harman” devşirmek, bir “sentez” çıkarmak görece daha kolay. Bizdeki “ulusal-sol”un sebeb-i hikmeti ise daha başka. Belli birtakım kuramlara dayansa da işin pratiğinde özne hiçbir zaman “halk” olmamıştır, “devlet” olmuştur. Savlarını doğrudan doğruya marksist terminolojiyle süslemeleri de cabası. Üstelik ülkenin millî sosyolojisiyle pek çok levhada kavgalı bir yapı olduğu intibaı da kuvvetli. Dolayısıyla ikisinin “birlikteliği” bu hususi örnekte biraz zoraki bir evliliği andırıyor. Avrupa’daki manzara oldukça akışkan ve eğreti durmuyor. Zihinsel altyapısı sağlam, destekli ve tecrübeli.


Otoriteryenlik artık her yerde ‘geçer akçe’ oldu 

Almanya Başbakanı Merz, Almanya’daki son eyalet seçimlerinde yüksek oy alan AfD (Almanya İçin Alternatif Parti) için “otoriter zehir” ifadesini kullandı. Avrupa’daki bu otoriter zehrin panzehri olarak neyi görüyorsunuz? Otoriter zehrin özellikle göçmen ve Müslüman düşmanlığına karşı kısa ve orta vadede nasıl tedbir alınması gerektiğini düşünüyorsunuz? Düşünsel ve siyasal arenada ne yapılabilir sizce? 

Otoriteryenlik artık her yerde “geçer akçe” oldu. Yalnızca devletler değil, toplumlar da otoriteryenliğe meylediyor. Hâlbuki bu hiç konuşulmuyor. Fransız tarihçi Nicolas Lebourg’un 2010’lardan itibaren “otoriteryen sosyal talep” diye bir kavramsallaştırma çabası var. Çok doğru ve 2020’lerin siyaset bilimi literatüründe yeterince üzerinde durulmuyor. Liberal merkez tam da bu sosyal talebin nabzını doğru ölçemediği için çözülüyor. İster sağ ister sol karakterli olsun; otoriteryen talep toplumlardan, sosyal tabandan niçin yükselir? Korunmak, güvencesizliğe-yoksullaşmaya ve belirsizliğe karşı emin bir limana sığınmak için... Şimdilerde mesela Daron Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” tartışılıyor. Bunu müspet karşılıyorum. İtiraz edilir, cepheden karşı da çıkılabilir ama en azından bunlar durumun vahameti karşısında verilen “hayat belirtileri”dir. Demek ki bir kördüğüm seziliyor ve buna mukabil bir “entelektüel onarım” denemesi başlatılıyor. Öte yandan liberalizmin esas tıkanıklıklarından birinin de vadettiği – yahut edemediği – mana dünyasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanın ruhi, manevi ihtiyaçları vardır –aidiyet gibi. Kendi bireysel varlığını aşkın bir kolektif tasavvura yahut tarihsel kategoriye bağlanma ihtiyacı yakıcıdır. Bu hiç eskimez, pörsümez bir şey. İnsanlara bu başlıklarda yalnızca “tercih özgürlüğü” sunmak artık kâfi gelmiyor, daha etraflı bir anlatı lazım. Bu metapolitik yoksunluk hâli de maalesef bugünkü manzaraların gerçekleşmesine katkılar sundu. Orijinal liberalizm bu hususta bugünkü sürüm(lerin)den çok daha ilerideydi. Belki çözümü biraz da buralarda, eski külliyatın düşün izlerinde aramak faydalı olabilir.